Psikanalizde Dürtü Kuramı
06/11/2019
Paranoid-Şizoid ve Depresif Konum Psikoterapi Sürecinde Değişen İşlev Düzeyleri
23/03/2021

Kastre Edici Anneyle Kısmi Özdeşleşmenin Korunağında Erkekliği Kurtarmak

Yazan : Stefanie Mettlach

Çeviren : Suzan Uğur Girginer

  1. GİRİŞ

Ofisime, sıklıkla, asli problemi erkeklik üzerine dönen hastalar başvurmaktadır. Bir yandan kendi erkekliklerinde yaralanmışlardır; öte yandan erkeklikleri de açıkça göze çarpmamaktadır. Buradan hareketle aklıma Freud’un bir sözü geldi: “Erkekliği muhafaza etme çabasında (kastrasyon kaygısı), erkekliğe dair her eylemin engellendiği içsel bir direnç mevcuttur” (Freud, 1926d, s. 144).

Hastaların biyografilerinde, kastrasyon tehdidinin -klasik freudiyen kurama tezat olarak- babadan değil, aksine anneden kaynaklı olduğu dikkatimi çekti. Yanı sıra kastrasyon tehdidinin özel bir yıkıcılık geliştirdiği izlenimine de sahibim. Çünkü bu tehdit, annesel bir bakım vericiliğin şemsiyesi altında gerçekleşmektedir.

Benim hipotezim şudur: “Erkekliklerini bu güçlü yıkıcı tehditten korumak için, erkekler (hastalarım), kastre edici anneyle kısmi şekilde özdeşleşmektedirler ve bu yolla erkekliklerini kendi erkekliklerinin özdeşim kurulmuş kısmıyla kurtarabilmektedirler”.

  • LİTERATÜR

Literatürde, kastre edici anneye dair iki faklı yaklaşım vardır.

  1. Bir grup psikanalist, çocuksu fantazilerin, kaygı- ve arzu-tasavvurlarının ürününü fallik-kastre edici annede görürler (Freud 1927e; Bak 1968; Mendel 1972; Kulish 1986; Otero 1996; Mohacsy 1998)
  2. Diğer bir grup ise, fallik-kastre edici anneyi bir gerçeklik olarak betimlerler (Abraham 1921; Fenichel 1925; Rado 1934; Hart 1958; Kuiper 1968; Rotmann 1978; Kohut 1973; Müller-Pozzi 1985; Bohleber 1987; Rupprecht-Schampera 1991; Israel 1993; Fonagy&Targetd 2005).

Kastre edici annenin bir yansıtma ya da gerçeklik olduğu sorunundan bağımsız olarak kastrasyon çeşitli şekillerde tanımlanmaktadır:

  1. Konu annenin ya da kadının, fallusu ya da onun sunduğu erkek yetkinliğini çalmak arzusu etrafında dönse de kastrasyon fallus ile ilgilidir. Bu zorla ele geçiriş, fallusu direkt olarak çalarak, ısırarak, yiyerek çok dolayımsız bir şekilde gerçekleşebilir. Dolaylı şekilde de anne, erkek çocuğunu bir kız çocuğu gibi yetiştirerek bunu yapabilir.
  2. Kastrasyon, özerk erkeklik gelişimiyle ilgilidir ve bu gelişime keskin bir saldırı söz konusudur. Özerk erkeklik gelişiminde, oğul, kendisinin, annenin fallusu olmadığını gösterir ve bu yüzden, annenin, narsisistik dengesizliği bu gelişimi tehdit eder ve annenin arkaik-tümgüçlülük fantazileri sarsılır.

Böylesi bir anne, böylesi bir narsisistik tehdite, oğlundan, sevgisini/aşkını geri çekerek tepki verir ve oğlunun fallusunun düşmesine sebep olur (Kohut 1976; Müller-Pozzi 1985). Stufkens (1990) ve Beatrice (1998), kastrasyon kaygısı ve ayrılık kaygısı arasındaki bağlantı üzerine kafa yormuşlardır. (Anne) sevgisini kaybetmemek ve varoluşunu garanti altına almak adına, oğul, annenin talepleriyle kısmi olarak özdeşleşir ve bağımsız erkeklik gelişiminden feragat ederek anneyle yüksek düzeyde ikircikli (ambivalent) bir bağda kalır (Israel 1993).

Burada birbirinden ayrı iki başlıkta tanımlanan kastrasyon tipleri (oğulun fallusuna keskin saldırı ve özerk erkeklik gelişimini engelleme) birbirleriyle sıkı bir şekilde bağlantılıdır. Erikson (1959), kastre edici annenin hem fallik erkekliğe hem de oğlunun özerkliğine saldırdığına dikkatimizi çekmiştir. Bilinç-dışında, annenin bu iki türdeki saldırısı birbirleriyle iç içe geçer (Loewald 1982).

Bu iki kastrasyon tipinin ayrıştırılması, hali hazırdaki anne davranımının motiflerinde anlaşılır hale gelir (Abraham 1921; Kuiper 1966): Motiflerden biri, Abraham’a göre, annenin babayla ilintili olan intikam arzusudur. Şöyle ki: “Babam, bana vermediği bir Şey’e sahip. O’nu ondan alarak intikamımı alacağım.”. Babadan hareketle hayata geçen bu motif tüm erkeklere genellenir ve bu, oğlunu da kapsar: “Babamın bana vermediğini, oğlum bana vermeli. Oğlumdan ve tüm erkeklerden O’nu çalarak intikamımı alacağım.”. Başka bir deyişle: “Bana yapılmış olan kötülüğü, oğluma da yapacağım.”. Konuyla ilintili diğer yazarlar (Stærke 1921; Freud 1925; Klein 1932; Rado 1934; Torok 1964), bu ilksel/kökensel sitemin babadan ziyade anneyle daha çok ilişkili olduğunu düşünmektedirler.

İntikamın yanı sıra, annenin bir başka davranım motifi de büyüsel bir yeniden-iyileştirmedir: anne, bir çocuk olarak kendi annesini deneyimlemiş ve o’nun da kastre edilmiş bir kadın olduğunu bilmesiyle, kendisinde ve kadınlıkta çokça mevut handikapları/dezavantajları (sıklıkla, bir erkek kardeşle karşılaştırılmıştır) büyüsel bir ele geçiriş ile ortadan kaldıracaktır (kendini iyileştirecektir). Bir oğula ve onun fallusuna sahip olma vasıtasıyla kendisinin kastrasyonunu başarıyla savuşturmuş olacaktır (Stoller 1998).  Abraham (1924), Ferenczi (1927), Lewin (1933) ve Fenichel 1935, 1936), kadının, içe alınmış fallus ile nasıl özdeşleştiğini tanımlamışlardır: kadının kendisi bizatihi fallus haline gelmektedir. Bu savunma, oğlunun giderek özerk/bağımsız bir erkeklik geliştiriyor olması vasıtasıyla sürekli bir tehdit altındadır.

Başlangıçta, anne’nin kastrasyon tehditiyle kısmi olarak özdeşleşen ve bu özdeşleşme ile erkekliğinin bir kısmını kurtaran hastaların var olduğuna değinmiştim. Bunu söylerken, kendimi Ferenczi ile ilişkilendiriyorum, ki Ferenczi (1933) saldırganla özdeşleşmeyi tanımlayan ilk psikanalisttir. Fenichel (1925,1945), Rado (1934) Anna Freud (1936), Modell (1968) Staewen-Haas (1970), Spitz (1957), Müller-Pozzi (1985), Grieser (1998) ve Frankel (2002), bu yaklaşımla yoğun şekilde meşgul olmuşlardır. Bonomi (2002), psişik bir kendilik-sakatlanmasına/tahrifatına yol açabilecek olan bu mekanizmanın yıkıcı sonuçlarına işaret etmiştir.

O halde oğul tam olarak neyle özdeşleşmektedir? Oğul, kendi erkekliğiyle ve erkeklik potansiyeliyle bağlantılı çeşitli alanlarda annesinin saldırgan uyaranlarını/dürtülerini yaşantılamaktadır. Nihayetinde, oğul, annesinin sevgisini/aşkını yitirme tehdidinden duyduğu kaygısından dolayı tehditkâr-saldırgan olarak deneyimlediği annesi (Müller-Pozzi 1985) üzerinden bazı eril/erkeklik özelliklerini reddetmekle özdeşleşir ve bu nedenle saldırganlığı kendine yöneltir (Öz-kastrasyon/kendi kendini kastrasyon).

Oğulun hem anneyle ilişkiyi hem de erkekliğinin bir kısmını kurtarmak için kastre edici anneyle kısmi olarak özdeşleşmesinin nasıl gerçekleştiğini bir hastamı sunarak tartışmak istiyorum.

  • VAKA ÖRNEĞİ

Hastanın aile hikayesinde, anne’nin erkekleri kastrasyon arzusu önceki kuşaklarda da gözle görülür şekilde aşikardır. Bu kastrasyon arzuları, bazen yanıltıcı biçimde idealizasyon vasıtasıyla maskelenmektedir.

Büyükanne oğlunu, hastanın annesinin erkek kardeşini, bir kız çocuğu gibi giydirmektedir ve onu adı olan Heinz olarak değil Helga olarak çağırmaktadır. Öte yandan oğul ailenin gelecek umududur ve tanrılaştırılmaktadır; kız kardeşine kıyasla kayırılmaktadır. Oğul üniversite okuyabilecektir; kız çocuk ise (hastanın annesi) okulda başarılı bir öğrenci olmasına rağmen ancak bir meslek lisesine gönderilip erkenden evlenmesi için baskıya maruz kalmıştır. Bu nedenle özerklik/bağımsızlık gelişimi engellenmiştir.

Hastanın babası mühendistir ve uzun yıllardır çok başarılı bir iş hayatı sürmektedir ve mühendisliğin erkekler için bir meslek olduğuna inanmaktadır. Babası, ağır işitme kaybına sahiptir ve içinde kastre edildiği çatışmalardan kaçınmaktadır; özellikle çocukların doğumundan bu yana karısı tarafından değersizleştirilmekte ve aşağılanmaktadır. Karısının “ev işlerinde yardım et!” baskısından kurtulmak için kendine bir özel alan yaratmıştır. Kısmi olarak karısının taleplerini yerine getirmekte ve ona boyun eğmektedir. Karısı tarafından rahatsız edilmeden evin bodrumunda motoruyla ilgilenebilmektedir. Karısının talebiyle sadece günün yarısını karısı için çalışarak geçirmektedir. Bu da kendi özgürlüğü için ödemesi gereken bir bedeldir ve yine de kendisine bu yarım gün ağır gelmektedir. Yönetici olarak çalıştığı firmadaki pozisyonunu bir kadın mühendise terkederken agresif dürtüleri açığa çıkmıştı. Emekli olmuştu ve doktor tavsiyesi gereği kulağından bir dizi ameliyat geçirmişti ve bu ameliyatlar işitmesini iyileştirmek yerine kötüleştirmişlerdi. Aielede hasta  ve kendisine pek yüklenilmemesi gereken birisi olarak görülüyordu.

Aynı şekilde aile biyografisinde olduğu gibi hastanın biyografisinde de annenin oğlunu kastre etme denemeleri teşhis edilmektedir. Buna paralel olarak, hastanın da annenin arzularıyla kısmi özdeşleşme yoluyla kastrasyondan kurtulma denemeleri de açıktır.

Anne oğlunu çocukluğunda bir kız çocuğu gibi giydirmektedir, saçlarını uzatmaktadır ve onları abartılı şekilde hoşlanarak taramaktadır ve ismini bir kız çocuğu ismine dönüştürerek çağırmaktadır. Oğlunu sık sık kucaklamakta ve öpmektedir. Annenin kastrasyon eğilimleri, hastanın kendisinden dört yaş büyük kız kardeşi dolayısıyla da kuvvetlenmektedir ve kız kardeşinin aşırı kıskançlıklarının içeriğinde, hastayla alay etmek ve onu aşağılamak vardır. Hasta bir yandan annesinin bu abartılı bakım vericiliğinden memnundur ve kendisini bir kız çocuğuna dönüştürme arzusuyla özdeşleşmektedir (geçmiş hakkında: “ben gerçekten bir erkek çocuğu değildim” demektedir). Annenin arzularıyla özdeşleşmesi sayesinde kendine erkek çocuk aktivitelerini yapabilmek için bir alan yaratabilmektedir: akranlarıyla severek futbol oynayabilmekte ve temizliğe yardım etme gibi anal talepleri protesto edebilmektedir. Tam da bu noktada kastre edici anne talepleriyle özdeşleşmenin hastaya kısmi bir erkeklik kazanımı sağladığı oldukça açıktır: “Erkekliği kurban ederek erkeklik kurtarılmaktadır”. Bu örnek, hastanın sonraki yaşamı için temel motif haline gelecektir.

Anne, oğlundan birbiriyle çelişen (ambivalent/ikircikli) beklentilere sahiptir: oğul, bir yandan, kastrasyon bağlamında, annesinin sevimli ve şefkatli ama daha az erkeksi bir çocuğu olarak kalmalıdır; öte yandan da okulda akranlarının ve öğretmenlerinin takdir ettiği başarılı bir öğrenci olarak onaylanmalıdır. Anne oğlunu bir kız çocuğuna çevirerek kendisine karşı bir tehdit olarak hissettiği erkeksi vahşiliği engellemektedir ve oğlunun kendine güven (iktidar ve yetenekler) kazanma olanaklarını elinden almaktadır. Annesinin Bay S.’ye yönelik ikircikli beklentileriyle ortaya çıkan ikiye bölünmüşlük, aşikâr bir ilk semptomu üretmiştir: daha ilkokulda Bay S. başarılı bir öğrenci olmasına rağmen yoğun bir başarısızlık kaygısı yaşamaya başlamıştır.

Ergenliğinde, önce annenin arzularıyla özdeşleşmeye karşı savaşmaktan vazgeçmiştir: diğer çocuklarla kavga etmeyecek ve bunun yerine kendisinden sekiz yaş küçük erkek kardeşiyle ilgilenecektir. Bay S. annesine karşı çok güçlü ama iktidarsız öfkesini ve sekiz yaş küçük erkek kardeşine olan kıskançlığını bastırır ve sessizleşir. Obsesif semptomlar geliştirir (obsesif düşünceler ve kontrol kompulsiyonları: okul defterini ya da ödevlerini kirletmiş olabilir; egzoz gazlarını soluduğu için beyni erimiş olabilir ya da erkek kardeşini zehirlemiş olabilir). Kendisinden beklenen anne arzularıyla özdeşleşmede yıkıcı ve vahşi duygularını kontrol altında tutarak kendisine erkek aktiviteleri için serbest bir alan kazanır. Annesinin izniyle yaşıtlarıyla buluşur, birkaç arkadaşıyla bir orkestra kurar ve bateri çalar.

Ergenliğinin devamında anne arzularıyla özdeşleşme, hali hazırda var olan obsesif kompulsif semptomların deşifre edildiğinde fark edilebilecek olan bir başka boyut kazanır. Bay S. annesinin asla onaylamadığı ve hatta şiddetlice karşı çıktığı bir kızla ilk erotik deneyimlerini yaşantıladığında Tinnitus’a yakalanır. Hasta, kulağındaki bu sesleri, annesinin sesinin uğultusunu hatırlatan rüzgar uğultusuna benzer olarak tanımlar. Canlı kanlı ve utanmazca davrandığında, sesler artmaktadır; aksine (annesine) itaatkar ve pasif davrandığında ise içindeki yaşayan ve vahşi olan her şey bitmekte ve sesler sona ermektedir. Annesinden bağımsız ve ayrışmış bir hayat sürmesine ilişkin anne yasağı hastanın daha derin ruhsal katmanlarında bir kulak çınlamasına (Tinnitus) dönüşmektedir. Nihayetinde, annesinin kendisine karşı olan sitemlerini devralır ve onları kendine döndürür: “Bateri çalarsan, kulakların zarar görür”. Bay S. giderek daha da sessizleşir, daha çok içine kapanır ve bateri çalmayı da bırakır. Kendi kendine kastre etmenin içselleştirilmesi, (anneyle) ilişkinin devamına yardımcı olmuştur: “Tinnitus olduğumdan bu yana, annemle ilişkim, hiç olmadığı kadar huzurlu ve sakin bir hale geldi”.

Hastayı kavrayışım, anne arzularıyla özdeşleşme vasıtasıyla şimdiye kadar savunulabilmiş olan ayrışma ve ayrılma sorunuyla bağlantılı Tinnitusun gelişiminde yatmaktadır. Bu ayrışma ve ayrılma sorunu, cinsellikle olan ikircikli bir içsel çatışma temelinde gerçekleşen ilk erotik deneyimleri vasıtasıyla merkeze oturmaktadır. “Kendine zarar verme” (somatik semptomlar üretme), anneden ayrılma ve diğer kadınlara yaklaşmanın tehdit oluşturduğu “dışarıdan gelen zararla” engellenmiş olacaktır. Ve böylece, paradoksal bir şekilde, Tinnitus sorununun korunağında cinsellik mümkün hale gelecektir: “Bedenim, kulak çınlamaları sayesinde artık zarar göremez. Bu yüzden cinsellikten zarar görmeye dair daha fazla kaygıya kapılmam gerekmiyor”. Burada, oğulun, Tinnitus semptomunda tehdit edici içe alınan karakter olarak kabul edeceğimiz anneyle özdeşiminin ne kadar derinlere gittiği açıkça teşhis edilebilecektir.

Yanı sıra, oğulun, annenin talepleriyle/arzularıyla özdeşleşmesinin sadece erkekliği kurtarmaya hizmet etmediği de açıktır. Başlangıç tezlerim, bu noktada, genişletilmek ve derinleştirilmek zorundadır: Oğulun, annenin arzularıyla özdeşleşmesi, her şeyden önce, ölümcül bir agresyonun savunulması ve onunla bağlantılı olarak anneyle ilişkiyi devam ettirmeye dair bir savunmadır. İçe alma (introjektion) ve özdeşleşmeden kaynaklanan bu savunma sistemi, erkekliğin kurban edilmesinin erkeklik kazandırmasıyla ilişki içinde olduğu sürece geçerli olacaktır. 

Ancak kazanç tatmin edici değilse ya da hiç kazanç olmazsa, o zaman agresif dürtüler devreye girecektir. Bay S. liseyi başarıyla bitirdikten sonra, annesinin isteğiyle önce askerliğini sonra da hemşirelik eğitimini tamamlar. Eril olmayan bu meslek seçimi, kapasitesinin çok altındadır ve ama artık annesinden bağımsız, kendi eril aktiviteleri için bir alan yaratmasına gerek yoktur. Hemşirelik eğitimi esnasında, kendi mesleki hataları sebebiyle hastaların yaşamlarına zarar verdiğine dair aşırı kaygılar geliştirir.

Bay S. vakasından hareketle aşağıdaki üç terapi oturumunu temel alarak aktarım ve karşı-aktarım zemininde bu tezleri tartışacağım.

1.SAHNE

İlk görüşmenin başlangıcında, hastanın dişil ve baskın eril kontürlerinin gözle görülür bir yanyanalıkta olması beni şaşırttı. Örneğin, bakımlı, uzunca ve dalgalı saçlarıyla sert ve yoğun sakallarının bir aradalığı ya da kaba ayakkabılarının yanı sıra kız gibi çok güzel dudakları. Bunlar benim karşı-aktarım duygularıma gayet denk düşenlerdi. Bir genç kız kontürleriyle beni çekerken, kaba erkeklik kontürleriyle daha çok beni itiyor ya da tehdit ediyor duygusu yaşıyordum.

İlk görüşmede hasta temel semptom olarak Tinnitusu tarifledi ve neden olarak agresif bir şekilde bateri çalmasının buna yol açtığından bahsetti (“kendime dönük şikayetlerimle kendimi bombardımana tutuyorum”). Açık gelişimsel kısıtlılıklarının (“hayatın dışında olmak zorundaydım ve bir türlü ilerleyemiyorum”) ayrıntılı anlatımı ve semptomlar temelinde analitik bir sürece karar verdim ve çekimser bir şekilde onu analitik çalışmaya davet ettim. Bay S. benim çekimserliğimi, mesafemi hissetti ve baskın bir şekilde kendisini kabul etmemi istedi. İlk görüşmenin akışı içinde Bay S.’nin çok güçlü duyguları ve taleplerinin bende kaygı yarattığını daha çok farketmeye başladım ve Bay S.’ye ve O’nun tedavisine yetip yetemeyeceğime dair şüphe hissettim. Ancak giderek kendimi daha fazla baskılanmış hissederek O’nu kabul etmekten başka bir seçeneğimin olmadığını düşünmeye başladım. O’nu kabul ederken aslında ona içsel bir mesafe koymuştum. İlk görüşmede hastanın analitik çalışmaya ihtiyacı olduğunu ve ona hasta çalışma listemde bir yer verdiğimi bildiğim halde, yine de onun için 25 saatlik kısa süreli psikodinamik terapinin daha iyi olabileceğini kendisine söyledim ve bu teklifi sundum. Hasta teklifimi önce yorumsuzca dinledi ama ikinci görüşme saatimizde “Artık hiçbir şey hissetmiyorum. İçimde hiç kimsenin anlamadığı ve bana yavaş yavaş zarar veren/beni yok eden bir şey var. Ben kimliğim için savaşıyorum.” dedi.  Bir sonraki oturumda, annesinin “gerçek olmayan/sözde” dünyasına yönelik çağrışımlarını getirdi: “Annem, tüm dünya benim etrafımda dönüyormuş ve her şeyi benim için yapıyormuş gibi hissettirdi ama gerçekte O sadece kendini düşünür. O’nun için sadece çok iyi bir anne olmak çok önemliydi. O’na duygularımı göstermeme izin vermezdi, O’nu eleştirmeme izin vermezdi. O’nun kutsal dünyasının huzurunu müdahalelerimle/eylemlerimle bozan biriydim ben. “

Kandıran ve sıklıkla yalan söyleyen anne’nin yerini aldığım aktarım durumlarını daha iyi anladıktan sonra ona haftada 4 saatlik analitik çalışma önerdim (Sağlık sigortası haftada 3 saati ödüyordu ve 4. Saati hastanın kendisi cepten ödemek zorundaydı. Ancak, sağlık sigortasının, bazı koşullarda belirli bir süre bu dördüncü saati de ödediğini o zaman henüz bilmiyordum. Bunun için sağlık sigortasına tarafımdan özel bir talep/detaylı bir rapor vermem gerekiyormuş.). Bu aktarımlarında, anne, oğulun agresif-eril duyguları tarafından kendisini baskılanmış, tehdit altında ve oğul tarafından bu duygularla yalnız bırakılmış hissediyordu ve oğul da anne tarafından kendi agresif-eril duyguları ve arzularıyla sanki olduğu gibi kabul edilmiş yanılgısı içindeydi. Hasta haftada 4 saatlik analiz çalışması önerimi duyduğunda gözle görülür şekilde rahatladı ve önerimi kabul etti. Etti etmesine ama şunları da ekledi: “öfkemi hissetmekten korkuyorum, çünkü kulak çınlamalarım daha kötü olacak o zaman. Önlem amacıyla kendimden bir parçayı kestim attım ama şimdi kendimi sadece bir ambalaj gibi hissediyorum (sadece görüntü). Gerçek bir erkek olmadığımdan korkuyorum.”. Analizde bu dördüncü saati ödemek konusunda hasta tam bir anal savaş sürdürüyordu. Bir gün bana, “babasının sağlık sigortasına telefon ettiğini ve tarafımdan verilecek özel bir raporla bu dördüncü saatin de sigorta tarafından karşılanabileceğini öğrendiğini” soğuk ve öfkeli bir ses tonuyla söyledi ve “Gerçekler elbet açığa çıkıyorlar. Bana karşı dürüst değilsiniz. Sizin de bana zarar vermek istediğinize dair korkum bu yalanınızla onaylanmış oldu” dedi. Hastaya bu 4. Saatin ödenmesi kuralından haberim olmadığını açıkladım. Aynı zamanda ben de sinirlenmiştim. Hasta arkamdan iş çeviriyordu ve mesleki varoluşum için bir tehdit duygusu uyandırıyordu. Tedaviyi sonlandırma dürtüsü bile hissetmiştim. Ancak hastanın aktarımındaki “nasıl da iktidarsız bir şekilde öfkeli olduğunu, kandırıldığını ve tehdit altında hissettiğini bana hissettirmesini daha iyi anladıktan sonra, ona: “size önce 25 saatlik kısa psikodinamik terapi önerdim. Bundan dolayı sanki sizinle çalışmak istemediğimi, sizin o agresif dürtülerinizle sizi kabul etmek istemediğimi düşünmüş olabileceğinizi hissedebiliyorum” dedim. Bunun üzerine hasta “(çalıştığı) hastanede de insanlara gayet kibar davranıldığını ancak oldukça yoğun bir bakıma ihtiyacı olan hastaları (yaşlılar) başka kurumlara yönlendirdikleri” cevabını verdi.

Başlangıç evresinde, hastanın annesiyle olan travması aktarım ve karşı-aktarımda tam bir şekilde sahneleniyordu. “Seni seviyorum, ama vahşi küçük oğlan istemiyorum. Kendimin bu vahşi küçük oğlana yetebileceğini hissetmiyorum. Bu yüzden o’nu kastre etmek zorundayım” diyen anneyle olan travma! “Kastrasyon”, benim hastaya ihtiyacı olanı vermememden ibaret: O’nu reddettiğim ama aynı zamanda güçlü duygularını ve arzularını geri çekmesini o’ndan talep ettiğim bir analiz. Hastanın sitemi benim onu kandırmam, çünkü o’na o’nunla çalışmak istemediğimi itiraf etmemem ve bunu da güya o’nun yararına bir kısa süreli psikodinamik psikoterapi önererek asıl bu çalışmama niyetimin üstünü örtmem/niyetimi gizlemem. Öte yandan da o’na analitik bir çalışma önerip, ancak 4. Saati kendisinin ödemek zorunda olduğunu o’ndan talep etmem. Hastada uyanan duygu, kendisinin değil benim ve benim taleplerimin önemli olduğuna dair bir korku. Kaygısı, yine, çok fazla ödemek zorunda olmakla alakalı derinlerde duran bir kaygı: “beni tüketeceksiniz ve sonunda bana bir şey kalmayacak”tan duyduğu o derin korku.

O halde, hastanın gelişimi için, hangi terapötik adımları atmam gerekir?

Tam da bu noktada, benim karşı-aktarımlarımı detaylıca analiz etmem hastanın sitemlerini kabul edebilmem için gerekli olduğunu düşünüyorum: benim tehdit ediliyor olma hissim, benim o çok güçlü öfkeye dayanabilmem ve terapiyi sonlandırmaksızın o’ndan çok daha başka bir şekilde “intikam” almam. Bu sahneyi ortak bir şekilde çalışarak anlamayı denememiz. Ve analiz başladıktan 3 ay sonra hasta hemşirelik eğitiminin bitirme sınavlarını verdi ve müteakiben ebeveyn evinden taşındı. Hayatın taleplerine yetemeyebileceği endişesine rağmen, üniversitenin psikoloji bölümüne kayıt için başvuruda bulundu. Analizin birinci yılının sonunda psikoloji bölümüne öğrenci olarak kabul edildi. Kulak çınlamaları (Tinnitus) yavaş yavaş azalmıştı. İzlenimim, annesel içe-almaya dair kısmi bir çözüm bulduğuydu (“özdeşleşmeye başlama” bağlamında; Greenson 1993 (1968)).

2.SAHNE

Hastanın üniversite eğitimi iyi gidiyordu ve oldukça iyi notlarla ön-lisansı tamamlamıştı. Bunu bana bir hafta gecikerek anlatması dikkatimi çekmişti. Kendime, “hasta bunu yaparak acaba hangi korkuları/kaygıları bana aktarıyor” sorusunu sordum. Hasta, annesinin, sınav sonuçlarına dair tepkilerini tanımlayarak bana şöyle bir yanıt verdi: “Annem her zaman olduğu gibi sınav sonuçlarımla mutlu olmazdı. Onun için hiçbir zaman yeterince iyi değildim. Yanı sıra başarılarımı da elimden alır ve kendini değerli kılmak için kullanırdı. Her zaman, “bizler için hayatını feda ettiğini” söylerdi. Söylemediği ise benim ve kardeşimin, hayatımızdan o’nun için vazgeçtiğimizdi. Bazen, penisimin bile bana ait olmadığı hissine kapılıyorum.”.

Anne, oğlunun performanslarını hiçbir zaman onaylamamıştı. Hasta, aktarımında, benim onun olan başarıyı sahipleneceğimi ve kendi özerk eril gelişimini onaylamayacağımdan kaygılanıyordu.  O’na: “Ön-Lisansı tamamlama başarınızı daha çok psikanalitik çalışmamın başarısı olarak sahipleneceğime inanıyorsunuz ve bu başarıyı size ait görmeyeceğimi! Ön-Lisansı başarıyla tamamladığınızı bir haftalık bir gecikmeyle seansa getirmenizi şimdi anlayabiliyorum” dedim. Hastanın “penisim bana ait değil” ifadesi de gösteriyor ki, annesinin taleplerine karşı direnci sadece yüzeysel kalmaktaydı. Gerçekte bu cümleyle, annesinin talepleriyle (“oğlunun iktidarını çalmak istemek”) talepleri ve arzularıyla derinden özdeşleştiğini daha açık hale getiriyordu: “Senin başarıların gerçekte benim başarımdır ve penisin de benim!”.

Ön-Lisansı başarıyla tamamlaması ve bu aktarım üzerinde çalışmak, hastaya, özerklik (autonomie) ve fallik Erkeklik doğrultusunda adım atmada cesaret vermişti. Benimle seansta üzerine konuşmadan bir meslektaşımla birlikte sunduğum bir seminere gelmiş ve en ön sıraya hem de tam karşıma gelecek şekilde oturmuştu. Rengi bembeyazdı, gergindi ve terliyordu. O’nun tarafından izleniyor olmak ve o’nu tüm bedeniyle izlemek zorunda olmak çok da hoşuma gitmemişti. Bir sürü kaygıları ve korkularına rağmen okul başarısı hastaya bu cesareti vermişti. O’nun beni tüm bedenselliğimde izleyebileceği ve benim de o’nu tüm bedenselliğinde görmek zorunda olma durumunu talep ediyordu/istiyordu. Şöyle dedim: “Seminerim hakkında bana söylemek isteyebileceklerinize katlanıp katlanamayacağımdan emin değilsiniz”. Kendimi onun tarafından provoke edildiğim yüzleştirmede pek güvende hissetmiyordum ve cinsellik yükü ve narsisistik bir güvenilirlik testi dolayısıyla da kendimi tehdit edilmiş hissediyordum. Aktarımda, oğulun dolaylı ya da dolaysız tüm fallik ifadelerini sorgulayan, kendini tehdit edilmiş hisseden ve oğlunu bu yüzden bu talepleri nedeniyle geri çeviren bir anne oluyordum. Erkeklik kontürlerinin annesel reddedilmesi ile oğulun bu reddedilme ile özdeşleşmesi arasındaki eski oyun bu canlandırmada sonlandırılıyordu, ki yine de “dışarı atılmak” kaygısına yol açan çok yoğun kaygı ataklarına da yol açıyordu. Bay S. “Kendimi saklamak zorundayım. Kadınlar, erkeklerin bedensel arzuları tarafından kendilerini sıkıştırılmış hissediyorlar. Annem, erkeklerin inisiyatifi ellerine geçirmelerinden hoşlanmaz” dedi. Bay S. vücut kıllarının bir kısmını lazer ile tamamen yok ettirmek istedi. Daha sonra penisini kesme fantezisi kurdu. Cinsel çağrışımlara uygun şekilde tepki veremediğim için bir şekilde önlem almak istedi ve bana “testesteronu düşürme imkânı var mı?” diye sordu ve erkekliğini baskılamayı düşünmeye başladı.

O’na: “bana karşı erkeksi-provokatif davranırsanız, benim bununla doğru bir şekilde başa çıkamayacağım izlenimine sahipsiniz ve bundan sonra sizinle çalışmak istemeyeceğimden kaygılanıyorsunuz. Bu olmayınca da önlemler düşünüyorsunuz ve erkekliğinizin önemli bir parçasını kurban etmek istiyorsunuz” dedim. Bay S. o gün seansın sonuna kadar sustu ve seans sonunda “size güvenip güvenemeyeceğime emin değilim, ancak size inanmak isterdim” dedi.

Hastanın davranışı histerik bir karakter taşısa da yine de derin kaygılar nedeniyle (anneyle ilişkiyi kaybetmek, drop olmak, dışarı atılmak gibi) acı çektiğini kabul edebilirim. Bu sahne, oğulun, annenin talepleriyle özdeşleşmesinin sanıldığı kadar zararsız olmadığını, aksine annenin kastrasyon eğilimini içerdiğini de açıkça göstermektedir. Annenin talepleriyle/arzularıyla özdeşleşme, hastayı, sözcüğün tam anlamıyla “kendi kendini kastrasyona” sürüklemektedir.

3.SAHNE

Hasta, kendini değiştirmeye başladı: saçlarını kısa kestirdi, bana direkt bakmaya başladı. O’nda açıkça bir erkeklik görmeye başladım (özellikle vücut kıllanması ve güçlü pazuları dikkatimi çekiyordu). Analizde hafif erotize anlar yaşıyordum.

Kendisinden daha yaşlı kadınlarla kısa süreli birçok ilişkiden sonra Bay S. bir partide genç bir kadınla tanıştı ve bana açıkça arzularını betimledi: “o’nun bakışına, o’nun canlılığına ihtiyaç duyuyordu; o’nu sürekli öpmek istiyordu”. “O’nu duygularım ve arzularımla bombardımana tutmak istiyorum”. Tanıştıklarının akşamında onunla birlikte olmak için o’nu evine davet ettiğini coşkuyla anlattı. O’nu dikkatlice dinlerken, içimi nahoş bir duygu kapladı ve çok hızlı gittiğini ve kızı ürkütmemek için o’na biraz zaman tanıması gerektiğini düşündüm. Yoksa kız ondan uzaklaşabilirdi. Belli ki, onun için iyiyi istiyor ve o’nun yıldırım hızındaki duyguları ve ihtiyaçlarından dolayı erken bir hayal kırıklığı ile karşılaşmasından onu korumak istiyordum ve mesafelice o’na: “bu genç kıza bedensel yakınlık, içinizde kendisini dayatan arzular uyandırıyor, ama unutmayınız bir ilişki için bekleyebilmek çok önemlidir” dedim.

Aktarımda, açıkça giderek artan bir erillik ve erotik ışıldama algılıyordum ve duyguları ve arzularını bir genç kadında gidermek istemesini ve onunla cinsellik yaşamak istemesini engelliyordum. Dürtülerini azaltmakta ona tavsiyeler vererek o’nu o’nun adına en iyiyi isteyerek bir hayal kırıklığından korumak istiyordum. Böylece o’nu ve yeni kız arkadaş ilişkisini kontrol altında tutmaya çalışıyordum ve böyle yaparken de kendimi de ne kıskanç ne de hikayesinin dışına itilmiş hissediyordum. Bay S. ilerleyen bu erkeklik yürüyüşünde bu müdahalem ile birlikte kendini geri çekti ve “içimdeki duyguları öldürmem gerekir, yoksa (kız arkadaşım) kendisini benim tarafımdan sıkıştırılmış hissedecek ve beni oyun dışına atacak” dedi. Kaygısını, sanki onaylıyormuşum gibi, hastayla vedalaşırken bir dil sürçmesi yaşadım. O’na “pazartesi görüşürüz” dedim. Oysa cumaya bir seansımız daha vardı.

Hasta, duygularının kaybına yol açan özdeşleşmenin yoğunluğunu fark etti ve bu kaybı bir şizofreniyle açıklamaya çalıştı: “Duygularım donmuş gibi, öfkemi artık hissetmiyorum. Kendimi kendime yabancılaşmış gibi hissediyorum. Kendimle ve başkalarıyla bir kontağım yokmuş gibi”. Bu açıklama çabası, histerik bir karaktere sahip olsa da hastanın kendi koyduğu bu tanıyla fark ettirmek istediği erkeklik kimliğinin tehlikeye girmesinin hissedilmesidir. Giderek annesel arzular ve talepler ile özdeşleşmesinin onun için ne kadar da yaşamsal bir tehdit olduğunu derin bir şekilde açık hale gelmektedir.

Oyun alanı giderek daraldığı için, anne ve talepleri tarafından nihayet kastre edileceği kaygısı güçleniyordu. Bir psikiyatriste başvurdu ve onun şizofrenisini analitik olarak tedavi etmeye çalışmakla sanatsal bir hata yaptığımdan dolayı beni şikayet etti ve analizi bıraktı. Kendisine bir mektup yazarak, neden bu noktada analizi sonlandırdığını birlikte anlayabileceğimizi ve çalışmaya devam etmenin önemli olduğunu ilettim. Bana geldi ve beni selamlarken sorgulayarak bakıyordu. “Annem, özellikle öfke duygumu artık hissetmediğim ve ona karşı agresif davranmadığım için mutlu. Beni ve erkek kardeşimi  genç birer erkek olarak değil, sanki bir süs köpeği gibi okşayabilmek için istiyor” dedi ve meraklıca sordu: “Duygulara izin vermek yıkıcı değil mi?”. Hasta, sadece belirli koşullar altında (- Bir süs köpeği gibi, öfke yok! Şiddetli duygular yasak!-) kabul edilmeyi istemekten kaygılanıyordu. Yorumumda hemen hem derin kaygısını hem de arzularını -bir erkek olarak tüm duygu ve arzularıyla koşulsuz şartsız kabul edilmek istemesi- konu edindim. “Analizi devam ettirmek için bir erkek olarak güçlü duygularınız ve ihtiyaçlarınızı reddetmeden sizi olduğunuz gibi kabul ettiğimden emin olmak istiyorsunuz. Kastre edilmek değil, gerçekten kabul edilmek ve olumlu bir değer yüklenmek istiyorsunuz”. Bay S. itiraz etti: “Burada, annemle olduğu gibi, her şey gayet güzel gidiyormuş gibi olmak zorunda değil. Çatışabilmek istiyorum. İçimde bir yerlerde giderek güçlenen bir umut var. Nihayet, her kimsem ben, olduğum gibi[ug1]  olabilmek istiyorum.”.

Ehlileşmemiş ve kısmen yıkıcı tepkisiyle analizi sonlandırmadı ve bu duygularını, dürtülerini birlikte çalışabilmeye devam ederken, hasta, Psikoloji bölümünü bitirerek mezuniyet tezini yazmaya başladı. Futbol oynarken kırmızı kart görebilme riskini alarak hakeme küfredebiliyordu. Bay S. “Nihayet öfkemi salabiliyorum ve bunu yaparken ketlenmemek bana iyi geliyor. Kendimi canlı kanlı hissediyorum. Eskiden sadece kulak çınlamaları vardı; şimdi ise duygular var. Gerçi birçok konuda hala pek de kendine güvenli değilim ama bunun için umutsuz olmama gerek yok ve kendimi saklamak zorunda değilim. Artık ben de yaşamın bir parçasıyım.” dedi.

  • ÖZET VE TARTIŞMA

Bu çalışmanın çıkış noktası, erkeklikleri bir yandan yaralanmış görünen öte yandan da erkekliklerine dair gözle görülür özellikler gösteren hastalarımdır. Bu hastalarla çalışma deneyimlerimden hareketle kendim için şöyle hipotezler oluştu: Oğul, annenin oğulda agresif-tehdit edici olarak algıladığı belirli kişilik özelliklerini reddetmesiyle özdeşleşir. Bu özdeşleşme ile kendisini kastre eder ve bunu yapmasındaki amaç, anneyle ilişkiyi devam ettirmek istemesidir. Bu özdeşleşmeyle anne sakinleştirilmektedir ve böylece tamamen “eril/erkek-agresif” davranış biçimlerine ötekilerde katlanabilmektedir. Kısaca şöyle ifade edilebilir: “oğul, annenin kastre etme arzusuyla özdeşleşmeyi kabul ederse, erkekliğinin bir kısmını anne tarafından rahatsız edilmeden geliştirmeye devam edebilmek için bir karşılık olarak kendisine bir serbest alan kazanabilir”.

Anladığım şekliyle, anne ve oğul arasında her şeyden önce bilinç-dışı karşılıklı bir sözleşme/oyun hayata geçirilmektedir ve bu oyunda her iki tarafın da kazançları vardır. Anne temsili olarak şöyle demektedir: “Erkekliğinin bir kısmından vazgeçmene dair taleplerimle özdeşleşirsen, aramızdaki ilişki devam eder ve erkekliğinin bir kısmını yaşamaya devam etmene iznim olur”. Oğul da anneye temsili olarak şöyle demektedir: “Senin taleplerinle özdeşleşiyorum ve aramızdaki ilişkiyi devam ettirebilmek için erkekliğimin bir kısmını kurban ediyorum. Buna karşılık sen de bana erkekliğimin bir kısmını yaşamaya devam edebilmem için bir özel alan yaratmama izin ver”.

Hastanın betimlemeleri temelinde, bu hipotezi, oğul ve anne arasındaki bu sözleşme ilişkisiyle daha detaylıca açıklığa kavuşturmayı denedim. Bu vakada, bu hipotezin iki noktada genişletilmek zorunda olduğu açıktır: birincisi, kastre edici anneyle özdeşleşmede, tehdit edici içe alım (introjektion) özellikleri kabul edilmelidir: bu, benim hastamda Tinnitus formundadır. İkincisi, betimlenen bu sözleşme ilişkisi, her şeyden önce, anne ve oğulun yoğun-yıkıcı agresyonunu oyunda tutmaya hizmet ettiğini göstermektedir.  Anne, bu şekilde, kastrasyon arzularının bir kısmını eyleme dökebilmekte ve erkeklik (oğul ve tüm erkekler) ile ayrılık (oğuldan ayrışma/ayrılık) nedeniyle tehdit ediliyor olma hissini kontrol altında tutmaktadır. Oğul, belirli ölçüde kastrasyondan kaçınabilmekte ve anneyle ilişkiyi devam ettirebilmektedir. Hem biyografisinde (hastanın, hemşire olarak hastaların hayatına zarar verecek olma kaygısı) hem de terapideki yukarıda detaylıca aktardığım 3 sahnede, her iki partnerin de (anne ve oğul) bu sözleşmenin koşullarına uyulmasına sıkıca bağlı oldukları açıktır: annenin talepleri çok fazlalaştığında ya da oğula bıraktığı özel alan yetersiz kaldığında ya da bu alanı oğulun elinden aldığında sözleşmeye dayalı yıkıcı bir agresyon açığa çıkmaktadır (4. Saatin sigortaya değil de ona ödetmekteki kötü niyetim, bir psikiyatriste gitme ve beni şikayet etme ve terapiyi bırakma).

Kastrasyon tehdidinden hareketle annenin merkezi rolü, hastanın, tarafımdan detaylıca alınan anamnezinde (soy ağacı ve sülalesindeki kadınların rolleri) görülmektedir.  Bir kuşbakışıyla, sülaledeki kadınlar açıkça sadece kastrasyonla tehdit eden anneler değiller; aynı zamanda oğullarına aşırı da düşkünler ve bu anneler yüksek ikircikli (ambivalent) duygulara sahip olmakla birlikte, kendi hayat hikayelerinde erkeklere karşı dezavantajlı konumdalar ya da onlar tarafından (duygusal) olarak yaralanmışlar da. Annelerin kastrasyon tehditleri, böyle de söylemek mümkün, özellikle yıkıcı bir etkiye sahip, çünkü bilinçli ve açık değiller ve aksine annesel bakım vericilik görüntüsü altına gizlenmişler.

Annenin bakım vericiliğin ötesine taşan bu rolü, yani kastrasyon tehdidi, babanın karısının bu taleplerine boyun eğdiğinde, bu çatışmadan geri çekildiğinde ve bu noktada babalık rolünü üstlenmediğinde mümkündür. İlk bakışta, babanın oğulun gelişiminde asli bir rol oynamadığı izlenimine kapılınabilir. Babanın nasıl bir işleve sahip olduğu, hastayla yaşadığım haftalık terapi rutinimizin 4. Saati bağlamında ortaya çıkan krizde açık hale gelmiştir. Baba bu krizde, oğlu için uygun bir babasal yardım etme fonksiyonundan daha ziyade, kadınlarla olan çözülmemiş problemini yaşantılamaktadır. Böylece baba, annenin tehdit içeren talepleriyle çatışmada ve erkeklik kimliği etrafında dönen savaşta oğlunu yalnız bırakmaktadır.

Şimdi, aile öyküsü ve hastanın gelişimi bağlamında bu hipotezler işlenebilir mi?

Önceki kuşaklarda annelerin erkeklere karşı olan kastrasyon arzuları etkileyici şekilde açıktır: Hastanın dayısı büyükanne tarafından Heinz yerine Helga olarak çağırılmaktadır. Bu kastrasyon arzusu anne tarafından oğluna taşınmaktadır.

Hastanın çocukluğunda betimlenen bu örnek görülmektedir: hasta, kendisinden bir kız çocuğu meydana getirmek isteyen anne arzusuyla kısmi olarak özdeşleşmektedir; uzun dalgalı saçlarını annesine dakikalarca taratmaktadır ve kız elbiseleri giymektedir. Bunun ödülü olarak da erkek çocuklarla futbol oynamasına ve yine erkek çocuklarla ergenliğinde grup kurarak bateri çalmasına izin almaktadır. “Yabancı/dışarıdan kastrasyon”dan korunmak için “kendini kastrasyon”la sergilenen bu savunma davranışı örneği, okula başlamasıyla, annesinin çelişen talepleri nedeniyle tehlikeye girmiştir. Anne ona bir yandan “benden ayrılmayan uslu bir kız ol!”, ama öte yandan da “her açıdan çok başarılı bir öğrenci ol” talebini iletmektedir. Bay S. ilk defa bu zaman diliminde göze çarpan semptomlar üretmiştir: başarısızlık kaygısı. Eğer doğru anladıysam, Bay S. burada iki katmanlı bir dilemmaya girmiştir: kendi içinde birbiriyle çelişen annenin talepleriyle, onlar tarafından kabul görmek istediği okuldaki gerçek erkek çocukların talepleri birbirine karışmıştır.

Ergenliğinin başlaması ve kardeşinin doğumu zamansal olarak birbirine denk düşer. Hasta, ağır bir krizin içine düşer: annenin talebine karşı isyandadır: “küçük kardeşin için sevgi dolu annesel bir figür ol ve yükümü sırtımdan al!”. Hastanın kendi içinde savaştığı şiddet dolu yoğun fantaziler, obsesyonel nevrotik semptomları açığa çıkarır, ki bu semptomlarla annesinin talepleri bağlamındaki agresyonlarını kontrol altında tutabilmek için vardırlar. Hasta giderek sessizleşir ve annesiyle çatışmayı bırakır. Bu özdeşleşmenin korunağında, yaşıtlarıyla bir grup kurarak erkeksel gelişiminin bir kısmını kurtarır. Bateri çalar. İlerleyen ergenlikle birlikte cinsellikteki pozisyonunu değiştirir ve bununla şimdiye kadar savunmuş olduğu ayrışma ve ayrılık sorununu artan bir şekilde merkeze taşır. Anne talebi: “benimle kal! Başka kadınları baştan çıkarma!” içeriğindedir. Toplumsal talep ve dürtü talebi, ondan, anneden ayrılmayı ve ensestiöz olmayan kadınlara cinsel ilgi duymayı talep etmektedir. Hasta bu çatışmayı ağır bir kulak çınlamasıyla (Tinnitus) çözmüştür ve annesinin sitemlerini devralmasıyla çaldığı bateri ile kendisine zarar vermiştir ve eril-agresif amacına tamamen ulaşmıştır. Annenin talepleri ve arzularıyla kısmi özdeşleşmeden hareketle bedensel semptom oluşumunda önemli bir ayrılma adımı mümkün hale gelmiştir: içe-alma süreci. Bay S. başka kadınlarla cinsel ilişkiye girmiş ve anne ile ilişkiyi uyumluca muhafaza etmiştir.

Anne talepleri ve özerk erkeklik gelişimi talepleri arasındaki sorun liseyi bitirdikten sonra meslek seçiminde de apaçık devam etmiştir: annenin zorlamasıyla önce askerliğini (askerde de hemşire olarak çalışmıştır) ve sonra hemşirelik eğitimini yapmıştır. Burada yine annenin arzularıyla özdeşleşmenin devam ettiği izlenimim var: “başarılı ve vahşi bir erkek olma!”. Ve bu seçimle, hasta, yine kendisine özel bir alan yaratabilmiştir. Anne ve oğulu sözleşme ve karşılıklı oyunla birbirine bağlayan agresyon patlamak üzeredir. Bay S. bu kez kendi hastalarının hayatını tehlikeye attığına dair masif kaygılar yaşamaktadır.  

O halde şimdi analiz çalışmamızdaki aktarım ve karşı-aktarım sorunsalı kendisini nasıl göstermektedir ve hipotezimi desteklemektedirler mi?

Daha ilk görüşmede, hasta, kızsal görünüşü ve bana dönük izlenimi uyandıran saldırgan erkekliği (ayakkabıları ve kısa sert sakal biçimi) dikkatimi çekti. Güvensiz ve kızsal tarafıyla temas ettiğim esnada, kendimi, o’nun agresif tarafıyla tehdit ediliyor hissettim ve ona divanımda bir analitik süreç sunmakta tereddüt ettim. Bunun yerine 25 saatlik kısa psikodinamik terapi önerdim. Bunu güya onun için en iyisini sunuyormuşum gibi sundum. Bu onun için anne-oğul ilişkisindeki kandırmaca ya da yalanın yeniden sahnelenmesiydi: “kısa süreli psikodinamik terapi aslında benim için en iyisi, çünkü kendimi güvende hissetmiyorum, hastanın zorlayan eril agresif dürtüden kendimi sakınıyorum ve kendimi hastanın taleplerine yetebilecek gibi hissetmiyorum”. Hasta önce bu belli belirsiz reddimi aldı, sonra benim satır arasına sakladığım talebimle özdeşim kurdu (“artık hiçbir şey hissetmiyorum…önlem için kendimden bir parçayı kestim attım…). Sonra beni (benim kandırmacamı) seyretti ama tam olarak seyretti ve “annem, dünyanın benim etrafımda döndüğünü söyler, ama aslında o yalnızca kendini düşünür” dedi. Sonra ona haftada 4 saatlik analiz önerdiğimde ve sigorta kapsamı gereği 4. Saati kendisinin ödemesi gerektiğini söylediğimde düşük dozajlı öfkesini dile getirdi. 4. Saati kendisinin ödemesinin gerektiği, onun kendisi ve annesiyle arasındaki sözleşme ilişkisini canlandırdı. Hastanın duygusu “hep çok fazla ödemek zorunda olması” ve annesinin talebiyle oluşan bu kurban rolünün hayatında çok fazla yer kaplaması: “annem beni tüketiyor, nihayetinde bana ondan geriye bir şey kalmayacak!”. Yani “Bedel-Kazanç” ilişkisi geçerli değil artık.

Hasta, baba yardımıyla bana saldırıya geçerek beni kastre etti ve analitik ilişkiyi kaybetme riskini göze aldığında, bu kez annesinden tanıdık davranışın aksine, onu tehdit eden işlevsiz öfke duygusunu (yansıtmalı özdeşim) konuşmaya hazır olan beni deneyimledi. Benim davranışımı sorguladı ve aramızda geçen bu sahneyi onunla çalışmamı kabul etti. Bu, bağımsız bir erkeklik gelişiminde önemli adımları atması için kendisine güç verdi (bitirme sınavları, ebeveyn evinden taşınmak, üniversiteye başlaması, kulak çınlamalarının azalması/yok olması).

Ön-lisansı tamamladıktan sonra Bay S. kendi erkekliğinde güçlendi ve sıra “bedensel” olarak görülmesine geldi: sunduğum seminere geldi ve tam karşıma oturdu. Bu çekincesizce teşhirciliği için henüz hazır olmadığımı farkettim. Bay S. cesaretinde çok ileriye gitmesiyle kendimi tehdit edilmiş gibi hissettiğimi farketti ve bedeniyle ilintili olan kendilik kastrasyonu bağlamında eski davranış örneğine kaygıyla geri çekildi (beden kıllanmaları, erkek genitali, testesteron). Bu senaryoda hastanın annesinin talep ettiğiyle özdeşleşme ve bir parça erkeklik geliştirme çabası arasındaki süregiden dinamik hareketi hissedilebilir. Hasta, “analistim ne kadar katlanabilir? neyden hoşlanır? onunla ilişkide ne kadar erkeklik mümkündür?”ü denemektedir.

Analizdeki artan özerk erkeklik doğrultusundaki gelişim, bir önceki sahnede görülür olduğu üzere annenin taleplerine karşı giderek daha fazla başkaldırmaktadır, örneğin sözleşmenin şimdiye kadarki sınırlarını aşmakta ve analitik ilişkiyi sonlandırmaya cesaret etmektedir. İkinci sahneden farklı olarak analizin bu safhasında erotize bir atmosfer ortaya çıkmaktadır; hasta beni baştan çıkarmakta, erkekliğiyle beni bir bütün olarak algılamakta ve başka kadınlarla ilişki kurarak  beni kıskandırmaya çalışmaktadır. Kendi yararı adına, ona, dürtülerini kontrol altında tutmasını öneriyorum ve kendi bilinç-dışımda her ikimizin erotik ilişkimizi kontrol altında tutmak istiyorum (bir kastrasyon biçimi). Hasta, bunun üzerine tam bir anne aktarımı bağlamında kendi erkeklik duygularını geri çekiyor: “Annem beni …..öfkem olmadan….bir süs köpeği olarak….istiyor”. Abartılı dramatik bir savunma hareketinde kendisini şizofren ilan ediyor ve bu kendi koyduğu tanıyla kendisini nasıl da “bölünmüş” hissettiğini ve annesel arzular ve taleplerle kısmi özdeşleşmenin kendisi için nasıl da bir tehdit oluşturduğuna işaret ediyor.

Hasta benim taleplerime boyun eğdiği ve erotik duygu ve arzularını geri çektiği halde, bu noktada, annesinde olduğu üzere ben de kendisine özel bir serbest alan kazanmadı. Bunun yerine benim hatamla onu (terapi) dışına atmakla “tehdit etmiştim”. İlk sahnede olduğu gibi hasta burada şu fikirde: “annem ilişki sözleşmesine uymuyor: o bir sahtekar”. Burada da ilk sahnede olduğu gibi bir öfke (agresif dürtüler) açığa çıkıyor: intikam ve kaygı. Kastre etmek anlamında onu yanlış tedavi ediyordum ve beni psikiyatristine şikayet etti ve analizi bıraktı. Ona yazdım ve bana tekrar geldi. O buluşmada, hem kaygısını (benim tarafımdan reddedilerek kastre edildiğine dair çok yoğun bir duygu) hem de (koşulsuz şartsız kabul edilerek) arzularını konu edindiğim yorumumla kendisini anlaşılmış hissetti, kaygısı azaldı ve benimle yeni ilişki koşullarını pazarlık ederek analize devam etme kararı aldı.

Her üç sahnede de aktarım ve karşı-aktarım ilişkisinde, gerçek bir özerk erkeklik gelişiminin sadece kastre edici annenin talepleri ve arzularıyla kısmi özdeşleşme vasıtasıyla gerçekleştiği apaçıktır. Özerk erkeklik gelişimi için, (annesiyle arasındaki) sözleşme ilişkisini bozmaya varoluşsal şekilde tehdit edici bir cesaret gerekliydi ve anneden ayrılması (özdeşleşmenin sökülmesi) gerekiyordu. Başka bir deyişle, kendi kendini kastrasyondan nesnenin kastrasyonuna geçecek adımı atmaya cesaret etmesi gerekiyordu ve yanı sıra şimdiye kadarki annesel nesne ilişkilerinin yerine yeni nesne ilişkileri yaratmak zorundaydı, şöyle ki: kastrasyon tehdidini kabul edebilen bir nesne deneyimi ve o nesneyle birlikte çalışabilme. Aktarım ve karşı-aktarımdaki “kastre etme” ve “kastre edilme”yla bağlamındaki güçlü duygular yüzünden karşı-aktarımın analizi merkezi önemdedir. Karşı-aktarımın tam olarak anlaşılmasıyla, kronikleşmiş duygusundan çıkarılacak olan “kastre edilme”yle hastanın kendisini kastre ettiği kavranabilir.

Bu çalışmada hastanın erkekliğinin bir parçasını kastre edici anneyle kısmi özdeşleşme vasıtasıyla “kurban ettiğini” tanımladım. Bu kurban ediliş, hipotezime göre, anneyle bir “sözleşme” üzerinden gerçekleşmektedir ve bu sözleşme, erkekliğinin kalan kısmını “kurtarabilmeye” hizmet etmektedir.

Hastayla olan terapötik sürecin şimdiye kadarki kısmını gözden geçirdiğimde, kendime, daha çok anal bir anlamı (Konnotation) olan bu sözleşmeyi merkezde tutan bu açıklamanın yeterli olup olmadığını ve oğulun kendini kurban edişinin bir başka açıdan görülüp görülemeyeceğini ve bu açıklamanın temel libidinöz yönünün çok az çalışılıp çalışılmadığını, soruyorum. Bu libidinöz yön, terapötik süreçte, aktarım ve karşı-aktarımda çok az yerde hissedilebiliyor. Özellikle selamlaşmada, hastanın bakışında bana iletmek istediği bu duygunun karşı-aktarımına sahiptim: “beni kabul edersen, beni gerçekten seversen benden istediğin her şeyi alabilirsin ya da sana her şeyi vermek isterim”. Uzunca bir süre zımni devam eden ve üzerime almak istemediğim bu karşı-aktarım duygusu hastanın, sevgisini gerçekten kabul edememiş annesine olan ilksel duygusuna gönderimde bulunmaktaydı. Bana öyle geliyor ki, hastanın tam da bu sevgiye olan hali hazırdalığı analizi mümkün kıldı ve ileriye taşıdı.


 [ug1]