Narsisizm’in Teorisi
04/10/2019
Psikanalizde Dürtü Kuramı
06/11/2019

Borderline Depresyonun Psikodinamiği

Yazan: Christa Rohde-Dachser

Çeviren: Suzan Uğur Girginer

Nesne Olarak Melankoli

Borderline Depresyonun Yapısı ve İçeriği

Depresyon, evvelce Freud (1917) tarafından “Yas ve Melankoli”de oldukça çarpıcı bir şekilde açıklanmış olan bir duygu-durum bozukluğudur. Kendisi burada, ana karakteristik olarak acı dolu bir memnuniyetsizlik, dış dünyaya ilginin ortadan kalkması, sevme yetisini kaybetme ve geniş kapsamlı performans düşüklüğünü saymıştır. Buna ek olarak, kendini suçlama ve kendine kızma şeklinde ifade bulan ve hezeyansal ceza beklentilerine varabilecek büyük bir öz-güven kaybı söz konusudur (Freud 1917, S. 429). 

Freud bunu, ilgili kişinin kendi içinde kayıp nesneyi bırakmak yerine, bilinçsiz bir şekilde kendisiyle özdeşleştirecek kadar acı verici bir kayıp deneyiminin patolojik ifadesi olarak görür. Ancak bu aynı zamanda, kaybedilen nesneye yönelik agresyonların artık kendi egosuna yönelik olduğu anlamına da gelmekteydi.  

“Nesnenin gölgesi egonun üzerine düşmekteydi” cümlesiyle açıklar Freud depresyonun psikolojik mekanizmasını. Buna göre, depresyonlu kişilerin kendine yönelik suçlamaları aslında kaybedilen sevgi nesnesine yönelik suçlamalardır. Diğer bir deyişle ego burada kaybedilen nesneyi temsil eder. Bu şekilde ilişki bilinç-dışı sürdürülür. Depresyon bu bakımdan aynı zamanda  yasın reddidir.

Yas ve melankoli arasındaki farkı Freud (S. 431), “dünya yasta fakir ve boş hale gelmiştir; melankolide ise egodur boş ve fakir olan” şeklinde açıklar. Meydana gelen kaybı inkar etmek için ego kurban olarak seçilir.

Ancak bunun için önkoşul, iç dünyanın güncel iletişimden ayrılabilir bir düzenlemesine izin veren içsel bir temsiller sisteminin varlığıdır (Moser ve Zeppelin 1996; Fonagy & Target 1996). Aynı şekilde benlik ve nesne temsili yeterli miktarda birbirinden ayrılmalıdır. Sadece o zaman, egoyu özdeşleştirme vasıtasıyla nesnenin yerine koymak ve kendi agresyonunu nesneden alıp egoya yönlendirmek mümkündür. Depresyon bildiren hastaların tamamı böyle bir iç yapıya sahip değildir. Bu özellikle yapı gelişimlerinde ağırlıklı olarak durum teorisi ve önyargısal düşünme boyutunda takılı kalmış borderline hastaları için geçerlidir (Moser ve v. Zeppelin 2004). Burada ilişkinin düzenlenmesi hala tamamen nesnenin somut varlığına dayanmaktadır. Bu nedenle

nesnenin kaybı bir iç felakete, boşluğa, hiçliğin içine düşüşe dönüşür. Bu, aynı zamanda böyle bir felaketin yaşanacağı korkusu için de geçerlidir (Moser ve v. Zeppelin 1996). 

Empirik çalışmalardan, borderline hastalarının yüksek kişilik organizasyonuna sahip hastalarla aynı oranda depresif deneyimlerden şikayetçi olduklarını biliyoruz (Frances, A., Clarkin, J. F. et al. 1984; Leichsenring & Sachsse 2002). Ancak bize bildirdikleri, bu hastalardan bildiğimizden farklı renge sahiptir.

Borderline depresyonunun kliniği 

Kernberg’e (1975) göre borderline hastalarının temel ruh hali birincil olarak kendini suçlama ile karakterize değildir. Suçlama daha çok dışa yöneliktir ve yüksek talepler ve öfke ile ortaya çıkar. Buna değersizlik, yalnızlık ve tecrit edilmişlik hisleri eklenir (Kernberg 1975, S. 179 vd). Borderline depresyonunun diğer yazarlar tarafından yapılan klinik açıklamaları bu yargıya mükemmel şekilde uyar (Masterson 1976, Hartocollis 1977; Gunderson & Phillips 1991). 

Burada kızgınlık ve öfke borderline depresyonunun ana duygulanımları olarak sayılır. Öfke bilhassa sevilen nesneler tarafından reddedilme tecrübesine yöneliktir ve içe döndüğü anda acizlik ve umutsuzluğa dönüşür (Hartocollis 1976, S. 496). 

Erişilemeyen sevgi nesnesi karşısındaki suçluluk duyguları veya empati burada rol oynamaz. Disforik suçlamalar daha çok, Hartcollis ile birlikte olumsuz halüsinasyonların birikimi olarak da anlaşılan, yalnızlık, boşluk ve sıkılma duygularını ifade eder (“anne yok”, “meme yok”, “anne gelmeyecek”) (S.497). 

Bu klinik gözlemleri ilk kez Westen et al. (1992), empirik bir teste tabi tutmuşlardır. Burada, Blatt (1974; Blatt & Zuroff 1992) tarafından yayınlanan ve anaklitik ve introjektif depresyon arasında ayrım yapılan bir çalışmaya dayanırlar. Anaklitik depresyon insanlararası ilişkilere ve bununla ilişkili olan bağımlılık, terk edilme, reddedilme, anlamsızlık ve boşluk gibi duygulara odaklanır. İntrojektif depresyon ise öz-deneyim ile ilgili olup başarısızlık duygusu, kendini hor görme ve genel anlamda kötü olma duygusu ile karakterizedir (ayrıca bkz. Blatt, Luyten ve Corveleyn 2005). Blatt ve ark. (1976; 1982) bunun için ayrıca, bu depresyon türlerinin varlığını empirik olarak test edilebilen bir öz-değerlendirme anketi (Depressive Experiences Questionnare [DEQ]) geliştirmişlerdir.

West ve ark. (1992) bu anketi kullanarak, majör depresyonlu bir hasta grubuna kıyasla, yatar halde tedavi görmekte olan bir borderline hasta grubunu incelemişlerdir. Anket borderline hastalarının deneyimlerine özgü olarak hazırlanmadığı için, borderline hastalarının deneyimlerini spesifik olarak yansıtacağı düşünülen madde alt gruplarını çıkarmışlardır. Buna, “Bana yakın olan diğerlerinin desteği olmasaydı, çaresiz olurdum”,

1) Hastaların bir kısmı hem borderline kişilik bozukluğu hem de majör depresyona sahipti. Borderline depresyonunun niteliksel özellikleri majör depresyonun aksine geçici bir bozukluğa bağlanamadığından, bilakis stabil bir kişilik yapısına ait olduğundan bu fark görmezden gelinmiştir (Westen et al. 1992, S 4),

2) DEQ sorularının burada yer alan tüm tercümeleri bana aittir. 

 “İçimde kendimi boş hissettiğim zamanlar var”, “Başkaları tarafından reddedilme alametleri karşısında çok duyarlıyım” gibi sorular dahildir.2 Test edilecek olan Majör Depresyon grubuna kıyasla Borderline hasta grubunun gerek anaklitik, gerekse de introjektif eksendeki deneyimleridir. Sonuç, borderline hasta grubunun deneyiminin kontrol grubundan anlamlı derecede farklı olduğunu göstermiştir Borderline depresyonu, boşluk hissi, yalnızlık ve öfke, korku, çaresizlik, ayrıca derin bir bağımlılık hissi ve temel bir terk edilme korkusu dahil olmak üzere çok çeşitli olumsuz duygulanımlar ile karakterize idi. Öz-deneyim için tipik olan derin bir kötü olma hissi idi (Westen et al., S. 8). Burada en yüksek derecede anlamlı sonuç veren soru; “Yakın bir ilişkide kendimi hiçbir zaman güvende hissetmiyorum” ’dur (p ≤ .001). Böylece, Borderline depresyonunun ne kadar kuvvetli şekilde nesne ilişkisinin anaklitik düzleminde yer aldığı netleşmektedir. 

Leichsenring (2004) tarafından yapılan ve 30 borderline hastadan oluşan bir grubunun daha yüksek organize kişilik yapısına sahip (anksiyete nevrozu, depresif nevroz vs.) bir hasta grubuyla mukayese edildiği bir çalışmada benzer sonuçlar elde edilmiştir. Borderline Depresyonu, kontrol grubuna kıyasla, anlamlı düzeyde öfke, anksiyete ve korku ve ilkel nesne ilişkilerinin varlığı ile korelasyon içindeydi (S. 11 f.). Nesne ilişkilerinin niteliğini incelemek için Leichsenring projektif bir test olan Holtzman Inkblot Testi’ni (Holtzman, Thorpe, Swarz & Herron 1961) kullanmıştır. Hastaların bu imgelerle ilişkilendirdiği nesneler tamamen yıkıcı niteliktedir: işkenceci, boğucu, paraziter, ezici, yutucu (Leichsenring, S. 11). Dahl (1995) gibi, depresyonun, kendi isteklerinin asla gerçekleşmeyeceği tasavvuru ile eş anlamlı olduğundan yola çıkılırsa, o halde kolaylıkla, bu nesnelerin, mazoşist tabiata sahip olmadıkları sürece, isteklerin gerçekleştirilmesi için erişilebilir olmadığı düşünülebilir. Borderline depresyonda hâkim olan öfke, anksiyete veya korku duyguları bu nedenle, ne kadar acımasız ve yıkıcı olurlarsa olsunlar, bu nesnelerden ayrılmanın mümkün olmadığı tecrübesine cevap olarak da anlaşılabilir. (Leichsenring, s. 11). Bunun neden böyle olduğu konusunu, bir sonraki kısımda inceleyeceğiz. 

2.Borderline depresyonunun oluşumuna dair psikanalitik açıklama yaklaşımları 

Normalde dürtü kontrolü eksikliği, sinir krizi ve bağımlılık davranışlarıyla ilişkilendirdiğimiz borderline hastaları 3 nasıl oluyor da bu kadar yoğun şekilde depresyondan da şikayet ediyor? Açıklama yaklaşımları, aşağıda daha ayrıntılı olarak tartışacağım, hem nesne ilişkileri teorisi hem de travma ve bağlanma teorisi düzeyinde bulunabilir. Bunu yaparken, sorunsalımız açısından belirleyici olan üç konuya odaklanacağım: borderline hastaların birincil/asli nesneler tarafından terkedilme konusundaki kaygıları, travmatik çocukluk deneyimlerinin etkisi; Bağlanma travmasının etkisi ve son olarak saldırganla bir içe atım olarak özdeşleşmenin önemi. Hepsi, çok farklı teorik yaklaşımlarına rağmen, Fonagy’nin borderline hastalarının kendi deneyimlerini üçüncü bir pozisyondan yansıtmanın henüz mümkün olmadığı bir zihinselleştirme süreci düzeyinde takılı kaldığı yönündeki tezini doğrularlar. Bu, dolayısıyla, bu hastaların davranış imkanlarını sınırlar. Bununla ilişkili çaresizlik deneyimi, borderline hastaların depresif deneyimini sürekli besler. Ancak kendimi bu açıklamalar ile sınırlandırmak istemiyorum ve bu çalışmanın ikinci bölümünde, borderline hastaların zihinsel sağlığının korunmasında sahip olduğu işlev açısından borderline depresyonunu incelemeye devam edeceğim. Tezime göre, borderline depresyonun en önemli işlevi, onu nesneler dünyasında demirlemek, böylece onu boşluğa, hiçliğe düşmekten korumaktır. Çalışmanın son kısmında, buradan, hastaların tedavisi açısından nasıl sonuçlar çıktığını ortaya koyacağım. 

Asli/birincil bir nesne tarafindan terkedilme kaygısı. Bordeline hastaları, bir nesnenin gerçek varlığından kurtulmalarına izin verebilecek içsel bir nesne temsili sistemine sahiptir. (Moser ve v. Zeppelin 1996). Bu nedenle, güvenlik duygularını korumak için nesnenin somut varlığına ihtiyaçları vardır. Bu hiçbir zaman tam olarak garanti edilemediğinden, bu güvenlik duygusu yakın ilişkilerde her zaman bir şekilde tehlike altında kalır (Westen ve ark. 1992). Erişilebilirliği garanti olan bir iç nesne öngörülebilirlik ve devamlılık anlamına da gelir. Bunun için, yaşamın ilk yıllarında, hayati ihtiyaçlarının karşılanması için, kendisini bekleme süresinin, varsanısal istek tatmini ile köprülenebilecek süreyi fazlaca aşmadığı, erişilebilecek bir anne gereklidir.  Bu, sadece bir kez değil, müteaddit defalar söz konusu olursa, bu kez bebek için “bekleyebilmek”, “beklemek zorunda olmak”a ve nihayetinde “Artık bekleyemiyorum, birazdan öleceğim” duygusuna dönüşür (Gutwinski-Jeggle 2007, S. 144). Daha sonra borderline hastaların yaşama karşı tutumunu da şekillendiren, işte bu bildirilemez tahammülsüzlük deneyimidir. Yalnız olma hissi, sanki zaman durmuşçasına, tekrar ortaya çıkmış olan geçmişin korku anılarıyla ayırt edilemez şekilde yeniden beslenir (s. 145). Bu nedenle, Zihinsel Bozuklukların Teşhis ve İstatistik El Kitabı (DSM IV, 1994) bu nedenle de, borderline kişilik bozukluğunun özellikleri arasında ilk sırada terk edilme kaygısını sayar (s. 739). Bu bağlamda terkedilme, sanki annesini bir daha asla görmeyecekmiş gibi davranan ve bu kayıptan dolayı, çocuğun henüz zaman akış duygusu gelişmediğinden dolayı asla sonlanmayan, bir acı hisseden çocuğun duygu durumunu ifade eder (Gutwinski-Jeggle, S. 145). Bunun arkasında, bu çalışmanın ikinci bölümünde daha detaylı olarak tartışacağım, daha da tehdit edici olan boşluk kaygısı yer alır. Borderline hastaları bu nedenle nesneyi tutabilmek için, bedeli ne olursa olsun, her şeyi yaparlar. 

Bu, borderline hastaların nesne ilişkilerinin DSM IV’e (Kriter 2, s. 739) göre güçlü dalgalanmalara maruz kalması ve hasta bu karşıt duygusal durumlar arasında bağlantı kuramadan idealleştirme ve değersizleştirme arasında düzenli olarak gidip gelmesi gerçeğiyle de çelişmez. İlişki bu bakımdan “stabil şekilde instabil” kalır (Schmideberg 1959). İdealizasyon burada genellikle reel olarak var olmayan, ancak bütün içtenlikle özlemi duyulan bir nesneye yöneliktir. 

Ancak yaklaştığında ise hasta kendi öz-bütünlüğünü tehdit altında hisseder (Green 1975). Nesne tarafından “yeniden yutulma” kaygısı, hastanın idealize nesneyle kaynaşma arzusu tarafından bilinçsizce desteklendikçe daha da güçlenir. Nesne bu bağlamda, ölümcül bir tehlikeye yol açan, her şeyi yutan bir canavar haline gelir (Rey 1979; Green 1975). En geç bu noktada idealizasyon, yakınlık durumuna ani bir son veren, öfke veya değersizleştirmeye dönüşür. Gerekli mesafenin (yeniden) oluşturulmasıyla, nesnenin idealizasyonu yeniden yer bulabilir ve yorucu oyuna yeniden başlayabilir. Borderline hastaları burada eşlerini sıklıkla sıkı bir imtihana tabi tutabilir. Hastalar bunu ve ayrıca, eşlerinin belki de onları bir gün bu yüzden gerçekten terk edeceğini hissederler. Sonuç olarak kaygıları ve eşleri için, mevcut şartlar altında asla kazanamayacakları mücadeleleri artar. Bununla birlikte gelen yararsızlık deneyimi, onları çaresiz ve depresif kılar. 

Yalnızlıkta, depresyon bazen tek iç yoldaş haline gelir (Moser 2009, aşağıya bakınız). Zulmeden nesneler böylece kendi agresyonlarından kaynaklanan fantezilerin ürünüdür. 

Travmatik çocukluk deneyimlerinin etkisi. Az önce tarif edilen nesne-ilişki teorisi yaklaşımında, nesneyi çok yaklaştığında bir tehdit ya da zulüm olarak deneyimleyen, hastanın fantezileriydi. Belki de nesneler zaten zihinsel durumlarında algılanmamalıdır, çünkü bunlar gerçekten acımasız ve zulmeden nesneler olarak ortaya çıkabilir. En azından bunu, başta Hermann (1992) ve van der Kolk (1999) olmak üzere rüya araştırmacıları iddia eder. Empirik çalışmalar, borderline hastalarında, özellikle cinsel istismar ve fiziksel istismar gibi çocukluk çağı travma sıklığının yüksek olduğunu göstermektedir (Paris 2000, s. 159 vd, Rohde-Dachser 2004, s. 127 vd.). Borderline Kişilik Bozukluğunun tipik semptomları Travma Sonrası Stres Bozukluğu’na büyük benzerlik gösterir. Her iki rahatsızlıkta da tekrarlanan intihar veya kendine zarar verme davranışı, uygunsuz öfke, dürtüsellik, duygudurum instabilitesi, stresle tetiklenen paranoid fikirler veya ciddi dissosiyatif semptomlar görüyoruz. Bu, bazı yazarların travmatizasyonu bir borderline bozukluğunun ortaya çıkmasında belirleyici bir faktör olarak görmelerine neden olmuştur (Herman 1992, van der Kolk 1999, Reddemann ve Sachse 1999). Bütün borderline semptomatolojisi, travmatik deneyimi yönetmek için başa çıkma stratejileri topluluğu haline gelir (Reddemann & Sachsse 2000). 

İlk bakışta böyle bir bağlantı için konuşan birçok şey olmasına rağmen, empirik olarak doğrulanamaz (Paris 2000, s. 159, Rohde-Dachser 2004, s. 132 f.). Travmatik deneyimin borderline gelişimine yol açması için çeşitli faktörlerin etkileşimi gereklidir (ayrıca bkz. Bohleber 2008, s. 49). Ancak, bunların borderline bozukluğunun gelişiminde önemli bir rol oynadıkları şüphesizdir. 

Travmatik deneyim, çaresizlik ve korunmasız teslim olma duygularının eşlik ettiği durumsal faktörler ve bireysel başa çıkma olanakları arasında hayati bir tutarsızlık deneyimi olarak anlaşılabilir ve bu şekilde kişinin kendini ve dünyayı anlama konusunda kalıcı bir şok yaratır (Fischer ve Riedesser 1999, s. 79). 

Tehdit burada egoyu bir „fait accompli“ (oldu bitti) ile karşı karşıya bırakır (Furst 1978, s. 349). Egonun tepkisi, burada yakın bir tehlikeye cevaben gerçekleşmez, ancak bunun gerçekleşmesinden ve ego, savunma işlevlerinin çöküşü sonucu ona pasif olarak maruz kaldıktan sonra gerçekleşir (Bohleber 2008, s. 48).

Bohleber bu travmatik süreci etkileyici bir şekilde açıklamıştır. Bohleber’e göre, travmatik gerçeklik içselleştirilmiş birincil nesnenin oluşturduğu empatik koruyucu kalkanı ve onunla birlikte iyi nesnenin sürekli varlığına ve insan empatisinin beklenebilirliğine olan güveni yok eder (Bohleber 2008, s. 47). Daha olgun ego işlevleri çöker. İyi nesne kaybolur. Ancak empati beklentisi, özellikle ezici kaygı durumlarında vazgeçilmez olduğu için, empati ihtiyacının faile yansıtılması ve malin şekilde içselleşmesi söz konusudur (Bohleber 2000, s. 822). O zamana kadar derin bir şekilde bastırılmış olan arkaik yıkım, imha ve gaddarlık fantezileri, bilince geri döner. Güncel an, bu yıkıcı ve zulüm veren fantezilerin anlamı ile doyurulur. Travmatik şimdiki zaman ve psişik geçmiş artık ayırt edilemez (Bohleber 2008, s. 51). Leichsenring’in (2004) borderline hastalarının Holtzman inkblot analizlerinde karşılaştığı yıkıcı iç nesneler burada sorunsuz bir şekilde sınıflandırılabilir. Benlik bu süreçte yok edilir ve eğer duygulanımlar o anda tamamen birbirinden ayrılmamışsa, nefret, korku, utanç ve umutsuzluğun eklendiği yıkıcı bir yalnızlığa gömülür (Bohleber 2008, s. 47). 

Yüksek derecede uyarılma nedeniyle, bu tür travmatik deneyimler öyküsel belleğe entegre edilemez. Her şeyden önce, bunlar sembolize edilemeyen ve bu nedenle değiştirilemez çökeltiler – görsel olarak görüntüler, kokular ve sesler, belirli bir duygulanımsal durum veya somatik bir sansasyon – olarak örtülü bellekte kodlanırlar (s. 51). Bu şekilde, ilgili duyusal uyaranlarla herhangi bir zamanda geri çağrılabilirler. Bu nedenle, travmatize olan kişiler genellikle orijinal travmatik sahne ile ilişkili, sahnelere dair örtük depolanmış hatıraların değişmeden yeniden ortaya çıkmasından korkarlar. Travmatik sahne bu durumda sanki güncelmiş gibi tekrar deneyimlenir. Sık sık, travmatik olaylardan kurtulanlar, onlar hakkında düşünmeyi dahi reddeder, çünkü düşünmek zaten yeniden yaşamak anlamına gelir (Fonagy 2008, s.135). Yeniden travmatize olma yönündeki aynı kaygı çoğu zaman uzun süre psikanalitik tedavi altındaki hastanın davranışlarına da şekil verir. 

Analist, buna saygı duymalıdır, lakin böyle bir endişe gerçektir. 

Travmatik çocukluk deneyimleri bunun ötesinde mental kabiliyetlerin gelişimine engel olurlar. Nörolojik araştırmalar bunu açıkça kanıtlamıştır. Böylece, çocukluklarında travmatize olan yetişkinler sıklıkla, başka insanların duygu ve düşüncelerini tahayyül etme konusunda edinilmiş bir kabiliyetsizlik gösterirler (Fonagy 2008, S. 133). Çocuklar duygular için kelimeler öğrenemezler ve travmatize olmuş yetişkinler yüz ifadesinde niyeti tanımakta zorlanırlar (ibid., S. 134). Schneider-Rosen ve Cicchetti (1984, 1991), istismara uğrayan bebeklerin kontrol grubundaki çocuklara göre kendi ayna görüntülerine duygulanımsal açıdan daha az olumlu tepki verdiğini ve Beeghly ve Cicchetti’nin (1994) bu bebeklerin içsel durumlara dair terimlerin kullanımında belirli bir açığı olduğunu ve dilin bunlarda daha çok bağlama bağlı olduğunu tespit etmiştir.  Tüm bu bulgular çocukların kötü muamele yoluyla zihinsel dünyadan geri çekilmeye teşvik edildiğini göstermektedir (Fonagy et al. 2002, S. 348). 

Ancak bu tek başına bir borderline bozukluğunun gelişimini göstermez. Aksine, bağlayıcı bir ilişki bağlamında kötü muamelenin- ne türden olursa olsun – belirleyici olduğu anlaşılıyor. 

Bağlanma travmasının etkisi. Travma, bağlanma davranışını aktive eder. “Distres durumunda bize sarılınmasını isteriz” diyen Fonagy (2008, S. 136) çocuğun bilhassa, aynı zamanda kaygı ve çaresizliğin müsebbibi olan nesneye yönelik artmış bağlanma davranışını buna bağlar. Aslında zihinselleşmenin gelişimi için güvenlik temeli olan bağlanma, zihinselleşme sürecini kesintiye uğratan bir bağlanma travması haline gelir (S. 139). Bağlanma figürü aynı anda hem kaygı hem de teselli kaynağıdır (Main und Hesse 1990). Günümüzde artık, “bebeklik ve erken çocukluk dönemindeki, bağlanma davranışını masif şekilde aktive eden ancak tekrar sonlandırmayan tüm deneyimlerin, bağlanma sisteminde bir dezorganizasyona yol açtığına” inanılmaktadır (Hopkins 2000, S. 337). 

İhmal ve her türlü istismar türünü içeren tüm bu deneyimler için ortak olan, bağlanma sisteminin içerdiği korunma ve güvenlik konusundaki doğal beklentinin ihlal edilmesidir. Bu beklentilerin karşılanamaması, borderline bozuklukların gelişiminden tanıdığımız büyük savunma stratejilerini gündeme getirir (ayrıca bkz. Woods 2008, S. 286). Buna, bu kez savunma amaçlı olmak üzere, özellikle zihinselleşmenin önlenmesi dahildir. 

Tecrübeye göre kötülüğünü isteyen ve eş zamanlı olarak varlığını sürdürebilmek için bağımlı olunan insanlarla empati kurmak istenmez. Bu şekilde sadece, ötekinin hiçbir şekilde salt iyi niyetleri olmadığı keşfedilir. Bağlanılan kişinin davranışına dair aşırı duyarlı gözlem, bu nedenle zihinselleştirmenin hizmetinde değildir, ancak her şeyden önce, kendini nesnenin öngörülemeyen tepkilerinden korumaya hizmet eder (Fonagy et al. 2002, S. 355). Çocuğun başkalarının düşüncelerini ve duygularını anlama yeteneği bu nedenle artan şekilde kısıtlanır. Bununla birlikte, çocuk, muhatabının tutarlı temsillerini oluşturmak isterse (Denett 1983, Gergely 2000), o zaman bunu ancak diğerinin temsilini, idealize edilmiş ya da zulmedici niteliklere sahip farklı, tutarlı alt sistemlere bölerek yapabilir. Çocuk, zihinselleştirme kabiliyetinin yetersizliğinden (veya savunma amacıyla askıya alınmasından) dolayı bu çelişkili temsilleri daha yüksek bir düşünce düzeyinde bir araya getiremez (Fonagy et al. 2002, S.366) Bu nedenle, diğerinin zihinselleşmiş imgeleri gerçeğe uygun değildir ve en çok kişilerarası etkileşimin bir yanılsamasını sunabilir. Klinik olarak, bu bağlamda, bağlanma nesnesi için idealleştirici algılamayı sürdürmeyi mümkün kılan bir savunma işlemi olarak ayrışma söz konusudur. Düşüncelerin akışının kontrol edilemeyen kesintileri, düşünme bozukluğunu çağrıştırır. Buradaki düşünme bozukluğu, yaklaşmakta olan bir benlik parçalanmasının işareti değildir, ancak öznenin farklı, zıt deneyimleri arasında bağlantı kurabildiği, lakin böyle bir bilinç felaketle sonuçlanacağından bundan ne pahasına olursa olsun kaçındığı, savunmaya bağlı geçici olarak düşüncenin askıya alınmasının bir ifadesidir. Bion’a (1959) göre, savunmaya bağlı bu düşünmeyi reddetme, aynı zamanda “bağlantılara yönelik bir saldırı” dır. Green (2002), aynı bağlamda “fobik bir konum” dan bahseder; buradaki fobi, önceden bilinen herhangi bir gerçeklikten çok daha travmatik olacak, olaylar arasında bağlantı kurabilecek düşünce süreçlerine yöneliktir. Bilmek bu noktada zararlıdır ve ondan kaçınılmalıdır. Bion (1962) bu savunma biçimini olumsuz bilgi (-K) (K = knowledge) olarak adlandırmıştır. Bu bakımdan borderline hastaları tecrübeden öğrenemezler. 

İntrojekt olarak saldırganla özdeşleşmenin anlamı.  Ancak, borderline deneyimi için en etkili olan, empatik nesnenin ortadan kalkmasıyla bağlantılı olarak failin yeni bir travmatik introjekt olarak introjeksiyonudur. Amati (1990) bu süreci işkence mağdurları için etkileyici biçimde açıklamıştır (Bohleber 2000, S. 822 f.). Ancak aynı şey, o andan itibaren çocuğun iç dünyasına hakim olan travmatik bağlanma nesnesinin introjeksiyonu için de geçerlidir. İntrojekt, dışarı atılamayan ancak cezalandırıcı niyeti nedeniyle nihai olarak benliğe entegre de edilemeyen yabancı bir cisim gibi etki eder (Fonagy 2008). Çocuk bu durumda, kendini, o andan itibaren içeriden gelen bir tehdit olarak deneyimlediği, bu tahrip edici introjekt ile özdeşleştirmek dışında bir şey yapamaz. Çocuk bu nedenle bu deneyimine gerekçeler arar ve kendine, değersizlik, istenmeme, çirkinlik ve suçluluk gibi aşırı olumsuz özellikler isnat eder (Fonagy 2008, S. 355). Gerek Westen (1992), gerekse de Leichsenring’in (2004) incelediği borderline hastalarında ortaya çıkan aşırı kötü öz-değerlendirmeler hatırlanmalıdır.

“Böyle introjeksiyonlarla başa çıkmanın tek yolu, benlik yapısının bu yabancı parçalarının bir konteynere eksternalize edilmesidir” (Fonagy 2008, S. 355). Bu, projektif özdeşleştirme yoluyla gerçekleşir. Zulmedici kısımlar bu durumda benliğin dışında deneyimlenir. Bu sayede benlik geçici olarak yanıltıcı bir güvenlik duygusuna ulaşır. Benlik yapısının travmatize eden kısımları için bir konteyner ihtiyacı borderline hastaları için ölüm-kalım meselesi haline gelebilir (ibid). Lakin projeksiyon objesi kaybolduğunda, yansıtılan düşmanca ve eziyet eden yabancı kısım benliğe geri döner. Böylece tehdit hissi, panik korku ve dezorganizasyon hissi sonlanır (Fonagy et al. 2002, S. 362). 

 Kendi içindeki yabancı kısmı yok edebilmenin tek yolu bu durumda sıklıkla sadece intihardır (ibid. S. 365). Borderline hastaları bu nedenle de kötü niyetli ve tahrip edici görünen nesnelerden ayrılamazlar. Bunları tutarlar ve velev ki onları yanlarından kovmuş olsalar da geri getirirler. Bunu primer olarak mazoistik motiflerden dolayı değil, hayatta kalmak için bunlara ihtiyaç duydukları için yaparlar.  İntrojekte edilen kötü huylu nesne dışarıda lokalize edilebildiği sürece, hastanın onu yok edebilmek için intihar etmesi gerekmez. Bu dizilim aynı zamanda, bir gün bu durumdan sıyrılabileceğine yönelik acizlik ve çaresizlik hissi ile beraber, bu projeksiyonların taşıyıcısı olan nesneye, müptelalık benzeri bir bağımlılık yaratır.  

Borderline hastasının suçlamalarla bezeli depresyonunun kökeni kesinlikle burada yatar. 

3. Boşluk ve hiçliğe düşmeye karşı savunma olarak borderline depresyonu 

Buraya kadar hep, ne kadar kaygı verici ve zulmedici olursa olsun bir nesne ilişkisini devam ettirmek söz konusu olmuştur. Ancak bundan önce gelen, tam bir çaresizlik pasif deneyimine tekabül eden bir kaygı mevcuttur. Bu kaygıları alıp, deneyimlenen dağılmayı durduracak, güven sağlayan bir nesne yoktur (Bick 1968, S. 236 f.). Bu, otobiyografik hafızanın tesis edilmesinden çok önce gerçekleşir ve bu nedenle deneyimlense de, bırak isimlendirmeyi, düşünülemez bile. Gelişimin bu erken aşamasında ego ve ego-olmayanın güvenilir bir şekilde ayrılmaması nedeniyle, bu deneyim için adlandırılacak bir özne yoktur (Winnicott 1974, S. 104). Burada, başta sonsuz düşüş (S. 104) ya da uzaya sonsuz bir düşüş olmak üzere farklı şekillerde deneyimlenen (Bick 1968), ilkel yok olma kaygıları söz konusudur. Aynı bağlamda, Bion (1970), gerçekte uzun zamandır gerçekleşmiş olan ve artık düzeltilemeyecek nesnelerin zararından “felaket derecede kaygı” duyulmasından bahseder (Birkstedt-Breen 2003). Klinik olarak görünür hale gelen, her zaman bir alternatif yapıdır (Winnicott 1974, s. 107), lakin altta yatan şiddetli ıstırap tasavvur edilemez. 

Aynı şey varlıksal boşluk deneyimi için de geçerlidir. Bunun ne anlama geldiğinin anlaşılabilmesi için, Winnicott, geçmişte travmalar bağlamında neler olduğu hakkında çok fazla düşünmek yerine, daha ziyade nelerin aslında gerçekleşmesi gerekip de gerçekleşmediğini düşünmemizi önerir (S. 106). Bir hasta için, kendisine uygulanan bir şeyi hatırlaması, bilinçli veya bilinç-dışı bir şekilde beklenen, ancak gerçekleşmeyen bir şeyi hatırlamasından daha kolaydır. Gerçekleşmeyenden ve silinmeye ya da reddedilmeye maruz kalan nesnelerden geriye kalan tek olumsuz iz sıklıkla boşluktur. Green aynı bağlamda, orijinal felaketle birlikte nesnenin, kendisiyle bağlantılı rolü ortadan kaldırıldığından, herhangi bir tasavvurun eşlik etmediği negatif halüsinasyonlardan (Green, 1999), Benedetti (1983) ise, merkezinde hiçlik kaygısının yer aldığı “ölüm manzaraları”, “boşluklar”, “bilinç-dışının dilsiz bölgeleri” veya “karadelikler”den bahseder. 

 Bu vakalarda klinik olarak karşımıza çıkan şey artık çocuğun orijinal deneyimini yansıtmaz; bilakis, bu deliğin üzerinin kapatılmasına yönelik onarıcı bir eylemin sonucudur.  

 Böylece adlandırılamayan travma bir isim alır, yokluğun kendisi sembolik olmayan, “hiçbir şey” olarak kalır, ancak savunmasız benlik üzerinde derin ve yıkıcı bir etkiye sahiptir (Gurevich 2008, S. 563, kendi çevirim).  Ya da Faimberg’in deyimiyle: “Yokluk, saldırgan bir varlıktır” (Faimberg 2005, S. 11, kendi çevirim). 

Bråten’e (1992, 1998) göre, bebeğin ruhunda sanal bir Öteki olarak anneyle ilgili doğuştan gelen bir tasarım vardır; bu, anneyi karşılıklı diyalogda somut Öteki olarak bekler ve karşılar (Bråten 1972, s. 87 f. Dornes 2002, s. 306’da alıntılanmıştır). Somut Öteki’nin bu izi kaybetmesinin ne anlama geldiği, annenin bebekle etkileşimi sırasında kısa süre hareketsiz bir yüz göstermesi istenerek yapılan bebek araştırmaları deneylerinde görülebilir (Tronick et al. 1978; Tronick 1998). Bebeğin, annenin hareketsiz yüz deneyimine karşı savunma ve nihayetinde umutsuz tepkisi, önceki bir beklentinin hayal kırıklığına uğraması ile ilgili olmalıdır. Çocuk, güvenlik ve uyum yerine, bekleyip de henüz tanımadığı şeyin yokluğuyla karşılaşır, ancak yokluğun acısına maruz kaldığını fark edemezse, o yokluğu yalnızca bir şok olarak deneyimleyebilir. Annenin gülüşünün yokluğu, kendi gülüşünü dondurur (Gurevich 2008, S. 562). Burada gülüşün yokluğu için yapılan açıklamalar, diğer yokluk deneyimleri için de geçerlidir. Tek yapmamız gereken, nihayet yorgunluktan tükenip pes edene kadar gece bebeğinin ağlamaya devam etmesine izin veren, ertesi sabahsa onu hiçbir şey olmamış gibi, sevgiyle yataktan alan bir anneyi düşünmektir. Bebeğe böyle bir gecede olanlar, ne davacı ne de yargıç bulunmadığından hiçbir dosyada yer almaz. Bebeğin, bununla bağlantılı duygulanımlar asla yeterli yansıma bulmaksızın maruz kaldığı terk edilmişlik, zamanla, narsistik düzlemdeki bir kaybın tercümesi olarak, Green’in (1999) negatif kliniğinde “beyaz kaygı” ve “beyaz yas” olarak tanımladığı içsel bir durum yaratır. Daha sonra maruz kalınan, psişik veya cinsel istismarların da dahil olduğu travmalar, bu şekilde oluşan psişik deliğin doldurulması işlevini üstlenebilirler. Nitekim tahrip edici boşluk deneyiminin aksine bunlar adlandırılabilir ve gaddarlıklarıyla kavranabilirler. Failin kim olduğu konusunda tereddüt bulunmadığı gibi, mağdura acınacağı kesindir. Borderline hastalarının genellikle aşırı derecede inatçı olan depresif şikayetleri (ve suçlamaları), bu arka plan karşısında “beyaz depresyonu” kapatan bir “siyah depresyon” olarak da tanımlanabilir. 

 Woods (2008, s. 230), aynı deneyimi, tekrarlayan rüyalarında, kendisini uzayda süzülen, hareketsiz, mumyalanmış bir bebek olarak gören bir hasta tablosu ile anlatır. 

Dahası, Benedetti (1983) tarafından tarif edilen bir hastanın rüyasında, halen somut olan travmanın veya ne kadar korkunç olursa olsun terk edilme deneyiminin ardında, daha fazla boşluk ve hiçlik bulunabileceği kaygısı daha şiddetli şekilde ifade bulur. Hastanın aktardığına göre bu, o zamana kadar gördüğü en korkunç rüyaydı. Bu rüyada bir “ölüm adayı” arayışındaydı ve onun için bir piramidin içinde araştırma yapmaktaydı. Bu sırada piramidin, adeta bir gölge gibi olan daha küçük bir piramidi kapsadığını fark etti. İkinci piramidin içinde bir üçüncüsü vardı ve bu böyle devam ediyordu. Hasta piramidin iç çekirdeğini bulmak istedi, ama giderek küçülen piramitlerin sonunda hiçlikte çözündüğünü görerek dehşete kapılmıştı. Bir iç çekirdek yoktu; basit bir şekilde mevcut değildi. Ölüm adayı mevcut değildi (S. 50 f.). Hasta bunun yerine hiçlikle karşı karşıyaydı. Benedetti’ye göre böyle bir hastada, bu boşluğu analiz etmek ve bunun sorumlusu olabilecek geçmişteki kaygı deneyimlerini aramak anlamsızdır. Nitekim bunun için önce hastada, bu görüşlerin iletilebileceği bir muhatap, bir ego bulunması gerekir. Bu sebeple, analistin hastayı temsilen bu hiçliği, bununla ilişkili yok olma deneyimi artık tahammül edilmez olanın tahliyesine hizmet eden anlamsız eylemlerde kendini ifade etmek zorunda kalmayıncaya kadar, zaptetmekten başka seçeneği yoktur. O zamana kadar, borderline hastaları, içlerinde açılan kara deliği, dipsizliği görünmeyecek şekilde, başka şekillerde doldurmak zorunda kalırlar. Travmatik bir deneyime reddedici bağlılık onlardan biridir. Bir diğeri, imha kaygısının öfke ve nefret yoluyla örtülmesidir (örtülü savunma için bkz. Greenson 1958). İçten gelen varoluşsal tehdit bu şekilde dışsallaştırılır ve aynı zamanda rolün tersine çevrilmesiyle pasiften aktif duruma geçer. Melanie Klein (1946) ile, erişilmez olan, mevcut olmayan iyi nesneler yerine, borderline hastasının tüm öfkesinin muhatabı olan mevcut bir kötü nesne yaratıldığını söyleyebiliriz. Bu süreç o kadar bağımsız hale gelebilir ki, daha sonra sadece ayrılma fikrinde dahi otomatik olarak devreye girer. 

Bu bağlamda, psikanalitik terapisi sırasında multiple skleroz semptomları geliştiren ve bu nedenle geçici olarak tek başına evde kalamayacak kadar ağır kaygı durumları yaşayan ve bir psikosomatik kliniğine acil yatırılmayı bizzat talep eden bir borderline hastası hatırlıyorum. En kısa yatışın gerçekleşmesi için elimden gelen her şeyi yaptım ve hasta bana minnettar olduğu aşikar bir şekilde ama gözlerinde yaşlarla veda etmişti. Klinikten döndükten sonra kendisinden, bu seansın hemen ardından evde büyük bir öfke nöbeti geçirdiğini ve evin tüm eşyalarını parçaladığını öğrendim. Olanları, geriye dönük olarak açıklayamamaktaydı. Ancak üzerine öyle bir acı çökmüştü ki, görünüşe göre hazırda bekleyen baltaya sarılmaktan başka bir kurtuluş yolu görememişti. Bu ölçüsüz öfke nöbeti şüphesiz bilinçsizce bana yönelikti. Hastanın bana daha sonra aktardığına göre beni o anda kendisini, sağlığıyla ilgili endişelerimden dolayı değil, kendisinden kurtulmak amacıyla hastaneye sevk eden biri olarak deneyimlemişti. Bu nedenle, bu korkutucu duygu hemen dışarı çıkar çıkmaz kelimenin tam anlamıyla baltayla yok edilmeliydi. Aynı hasta, yakın zamanda kanserden ölen annesinin ölümünden bahsettiğinde bana şunları söyledi: “Annem ölmemeliydi. Ondan bir anlığına uzaklaşmıştım ki ölüverdi. Bunu bana yapmamalıydı. Onu asla affetmeyeceğim. O anda ondan o kadar nefret ediyordum ki cesedini pencereden atabilirdim”. Bu hasta tüm hayatı boyunca annenin sevgisi için mücadele etmişti ve aynı zamanda ondan çok nefret ediyordu, çünkü ona hayatının ilk yıllarında, durmadan başka çocuklar doğurmasının da etkisiyle, o dönemde mutlaka ihtiyaç duyduğu sevgiyi ve bakımı sağlayamamıştı. Muhtemelen, annenin kendisi de o dönemde ciddi bir depresyon geçirmekteydi. Şimdi terapideki hasta, hiçbir şey tarafından kesilmeyen ve asla bitmesine izin verilmeyen bir ilgi için tüm yollarla savaşmaya devam etmekteydi. Karşımda, öfkeli suçlamalarında inatla ısrar etmesi, uzun süre bunun bir fantazma olduğunun ve istesem dahi asla kendisinin fantazmik arzusunda yer aldığı şekliyle kendisi için erişilebilir olamayacağımın farkına varmasına engel oldu. Bana karşı yinelenen bu nefret dalgasından vazgeçerse ne olacağını ona sorduğumda, ortaya çıkan, kaçınamadığı ve hayatta kendisini en çok korkutan şey olan, boşluk hislerinin ortaya çıkmasından söz etti. Bu durumda onu hayatta tutacak hiçbir şey kalmamış olacaktı. 

4. Boşluk dolgusu olarak depresyon 

Öfke ve nefret artık felaket korkuları ile mücadele etmek için yeterli olmadığında ve boşluk hissinin kırılmaya neden olma tehlikesi belirdiğinde, hasta içindeki kara deliği doldurmaya uygun diğer savunma biçimlerine başvurmak zorundadır. Aşağıda, kayıp nesnenin bir iç mezarda muhafazası, ıstırabın kahramanlaşması ve nesne nihai olarak kaybolma tehlikesi altında olmadan önce, nesnenin kaybı ile birlikte oluşan içsel uçurumu dolduran depresif duygulanımın muhafazası açıklanacaktır.

Nesnenin muhafazası.  “Nesnenin muhafazası” ile ne kastedildiği, Green tarafından, “Ölü Anne” konusundaki ünlü çalışmasında etkileyici bir şekilde tanımlanmıştır (Green 1983). Gerçek anne burada gerçekten ölmemiştir, ancak depresyonu nedeniyle içsel olarak mevcut değildir. Çocuk, bu olmayan annenin imagosunu introjekte eder ve aynı zamanda onu ayırır. Böylece, ne yası tutulabilen ne de defnedilemeyen uzak, reddedici ve neredeyse ruhsuz bir figüre (Green 1983, s. 205) dönüşür. Onun yerine içsel bir boşluk, Green’in deyimiyle (s. 209) nesnenin varlığında ortaya çıkan ve narsisistik bir kaybın sonucu olan “beyaz depresyon” ortaya çıkar. 

Ana savunma mekanizması, ana nesnenin işgal ettiği rolün çekilmesi, yani nefret olmaksızın gerçekleşen psişik bir cinayettir (ibid., S. 215). Daha sonra, Green’in deyimiyle, beyaz depresyondan farklı olarak, nefret dolu olabilen, “siyah” bir depresyon bu şekilde oluşan boş alanın üzerini kaplayabilir. Fakat bu nefret, artık bu “sessiz öldürmeye” işaret eden izi yok etmesi gereken ikincil bir fenomendir (Igra 1992). Bu nedenle, bu nefretin tek başına terapötik olarak yorumlanması, hastanın sevgisini terk ettiği yere, yani ölü annenin mezarına asla ulaşamayacaktır. Hasta hayatını, sanki sadece kendisi bundan sorumluymuşçasına bu ölüye bakım sunarak geçirir. “Bir mezar bekçisi ve türbenin anahtarının tek sahibi olarak, koruyucu ebeveynlik işlevini gizlice yerine getirir. Bu şekilde sadece kendisine ait olmaya devam eden ölü anneyi esir tutar.” (Green 1983, S. 230). Bu şekilde aynı zamanda, fanilik ve ölüm inkar edilir. 

Bunun yerine, zaman sonu gelmez bir mevcut an olarak donar. Ve yine de – Green’in deyimiyle – bazen beklenmedik bir şekilde sıcaklığın ortasında bir üşüme, bunun bir mezarlık sahnesi olduğunu hatırlatan bir ölüm ürpermesi yaşanır (s. 222).

Aynı bağlamda, Nicolas Abraham ve Maria Torok (1987), psikolojinin geri kalanından ayrı bir şekilde varlığını yaşatan içsel bir mezardan bahseder. Burada, narsisistik, yeri doldurulamaz bir nesnenin kaybı, nesneyi kaybetmemiş olma, bilakis onu içselleştirmiş olma ve böylece sihirli bir şekilde ele geçirmiş olma fantezisiyle maskelenir. “Söylenememiş bütün kelimeler, hatırlanamamış tüm sahneler, dökülememiş bütün gözyaşları, kaybın nedeni olan travma ile yutulur. Yutulur ve muhafaza edilir. Açıklanamayan keder, öznenin içinde gizli bir türbe oluşturur (ibid., s. 551, vurgu orijinalde), içinde kaybolan nesne hayatta tutulur ve bilinç-dışı bir fantastik dünyanın merkezi haline gelir ve hayatını gizlice sürdürür. 

Istırabın kahramanlaştırılması . Umut edilen nesnenin yokluğu yalnızca özlem değil, aynı zamanda her şeyden önce ıstırap anlamına da gelir. Bu ıstırap deneyimini sınırsızlığa yükseltmek, narsistik düzeyde sıklıkla, Kafka tarafından aktarılan sahnede, İsa’nın berbat ıstırap çeken bir insana bakması ve ona yönelik merhamet hissetmesi gibi, nesneyi zorlamayı amaçlar. “Bu kimse yeterince ıstırap çekmiştir. Bu kimse bana gelecek” der ve (sonunda) onu yanına alır (Kafka, Tagebücher, 1910-1923). Bu acı çekme şekli genellikle mazoist bir sapkınlıktan ayrılması zor olan erotik bir niteliğe sahiptir. Mazoist zafer daha sonra aynı anda cinsel bir abartı yaşar. Daha da önemlisi, ıstıraba karışabilecek narsisistik yüceltmedir. Istırabın kapsamı ve yoğunluğu, arzu edilen, idealize edilmiş nesneye yönelik birbiriyle erime arzusunun yoğunluğuna tekabül eder. Nesnenin kendisi ulaşılamaz olmaya devam eder, ancak bilinç-dışı uyarılan ıstırap durumu, en azından yakın olduğunu gösterir. 

Bir insanın özlemini duyduğu nesneyi aramaya ve böylece sonsuz ıstırap çekmeye mahkum edildiği bir Tibet efsanesi vardır. İşkence, nesneyi bir ağacın tepesinde görmesi ve tırmanmaya başlamasıdır. O anda, ağacın sivri dalları aşağı doğru eğilir ve tırmanırken onun içine saplanır. Nihayet büyük bir acı ile ağacın tepesine ulaştığında, nesnenin ağacın dibinde durduğunu görür. Aşağı inerken, ağacın dalları yukarı doğru eğilir ve onu tekrar parçalamaya başlar. 

Bu hikaye bana uzun zamandır analiz ettiğim ciddi bir sadomazoistik sapkınlığı olan bir hasta tarafından anlatıldı (Rohde-Dachser, 1986). Ancak nesneye yönelik çaresiz arayışını tanımlamak için kullandığı imge, tek başına bu cinsel seviye ile açıklanamaz. Bu durum, hastanın yaklaşma girişimi sırasında, bir gün ümit edilen (yeniden) kavuşma ile ödüllendirileceği ümidiyle, kendini feda ettiği bir nesneye yönelik doyumsuz bir özlemine işaret eder. 

Yedek nesne ve sürekli içsel refakatçi olarak depresyon.  Moser u. v. Zeppelin (2004) ve Moser (2009) aynı bağlamda, kayıp nesne yerine kendisiyle ilişkili baskın duygulanımın alındığı ve iç yoldaş olarak seçildiği “duygulanım konservesi” terimini kullanır. Nesneden kopmuş duygulanım ve bunun ifade bulduğu duygusal ruh hali, nesnenin aksine her zaman mevcuttur ve umudun gerçekleşebilirliğini tetkik etmek zorunda kalmadan, nihayetinde uzak bir gelecekte her şeyin yoluna gireceği umuduyla eşleştirilebilir (Potamianou 1997). Depresyon bunun için en mükemmel duygulanımdır. Diğer tüm araçlar başarısız olduğunda, bir zamanlar kayıp nesneye ait olan depresyonla dolu bir dünyaya içsel geri çekilme, hiçlikle yüzleşmeyi önlemenin son, bazen hayat kurtarıcı bir yolu olabilir (Steiner 1993). O zaman psikanalitik durumda gördüğümüz şey, nihai amacı statükoyu korumak olan istikrarlı, kendi kendini güçlendiren bir savunma organizasyonudur (Moser 2009, s. 91; ayrıca bkz. White 2009). 

Depresif duygulanım, içten yayılan ve tüm insanı dolduran bir felç hissi ile birlikte, oluşma tehlikesi bulunan veya halihazırda oluşmuş olan psişik durgunluğa işaret eder. Bilin de değişiklik geçirir. Düşünme, “felç eden bir uykululuk” halinde gerçekleşir (Moser, s. 99); Nesneye ulaşma hissinin kaybolmasıyla birlikte, özgüven artan bir biçimde kaybolur. 

Özne, sevilmediği, sevme kabiliyetine sahip olmama, arzulanan nesneyi kaybetme, iyi olmama, kendi idealine layık olmama vb. duygularından şikayet eder. Buna utanma, suçluluk ve terkedilmişlik duyguları eklenir (S. 95). Özne, renk değişikliği gibi yayılan ve her duruma egemen olan bu felçten kurtulmayı başaramaz. Her şeyin anlamı kaybolur, deneyim körelir (s. 93). Arzu edilen nesneye doğru hareket etkisizleştirildiği için, arzular sonsuz bir bekleme döngüsüne de takılı kalırlar (s. 105). Bütün bunların altında, özellikle benim deneyimime göre, bilhassa borderline hastaların deneyimini belirli bir şekilde karakterize eden kısır bir döngü yatar: Başlangıçta, hayati istekleri (ilgi, yansıma, güvenlik, süreklilik) yerine getirmeyi reddeden nesneden kaynaklanan ve özne onunla ilgili beklentileri ard arda terk edene kadar devam eden hayal kırıklığı ya da incinme vardır. Ancak bununla bağlantılı istekler bu şekilde yok edilmezler. Bunlar artık nesneye gösterilmez, ancak yalnızca öznenin depresyonunda dolaylı olarak ifade bulurlar. Nesneye yapılan her yeni dönüş ve her yeni reddedilme ile birlikte, depresyon sonunda duygu-durum olarak tamamen nesne ilişkisinin yerini alıncaya kadar şiddetlenir. 

Nesne genellikle bu süreçte agresif bir şekilde değersizleştirilir (“Annemin bana hiç hayrı dokunmadı!”). Ancak Moser’e göre bu, ilk bakışta öyle görünse bile, nesneye yönelik nefret değildir, lakin nefret ve sevgi bir ilişki duygusunun parçasıdır (Moser, 46 ff.). Ancak burada ilişki değil, nesneye karşı saldırgan arzulara atfedilebilen, ilişkiye karşı saldırgan bir savunma söz konusudur (s. 102). Bunun yerine, nesne, yeniden bir tehdit haline gelmemesi için uzak tutulmalı ve bu amaçla değerinden arındırılmalıdır. Ancak bu tam anlamıyla başarıldığı zaman arzulanan nesne olmaktan çıkar. Moser bunu, depresif üzüntü öznede artan şekilde yer kaplarken, nesne korunmasıyla birlikte düzenlememenin bir düzenleme şekli olarak görür (s. 102). Belirleyici faktör, benliğin bu depresif üzüntüyü zapt edebilen bir kısmının ne derece korunmuş olduğu veya benliğin bir kısmının hala bir gün nesneyi kendisi için kazanma umuduna ne derece sahip olduğudur (s. 100). Bunun söz konusu olmadığı durumlarda, depresif deneyim, çoğu zaman – genellikle başka bir dünyada daha mutlu olmanın hayaliyle – yalnızca intiharın bir çıkış yolu olarak ortaya çıktığı boyutlar alabilir. Kristeva (1987/2007) bu deneyimi etkileyici bir şekilde kelimelere dökmüştür: Bazı hastalar için – ki bununla, narsisistik bir eksiklik ve boşluk korkusu olarak kendini gösteren, sembolize edilemeyen erken bir yarası olan hastaları kasteder – “melankoli gerçekte tek nesnedir. Daha doğrusu bu, hastanın bağlandığı, diğerinin yokluğu karşısında koruyup kolladığı yedek nesnedir. Bu durumda intihar, örtülü bir savaş eylemi değil, melankoli ve onun ötesinde imkansız, hiçbir zaman dokunulmamış, yokluğun, ölümün vaat ettiği gibi hep başka bir yerde olan sevgiyle kavuşmadır”(s. 20).  Çalışmamın başlığını da bu atıftan aldım. 

…………………………………………………………………………………………………………………………………….

4 Aşağıda büyük oranda Moser (2009): Theorie der Abwehrprozesse, ve bunun içinde S.91-105’te yer alan „Depression. Ein zweiter Nachschlag“ başlıklı 28. Konuya atıfta bulunmaktayım. 

5.Borderline depresyonunun tedavisi 

Burada tarif edilen şekildeki hastalara çatışma yorumlama düzeyinde ya çok zor ya da hiç ulaşılamaz. Onun yerine, terapötik ilişkinin düzenlenmesi mutlak önceliğe sahiptir (Moser 2001). Birincisi ve en önemlisi, bu, terapötik ilişki ile ilişkili eksitasyonu azaltmaktır (Fonagy 2008, s. 140). Borderline terapisinde hasta, bir zamanlar erken, travmatize edici nesnelerle olan ilişkilerini tekrar eder ve onları tekrar bir gerçeklik olarak deneyimler. Analist burada tekrar tekrar, zalim, ilişkiyi zehirleyen ya da asla güvenilemeyecek bir nesne haline gelir (Moser 2001, s. 118). 

Hasta bu tahammül edilmez ilişkide kendini mahsur hisseder; ama onsuz da yapamaz. Lakin analist aktarım sırasında ne kadar negatif bir görüntüye sahip olursa olsun, aynı zamanda kendi projeksiyonlarının konteyneri olarak hasta için vazgeçilmezdir. Genelde, bu şekilde, aksi takdirde yakın tehlike teşkil eden intihardan son kurtuluş haline gelir. Bu nedenle, analistin onu terk edebileceği fikri dayanılmaz bir durumdur ve – kötü huylu iç nesnelere teslim olmaya ve bununla bağlantılı olarak benlik parçalanmasını sınırlayan güvenli bir tutuş için çaresiz bir arayış olarak – hastanın bağlanma davranışını harekete geçirir. Bu nedenle, tedavinin başarısı için vazgeçilmez bir ön koşul, analistin hastaya sürekli olarak konunun ne olduğunu, yani kendi etki imkanları açık olan, kararlı bir benliğin (yeniden) kurulması olduğunu işaret ettiği uzun ve güvenilir bir terapötik ilişkidir. Çünkü ancak bu başarıldığında, o zamana kadar yalnızca kaos veya boşluk olarak algılayabildiği iç çatışmalarıyla yüzleşebilir. Borderline tedavilerinin başarısız olmasındaki en önemli neden, benim deneyimlerime göre, analistin hastanın yapısal imkanlarını gözünde büyütmesi ve hastanın kendisi çaresizce benlik parçalanması tehlikesiyle mücadele ederken ona çatışma yorumlarıyla eziyet etmesidir. Bu durumda hastaya sadece terapötik ilişkiden, terapistin kendisini takip edip bulamayacağı iç bir sığınağa çekilmek kalır (Steiner 1993). Burada kendini, psikanalist ile olan ilişkisini feda etmiş olsa da, korunmuş hisseder. Terapist bir süre sonra hayretle, farkında olmadan hastayı elinden kaçırmış olduğunu fark eder. Borderline hastalar, erken travmatik deneyimleri nedeniyle her zaman dışa vurmasalar bile son derece kırılgandırlar. Ne çeşit olursa olsun çatışma yorumları bu durumda açık bir yaraya tuz basma olarak deneyimlenir. Bu, gerek ödipal çatışmaların, gerekse de agresyon çatışmalarının yorumlanması için geçerlidir. 

Bu tür yorumların pozitif olarak işlenmesi, borderline hastaların genellikle en azından tedavilerinin başlangıcında sahip olmadıkları bir ego yapısını gerektirir. Bu şartlar altında, analist hastaya uzun süre yalnızca analist merkezli yorumlar (Steiner 1993) yoluyla ulaşabilir; burada hastanın analiste yönelik duygularını ve kaygılarını ele alır. 

Bu şekilde hasta yavaş yavaş diğer bakış açıları üzerine düşünmeyi, yani zihinselleştirmeyi öğrenir (Fonagy 2008, s. 140). Fonagy’ye göre de borderline terapisinin amacı daha sağlam ve zihinleştiren bir benlik inşa etmektir (S. 142). Böylelikle, borderline tedavide negatif aktarımın yorumlanmasının başından itibaren öncelikli olduğunu öne süren Kernberg’den farklı bir bakış açısını temsil eder. (Kernberg 1975, 2000). Bununla birlikte, benim görüşüme göre, negatif aktarım ancak hasta terapötik ilişkideki olayları yansıtabileceği üçüncü bir pozisyon üstlenebiliyorsa tanınabilir ve yeniden değerlendirilebilir. Bundan önce, kişinin kendi olumsuz duygularıyla yüzleşmesi, içgörü yerine, yalnızca bağlanma davranışının artmasına neden olan bir reddedilme olarak deneyimlenir. Borderline tedavisinde negatif aktarımın büyük bir hacim kaplayacağı muhakkak olup, bunlara analistin tarafında kuvvetli negatif karşı-aktarımlar tekabül eder. (ayrıca bkz. Rohde-Dachser 2004, s. 147 ff.). Bununla birlikte, benim tecrübeme göre, bu, esas olarak, bu hastaların, yaşamları boyunca sık sık felaket olanlardan başka herhangi bir bağlanma ihtimalinin olduğunu tasavvur edemedikleri için olmaktadır. 

Terapi sırasında borderline hastaları er ya da geç, bir başkasına tamamen bağımlı olduğu, ancak onun sadece yokluğunu deneyimleyebildiği ve hastanın elinden geçmişte bu yoklukla kendini özdeşleştirme dışında bir şey gelmediği yokluk şekilleri ile de temas eder. (Green1975, Gurevich 2008). Bu tür bir deneyim, öznenin deneyimine derin şekilde nüfuz etmesine rağmen, kelimelerle ifade edilemez. Yokluk deneyimi, sadece red, geri çekilme ve psikiyatride “Şizoid” olarak tabir edilen olumsuz şekillerde kendini ifade eder (Gurevich 2008). Analist bu dili anlayabilmeli ve hastanın bu yokluğu yaşayabileceği ve onu yeniden canlandırabileceği bir ortam yaratabilmelidir. Er ya da geç hasta, uzun zaman önce bir başkasının yokluğuna yönelik olan imha kaygısı ile de temas edecektir. Bu deneyim, uyumlu (attuned) bir terapötik ilişkide mümkün hale geldiğinde, anlam, sembolizasyon ve onaylama ile bezenir ve daha fazla ayrışmasına gerek yoktur (s. 89 f.). 

Daha sonra, hatırlananı, onunla birlikte gelen acıyı ortadan kaldırsa da, onu artık kaçılması gerekmeyen, kendi yaşam hikayesinin bir parçası haline getiren otantik bir hikayeye dönüştürmek de mümkün olur. Aynı şey boşluk deneyimi için de geçerlidir. 

Hastanın çoğu zaman mutlak boşluk hissinin bile yaşamın bir parçası olduğunun ve bu boşluğun mutlaka korktuğu felaket çöküşe yol açmayacağının farkına varması uzun zaman alır. Fakat bu boşluğun tanınması ve isminin konması gerekir (Britton 1998/2001, s. 209). “Ol, ama aynı zamanda olmamanın şartını da bil!” der Rilke, “Orpheus’a Soneler”de (Rilke 1975, Bd. 2, S. 759, Britton, S. 211’Daki alıntıdan alınmıştır). Britton’a göre, içsel boşluk deneyimi,  “kendi içinde asla doldurulmamış bir potansiyel bir boşluk, doğuştan gelen ve asla karşılanmayan bir umut, asla şekil kazanmamış formsuz bir beklenti ile temastan” kaynaklanır.  Olmamanın şartı olan bu boşluk tasavvur edilebilir hale gelince, varlık olma ve bilme hissi yeniden tesis edilir. Ek olarak diyebiliriz ki, doluluk ve boşluk, yaşam ve ölüm, varlık ve olmama, artık birbirini karşılıklı olarak ekarte eden karşıtlıklar değil, karşılıklı şartlılıklarında tanınacak ve kabul edilebilecek bir noktaya gelindiğinde bu gerçekleşir. Money-Kyrle (1971), aynı bağlamda, ayrılık ve ölümü de içeren yaşamın temel gerçeklerinin tanınmasından, Lacan (1958) sembolik düzene girişe imkan veren, anneyle fantezisi kurulan birlikten feragatin tanınması olarak sembolik kastrasyondan bahseder. Borderline hastalarının bu noktaya ulaşması genellikle uzun zaman alır. Hayatta kalabilmek için, erken savunma yapılarını korumaya yönelik büyük bir zorunluluk hissederler. Ancak psikanaliz bugün, statükoya bu inatçı bağlılığı anlamak için bir dizi metodolojik yaklaşım geliştirmiştir. Psikanalitik odağın dilsel ifadeden hastanın doğal sahnelemelerine kayması bunların en önemlilerinden biridir. Borderline hastaların psikanalitik tedavisi bu nedenle bugün çok iyi bir prognoza sahiptir. Bununla birlikte, bunun önkoşulu, analistin, güvenilir bir terapötik ilişki içinde, ihtiyaç duyduğu sürece hasta için erişilebilir olmasıdır. Sağlık sistemimizin her zaman bunun için gerekli koşulları sağlayıp sağlamayacağı başka bir meseledir. 

Her durumda, psikanaliz, bunun için gerekli olan tedavi araçlarını geliştirmiştir.