Utanma ve Suçluluk Duyguları ve Obsesif-Kompülsif Bozuklukta Oynadığı Roller
27/06/2021
Kişilik Bozukluklarında Utanma ve Suçluluk Duygusu
27/06/2021

Merkezi Nevroz Görünümü Olarak Ego-Benlik Bölünmesi

Yazan : R. Le Coultre

Çeviren : Suzan Uğur Girginer

Freud’un çalışmalarını yorumlayanlar bize “psişik olayların iki ilkesi üzerine formülasyonlar”da gerçekliğin inkarı hakkındaki ilk imaların/yorumların bulunabileceğini göstermişlerdir. Bu kavramın metapsikolojik anlamının genişlemesi Fetişizm makalesi ve “Psikanalizin tanıtımı”nda en belirgin şekilde işlenmiştir. Bu özet yayında Freud, benliğin bölünmesini açıklamak için, kendisinin psikoza bakışından ortaya çıkan formülasyonunda, fetişizme başvurmuştur, kaldı ki bu, kadının penis yokluğunu inkarında ve herhangi bir çatışmaya yol açmaksızın bu gerçeği yanı sıra kabul edebilmiş olmasındadır.

Burada bir zorlukla karşılaşıyoruz: Fetişist, fetişin penis anlamına sahip olduğu bilgisine bilinç düzeyinde sahip değildir. Aksine, bunu o kişinin anlayabilmesi için tam bir analiz süreci gereklidir. Burada bilinçli bir çatışma yoktur ve hasta annesinin penis yokluğunu inkar ettiğini ve (o kişi) bu inkarı/yokluğu bir fetişle ikame ettiğini bilmemektedir.

Freud, fetişizme örnek olarak gerçekliğin çarpıtılmasına dair iki vaka sunmaktadır: birincisi babasını iki yaşındayken, ikincisi de babasını on yaşındayken kaybetmiş olan iki genç erkeğin babalarının ölümlerini yadsımış olan iki vaka. Freud’un psikoz anlayışında bu vakalar, gerçekliğin inkarında psikozun temel bir göstergesini görmesinde büyük bir öneme sahiptirler. Ancak burada gerçekten gerçekliğin inkarı söz konusu olmasına rağmen yine de bir psikoz yoktur. Freud bunu, benliğin bölmesi ile açıklar. Her iki vakada da iki tasavvur yan yana durmaktadır: babanın ölmüş olması ve babanın hala yaşıyor olması. Gerçekliğin kısmi tanınması vasıtasıyla bir psikoza ulaşılmamıştır.

Freud bu iki vaka hakkında şöyle demektedir: “arzunun gerektirdiği ve gerçekliğin gerektirdiği tasavvurlar yan yana durmaktadır”. Ancak Freud arzuya uygun tasavvurun babanın ölmüş olduğunu inkar etme olduğu ve bunun kendiliğinden anlaşılabilir olduğunu söylememektedir. Freud bu iki hastanın izleyen zamanlarda orta düzeyde bir obsesyon nevrozu geliştirdiklerini bildirmiştir. Freud zaman içinde iki kabul arasında salınmıştır: birincisi, babanın hala yaşadığı ve çocuğun aktivitelerini engellediği ve ikincisi de çocuğun kendisini babasının halefi olarak görmeye hakkı olduğu.

Buradan, hastanın kendi aktivitelerinde babası vasıtasıyla engellendiğini arzuladığı sonucunu çıkarmak zorundayız. Aslında tersini beklemeliydik. Gördüğünüz gibi etkileyen tüm bileşenleri tanımadan bir vaka hakkında bir yargıya varmak ne kadar da zor. Ama bu vaka üzerine serbestçe fanteziler kurabiliriz, örneğin bu genç adamın amacı ve talebinin babaya karşı boyun eğme ve bağımlılık olduğunu düşünebiliriz. Ama aksine babasının ölümünü arzuladığını ve bundan dolayı kendisini suçlu hissettiğini ve bu nedenle baba ölümünü yadsıdığını ve bununla kendisini suçsuz hale getirmek istediğini de düşünebiliriz. Freud, bu adamların bu çelişkilerin bilincinde olup olmadıkları hakkında bir şey söylememiştir.

Her terapist hastalarında buna benzer deneyimler yaşamıştır olasılıkla: bir sevilenin ölümü basitçe zihninden silmiştir ve öldüğünü kabul etmemektedir. Burada, sakinlikle, sevilen bir kişinin ölümünde kişi öyle ya da böyle yaşamaya devam etmekte ama öte yandan bu kişinin geri dönülemez şekilde ölmüş olduğu bilgisi de mevcuttur.

Üstelik tamamen normal bir işlevsellikte olan bu adam yıllar sonra bana babasının zekerat (yaşamdan ölüme geçiş) anını anlattı: “Kapı açıldı ve babam içeri girdi ve hiç şaşırmamışım gibi şöyle dedim: görüyor musun yaşıyor!”. Bu adamın içinde ısrarlıca şu duygu varolmaya devam ediyordu: “babam ölmedi”.

Bu çatışmayı içlerinde taşıyan insanlar var: “Baba öldü/baba hala yaşıyor” çatışması az ya da çok bilinç düzeyinde sergilenmektedir. Biraz önce kendisinden bahsettiğim adama şunu sordum: “babanızın öldüğünü biliyorsunuz değil mi? O da cevapladı: Elbette biliyorum ve öldüğüne eminim de. Ancak duygumda onun ölümünü kavrayamıyorum”. Burada gerçekliğin bilgisini yönetemeyen bir duygu söz konusudur.

Başka bir vaka (erkek hasta), sevilen kişinin ölümüne inanmadığını ve ölen kişinin kendisi için halen yaşamakta olduğunu dile getirmiştir.

Freud, bireyin ruhsal yaşamında birbirine karşıt konumlanmış bu iki duruşu ele alır ilk aşamada. O burada genel hatları bağlamında bir nevroz olduğunu düşünmektedir. Freud psikanalize dair eskizinde şöyle yazmaktadır: “ego/ben ve alt-ben/id arasında bir kontrast vardır ve mesele benliğin bölünmesi değildir”. Topografik ve yapısal bir ayrım mevcuttur: ego/ben bölünmesinde, egonun/benin kendisinin içindeki bir tezatlıktır/kontrasttır bu. Oysa nevrozlarda ego/ben ve alt-ben/id arasında bir tezatlık söz konusudur.

Bunun üzerine dikkati odaklayarak ego/ben bölünmesine dair daha fazla örnek bulunup bulunamayacağını ve devamında, Freud’un bu iki vakasında varlığı kesin olan gerçekliği inkar etmenin bölme için bir koşul olup olmadığını sormaya başlamak gerekir.

Benim fikrime göre egonun/benliğin bölünmesine verilebilecek bir örnek sıklıkla görülen örtük büyüklenmecilik düşünceleridir.

Freud üst-benlik nitelendirmesini önce “ego/ben ve id/alt-ben” adlı eserinde kullanmasına rağmen, üst-benlik/süper-ego, benlik-ideali ve ideal-benlik adlandırmaları altında uzun bir geçmişe dayanan bir merciidir. Tabii ki ilk bakışta bu, direkt olarak bir idealin tanımıyla bağlantılandırılamayacak olan ideal kontürlere sahiptir. O zamanlar bu ideal vicdanla bağlantılı olarak düşünülmüştür, ki vicdan burada katı şekilde gözlemleyen, eleştirel yargılayan veya yargılayarak etiketleyen bir merciidir/mahkemedir. Bu, bastırma için bir koşul olarak görüldü; zaman zaman da gerçekliği sınayan bir işlevde bulunan bir mahkeme olarak görüldü ve bu işlev daha sonra egoya/benliğe ait bir özellik olarak atfedildi. Bu, benliğin/egonun önüne geçen ve egonun/benliğin itaat etmek zorunda olduğu bir ideal olarak eleştirel bir mercii idi ve bu ideal ile ego benlik saygısını kaybetmemeyi amaçlıyordu. Bu, benliğin bir bölümüydü ki bölüm, içsel sesler ve halüsinasyonlar olarak psikotik koşullar altında ortaya çıkabiliyordu. Bu merciiden örneğin melankolikleri intihara sürükleyen yok edici bir güç ortaya çıkıyordu. Bu mercii ebeveynlerin içe alınması (Introjektion) vasıtasıyla oluşması gerekiyordu. İçe alınan ebeveynler, arzulanan modeller olarak etkide bulunuyorlar bir yandan, öte yandan da ödipus karmaşasının çözülmesindeki yasaklar ve izinlerin devralınması anlamına geliyordu.

Burada bütüne ulaşmak için iki farklı sürecin birleştirildiği ve neler olduğunu anlamak için özdeşleşme ve pre-ödipal dönemde ideal-oluşturma ve ödipal kaygıları kavramadaki özel süreçler arasında bir ayrım yapmak zaman içerisinde daha açık bir hale geldi. Ödipal kaygıları kavrama konusu, nesneden vazgeçerken özdeşleşmeyle asla ilgili değildir. Ödipal evrenin sonunda örneğin bir erkek çocuk kesinlikle anneyi bir cinsel nesne olarak arzulamaktan vazgeçer. Ama bununla, anneyle özdeşleşme ya da anneyi içe almaya varılmaz; bununla anneyi içe almaya değil aksine babanın yasakları ve izinlerini devralmaya ulaşılır. Buradaki temel gelişim aslında olumsuz bir türdedir: “babam gibi olmak ve annemle cinsel bir akt (eylem) içerisinde olmak istemiyorum. Bir aşk nesnesi olarak annemi babama bırakmak zorundayım.”

Üst-benlik, kişinin (çocuğun) kastrasyon kaygısına karşı kendisini güvenceye aldığı izinler ve yasakların toplamıdır. Hatta bu kaygıdan kurtulduğuna daha da emin olmak için çocuk (kişi), babanın yasaklarını olduğundan daha da katı hale getirerek içe alır. Ve bu güçlüklerin haricinde, üst-benliğin ortaya çıkış zamanı infantil-arkaik bir karakteri belirtir. Bu, Freud tarafından kişiliğin en önemli kısmı olarak nitelendirilen üst-benlik, rüyalardaki sansürdür, suçluluk duygularının kaynağıdır ve özetle: eleştiren ve gözleyen merciidir/mahkemedir.

Üst-benlik, Benlik idealinin oluşumunda tamamen farklı davranır. Henüz uyanmakta olan gerçeklik bilgisi vasıtasıyla aslı olmayan tüm-güçlülük duygusunu hükümsüz kılındığında, bu tüm-güçlülük düşüncelerinin anne-babaya yönlendirilmesi sahne alır. Bu yönlendirme ilk anlarda önce anneye yapılır, annedir tüm-güçlü olan. Çocuğun iktidar/güç savaşını o kadar kolay terk etmeyeceği anlaşılırdır ve arzularını gerçekleştirmek istemeye devam edecektir. Bu gerçekleşmediğinde, kendisini anne ya da babasının yerine koyan fantezileri çocuğa yardım edecektir. Burada, çocuğun büyümesini/gelişimini karakterize eden ve sahip olduğu tüm donanımlara ilişkin davranışlar ve tutumlarla bağlantılı binlerce özdeşimler ve bununla ideal benlik resmini fantezi olarak şekillendiren gerçekleştirilememiş her bir özdeşim arasında bir ayrılma gündeme gelir: ben böyle olmayı istemek durumundayım.

Gelişimi boyunca bazı insanlarda garip/kendine has bir öteleme meydana gelir. Normalde az ya da çok ulaşılabilir model olarak görülen benlik-ideali, patolojik durumlarda, hali hazırda gerçekleştirilmiş bir bütünlük/tamlık/mükemmellik fantezisi olabilir. Böylesi sanrısal düşüncelerin büyük bir doyum sağlaması anlaşılırdır ama bu durum yetişkin bir insanda meydana geldiğinde, o zaman bir psikozdan bahsetmek gerekebilir. Gerçeklik sınanması, bu düşüncelerin bilince ulaşmasına izin verilmediği ve bilinç-dışında karanlık bir köşede tutulduğu şekilde, yerinde ve uygun (intakt) olabilir. O zaman burada birçok hastamızda keşfedebileceğimiz örtük bir büyüklenmeci sanrı durmaktadır ve bu sanrı aşağılık duygusunun sergilenmesi ve kendini ağır şekilde eleştirmenin arkasına saklanmaktadır.

Burada ideal, ulaşılamadığında suçluluk duygusuna götüren bir amacın işlevine artık sahip değildir, aksine benlik/ego ideali burada gizli bir anlama sahiptir ve anlam, mükemmel olmak için egonun/benliğin kötü performansını fantezilerle/gerçekliği olmayan tasavvurlarla onarmak/yeniden iyi hale getirmektir.

Her halukarda burada bir ego/benlik bölünmesinden söz etmek zorundayız. Gerçekte, birbirini engellemiyor görünen ve yaşamın bize her zaman yaşattığı incinme/kırılma/yaralanmalara karşı bir savunma olarak yenilmezlik sahteliğini iyi işleten iki yaşam durumu mevcuttur: Eylemde bulunan, yaşayan kişiyi, bölünmüş ego/benlik kısmına kendisini üstün hissettiği “öteki” olarak görmek.

Bazı hastalarımız (sanki) analistin yanına oturur ve analistle beraber divandaki “nevrotik hastayı” analiz eder. Bu türde bölme yapan hastalara değineceğim, çünkü bu hastalarla oldukça sık karşılaşırız. Benim bu türdeki hastalarımdan biri, bütün gücünü kendinde toplayabilseydi, bir yumrukta bir duvarı yıkabileceğine ikna vaziyetteydi. Genç bir hastam bir hafta sonunda Shakespeare’in bütün eserlerini bir hafta sonunda okuyabileceğine kendini ikna etmişti. Bir kadın piyanist hastam, var olan en iyi piyanist olduğu için artık piyano çalamayacağına inanıyordu. Cinsel yetersizlik şikayetiyle gelen bir erkek hastam, analizin 6. Ayında kullandığım “cinsel yetersizlik” nitelemem üzerine: “cinsel yetersizlik mi? Ben mi? Ben yer yüzündeki en yetkin adamım!” demişti. Bir başka erkek hastam okuyamamaktaydı, çünkü o zaman henüz bir şey bilmediğini itiraf etmek zorunda kalacaktı, ki o her şeyi biliyordu. Bir başka genç mühendis erkek hastam bir şirkette karmaşık teknik işler üzerine çalışıyordu ve şöyle demişti: “problem nasıl çözülür henüz bilmiyorum ama bu konuda çalışan meslektaşlarımdan daha iyi çözebileceğime eminim”. Bir büro asistanı olarak çalışan ve büyük bir yazar olduğuna inanan bir başka erkek hastam nihayet bir gün yazılarını getirdi. Yazısı, bir dağ tepesinde oturan ve karıncalar gibi sağa sola koşuşturan insanlara tepeden bakan ve kendini onlardan üstün hisseden bir adam üzerineydi. Bu üstünlük duygusuna rağmen, bu adam, büroda düşük statüde bir işte memnunca çalışıyordu.

Freud’da da, bu görece gizli büyüklenmecilik duygusunda ben/ego-idealinin bu garip değişimine işaret eden bir bakış bulunur. “Kitle psikolojisi ve ego/ben analizi” adlı eserinde der ki: “kendi egosundan/benliğinden memnun olmayan insan, doyumu, egodan/benden farklılaştırdığı ben/ego idealinde bulur” (1921, GW, Bd. 13, s. 121).

Bu açıklamayı, süregiden kuramla bağdaştırmak zordur, yani kendi benliğiyle ilgili doyumsuzluk kendini ben idealiyle karşılaştırmaktan ortaya çıkmaktadır. Ben/ego, orada doyum bulamamaktadır, sadece kendi işe yararlılığının onaylanmasını bulmaktadır. Başka türlüsü, tanımlanan bu değişim ortaya çıktığında ve ben/ego-ideali fantezide ulaşılan durumda olmaktadır. O zaman yetersiz bir teselliyi kendi gizli büyüklenmeci düşüncelerinde bulmaktadır. Freud’un bu anlamda tanımlanan bu değişimi düşündüğünü varsayıyorum.

Şimdi de başka bir klinik fenomene, bunu en iyi şekilde niteleyen Peter Pan figürüne geliyorum: “büyümek istemeyen çocuk”, “Yetişkin olmak istemeyen çocuk”. Bu vakaların birçok analist için tanıdık vakalar olduğunu sanıyorum.  Hastalarımızın birçoğu, gerçekte olduklarından çok daha küçük/olgunlaşmamış/genç olduklarına dair bir duyguya sahipler. 25-45 yaş aralığındaki kadınlar, sanki birer ergen olduklarını hissediyorlar. Hatta bunlardan bazıları daha önceye gidip sanki ergenliğin başındalarmış gibi hissediyorlar. Bu hastaların bir grubu da çok daha öncelere gidip bir çocuk gibi algılıyorlar kendilerini. Ya da hali hazırda kendi potansiyelleri ile önemli bir pozisyona sahip olan erkekler, kendilerinden 10 yaş daha genç erkekleri imrenmeyle seyredip kendilerini yanı sıra o gençler gibi hissediyorlar. Sanki henüz bir işi ya da ödevi başarıyla sonuna kadar götüremeyeceklermiş gibi bir duyguya sahipler. Bu insanlar sıklıkla genç kızların ya da erkeklerin okudukları kitapları okumak gibi alışkanlıklara sahipler. Bunu yaparken fark edilmeden genç olmayı gerçekleştirebiliyorlar. Burada daha da ilginç olanı, okumanın kendisinin şimdiki gerçeklikten kaçış anlamında bir işleve sahip olabilmesi, hatta okunan kitabın fantezi gerçekliğine değil kendi fantezi dünyalarına bir kaçış. Bu insanlarda önemli olan ne okunduğu değil, bir detektif romanına sarılıyorlar ya da bir gazeteye ya da başka bir şeye ve o anda mevcut olan duygu başka, mutlu bir dünyada olmak.

O halde asıl talep genç olmak değil, aksine doğrudan bir duygu olarak gerçekten de genç olmak ve gerçeklikteki yetişkin oluşu ise sadece oynamak. Zaman içsel olarak durmuştur ve duygularında gerçek yetişkinlik yaşamı henüz başlamaktadır. Artık tüm gençlik fantezileri ve özlemleri hala gerçekleştirilebilirdir.

Aynı zamanda bu içsel genç oluş elbette bir yetişkin de olunduğu bilgisine sahiptir ve bununla, çocukluk zamanlarının deneyimlerini yeniden bulmak talebi birbiriyle bağlantılıdır. Bu yaşantılar arasında şeyleri görmek özel bir yere sahiptir: renkleri o zamanlar göründüğü gibi görmek; bir tel parçası gibi oynadığı oyuncaklarda mutluluğu yeniden bulmak vs. Şimdiki performanslarının ya da başarılarının teşhir edilmesinin infantil formu da büyük bir rol oynamaktadır ve tüm bu olana tipik rengini katmaktadır. İnsanlar (onlar hakkında) şöyle düşünmeliler: “bu adam nasıl da enerjik!”,”şu köşeyi muhteşem bir performansla dönen adam da kim?”, “şu kadın nasıl da zor bir sıkıntı yaşamış olmalı” vs. işte şimdi talep edilenin dile gelmesi, genç olmak ve genç kalmaktır. Peter Pan’ın yaratıcısı der ki: “12. Yaştan sonra olan her şey hiçbir şeydir” ve “tüm çocuklar, biri dışında, büyüyecekler”.

Burada gerçekten yetişkin olmaya dair dile gelen bir çekince var ve görünüşte gerçekliğin inkarının bir bileşeni sahne alıyor. Yaşlanıldığı biliniyor ama yaşlanmak inkar ediliyor. Öyleyse burada açık bir benlik/ego bölünmesi söz konusudur.

Bazı hastalar analizin başlangıcında bu genç oluşun bilincindedirler. “Yetişkin bir erkek gibi davranıyorum” der bir hasta. “Ama ben bir gencim. Birisi beni eleştirdiğinde, daha da küçülerek çok küçük bir çocuk gibi hissediyorum kendimi”.

Her analiste tanıdık olan bu bölme, yani obsesyon nevrozu. Obsesyon nevrozunun sağaltımında hiçbir analist bu hayal kırıklığına uğratıcı deneyimden kaçınamaz, ki bu deneyim zeki ve işbirlikçi hastalarla yapılan meyve vermeyen bir deneyimdir çünkü benliğin çok önemli diğer bölümü aynı konuşulabilir duygu açıklığını argümanlar temelinde gösterilmez ve analist te bunları yorumlayacak şansı bulamaz.

Obsesyon nevrozu olan bir kadın hastamda bu iki benlik bölümü çok açıktı. Hastam, aklıyla beni çok iyi anlıyordu, yorumlarımı nokta atışı buluyordu ve kendini kavrayışı da bu yorumlarla oldukça iyiye gidiyordu. Ama alışıldık biçimde bu entelektüel harmoni “karnından gelen bir sesle” birden bozuldu. Ses şöyleydi: “bunların hepsi insan saçmalıkları, anlamsız ve saçma. Anlattığım hiçbir şeyi anlamıyorsunuz”. Benliğin düşünen tarafıyla, benliğin diğer tarafına iletişime geçmek bir türlü mümkün olmuyordu. İletişime geçilemeyen tarafta, daha ilkel ve arkaik bir tarz vardı ve ona mantıksal argümanlarla ulaşmak imkansızdı ki bu mantıksallık bir yetişkin mantıksallığıydı. Elbette benliğin bu ikinci bölümünde duygusal bir mantık eksik değildi. Orada gerçekten de çocuksu düzeyde duran bir benlik kısmı vardı. Bu kısım kendisini benliğin yetişkin kısmına kapatmıştı ve süregiden gelişime eşlik etmeyi reddetmişti.

Hasta, benliğinin bu kısmını, değerli ve gerçek benliği olarak hissetmektedir; benliğinin yetişkin kısmı ise dünyaya verdiği bir tavizdir. Dünya, burada, gerçekliği kabul etmeyen ve ona teğet geçen büyük insanların dünyasıdır. Bu kadın bir sanatçıydı ve eserleri direkt olarak kendi çocukluk kısımlarının ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

Yüz tikleri olan başka bir hasta, konuştuğu insanların tikleri görmekten etkilendiklerini ve onların da aynını yapmaya eğilimli olduklarını fark etti. İnsanlar kendilerini onun bu tiklerine karşı korumak zorundaydılar ve nihayetinde her iki taraf için de gayet nahoş olan gerilimli bir davranışla sonuçlandı. Bu hasta televizyonda bir okuma programı dinlerken, spikerin hastanın tiklerinden etkilendiğini fark etti ve hemen akabinde spikerin de tiklerinin başladığını gördü. Ben, televizyondaki spikerin hastayı görmediğine dikkati çektiğimde hastam durdu ve şaşkınca bana baktı. Ardından durumu “bunun belki de telepatik yolla olmuş olabileceğine” dair bir kuşku açıklamasıyla durumu kurtarmaya çalıştı. Çok zeki olan hastam, sonuçta, algılarının yanlış olmak zorunda olduğunu itiraf etti. Hasta, bölme sonucu ortaya çıkan ve gerçekleri çarpıtan ilkel benlik bölümünün etkisi altındaydı.

Şimdi, ödipal anne bağına geliyorum. Eğer 40 yaşındaki bir adam hala annesiyle birlikte oturuyorsa, onu sıklıkla kucaklıyorsa, başını göğsüne sıklıkla yaslıyorsa, başka kadınlarla bir cinsel yaşamının olmadığı zamanlarda tüm yaşamını o’na göre düzenliyorsa, burada bildik bir ödipal anne bağından söz edilir. Ancak benim fikrime göre bu tam doğru değil. Birçok vakada, bu türde bir annenin ödipal bir anne olmaktan ziyade daha çok pre-genital ve post-ödipal, güvenli bir anne olduğunu söyleyebilirim.

Hastalarımdan biri bunu özellikle gün yüzüne çıkardı. Hastam sokağa çıkacak kadar kendine güvendiğinde, bir kafede bir kadeh içki içerken genç ve güzel bir kız kafeye girdi ve hastam ilgiyle onu seyrederken çok fazla kaygı yaşadı. Kafedeki atmosfer birden değişti. Kafedeki diğer müşteriler hoş birer müşteriyken ve atmosfer sakin, huzurluyken bu atmosfer aniden sona erdi ve hastam, tüm erkek müşterilerin ona düşmanca, cezalandırarak ve saldırganca baktıklarını fark etti. Birden ani bir kaygıya kapıldı ve içki ücretini masaya bırakarak arabasına koştu. Arabasının yakınında ona öfkeli bir bakış fırlatarak duran bir polis memuru gördü. Caddenin köşesinde bir kilise papazı onun aforoz edileceğini hakkında konuşuyordu. Şeytanlar tarafından ele geçirilmeden önce eve koştu. Kendiliğinden kapanan ön kapı onu biraz sakinleştirdi, ancak gerçek sakinleşmeyi annesinde buldu. Kafasını annesinin kucağına koydu ve kendisini emin ellerde ve suçsuz hissediyordu artık.

Güzel ve cezbedici genç kızın, yüzlerce öfkeli erkek tarafından korunan ödipal-tehlikeli anne olduğu aşikardır ve tüm bu erkekler hastamı en büyük ceza olan kastrasyon ile cezalandıracaklardı. Burada öyleyse gerçek anne güven sunan annedir, yani ödipal tehlikelere karşı koruyucu olan anne.

Burada yanı sıra benlikte/egoda açık bir bölme görülmektedir. Egonun/benliğin bir bölümü ödipal anneye ilişkiyle sıkıca tutunmaktadır, ki burada her genç kız tehlike içeren ödipal anne olarak görülmektedir. O halde burada kadına giden yok bulunamamaktadır, çünkü şu andaki anneye ödipal bir anne bağlantısı mevcuttur. Mevcut anne bağlantısı pre- ve post-ödipaldir. Ama genç bir kıza cinsel ilgi, kastrasyon içeren ödipal bir tehlike doğurmaktadır. Yetişkin bir erkek oluş, bir kadın bulmayı ve onunla evlenmeyi gerektirmesiyle birlikte, aynı zamanda da kaygılı ödipal çocuğu da (yeniden) var kılmaktadır. Buradaki iki farklı uyum biçimi, gerçeklikte birbiriyle çelişen/birbirine karşıt şekilde durmaktadır.

Elbette ödipal çocuğun gerçekliği, tam bir bütünlüğe ulaşmamış, yetersiz ve yorumlanmış bir dünyadır, ama yine de bir uyumdur. Genç ego/ben, talepleri, savunmaları ve kaygıları olan bir ben; ama daha sonra tekrar kendine gelen ve o zaman gerçekliğe yetişkin uyumu radikal bir şekilde kafa karışıklığına yol açan bir ben/ego bu. Yani burada ego/benlik bölünmesi olarak tanımlanabilecek olan iki tavır vardır: bir tanesi sıklıkla ortaya çıkan infantil/çocuksu tavır ve diğeri de yetişkin oluşunda ciddi olarak yaralanmış/zarar görmüş olan bir tavırdır.

Bahsi geçen hastama daha yakından baktığımızda, bu örtük büyüklenmeci sanrıların, çocukluğunun büyüklenmeci düşüncelerinde yattığını görürüz. Bu düşünceler söz konusu olduğunda gerçeklikten çok az şey beklenir. Buna karşıt olarak da yaşamın söz konusu olduğu gerçekliğe normal uyum durmaktadır. Sanki yetişkin ve kavrayışı olan insan, güç ve büyüklenmeci fantezilere gömülmüş olan bir çocuğun karşısında durmaktadır.

“Büyümek istemeyen çocuk” adını verdiğim ikinci örnekte başka bir açıklamaya gerek yoktur. Bu vakada, ergenleşmekte olan çocuğun yetişkin insana karşı kendini dayattığı görülmektedir.

Obsesyon nevrozu de aynı klinik resmi gösteriyor bize. Büyümek istemeyen çocuk, oldukça infantil, arkaik-ilkel bir çocuk; ama aynı zamanda yetişmekte olan ve gerçekliğe uyum sağlayan kişiye karşı direncinde ısrar etmektedir. 

Ödipal anne bağlantısında, bir kadına sahip olma ve onunla cinsellik yaşama hakkını kendine teslim eden yetişkin bir erkek yetişkin bir erkek söz konusudur. Benliğinin bir bölümü genç bir kadınla ilişki kurmayı ölümcül bir tehlike olarak görmektedir ve bu doğrultuda bir kadına doğru bir adım atmayı imkansız hale getirmektedir.

Vakalar üzerine olan bu düşüncelerimden sonra, Freud’un “her nevrozda bir bölmeden bahsedilebilir” görüşüne geri dönmem gayet anlaşılırdır. Çünkü nevrozlarda ego/ben ve id/alt-ben arasında bir çatışma söz konusudur ancak bu vakada bir ego bölmesi söz konusu değildir. Ayrıca Freud topografik ayırmaları bölme olarak görmeye de çekince koymuştur/karşı çıkmıştır.

Düşüncelerimi açıklamaya devam etmeden önce analitik literatürde kullanılan İd/Alt-ben ve Ego/Ben kavramlarına daha yakından bir göz atmak zorundayım, ki literatürde yavaş yavaş kötü bir alışkanlık haline gelen doyum talebinin İd/Alt-benlik kavramıyla küçümsenmesi alışkanlığından kurtulabilmemiz için bu gerekli kanımca. Doyum talebinin İd’den gelmesi gerçekte tabii ki doğru, bu talep rahatsızlık halinin ortadan kaldırılmasından başka bir talep değildir. Ama bu yaşamın ilk günlerinde söz konusudur, çünkü rahatsızlığı ortadan kaldırma talebi yaşamın ilk günlerinden sonra giderek çok daha açık/anlamlı bir form kazanır, örneğin doyum verici malzemeleri içe alma/atma hareketiyle bir şeyleri ağıza alma arzusuyla bağlantılıdır. Bununla birlikte, Freud’a göre sadece arzulayan, İd’i/alt-benliği aşmış oluruz. Bu amaçta arzuyu ve doyuma götüren malzemelerin bilgisinin birlikteliğini buluruz. Gerçekliğe dair ilişki de üretilmeye başlar. Çocuk geliştikçe, dünyanın sunduklarını ve arzularını sunulan bu fırsatlara yönlendirmeyi çok daha açık bir bilgi olarak almaya başlar. Bu nedenle Ego/ben ve İd/alt-ben üzerine birkaç cümle sarfetmem gerekir. Freud, İd ve Ego, birincil ve ikincil süreçler ve haz ve gerçeklik ilkeleri arasında keskin ayırımlar yapmıştır. Buna göre, İd, birincil süreçler ve haz ilkesi bir yanda; ego, ikincil süreçler ve gerçeklik ilkesi diğer yanda durmaktadır. Freud’un çalışmalarında bu ayrımların daha az belirgin olduğu ve birinci grup kavramlardan ikinci grup kavramlara geçişleri açıkça gördüğü yerler bulunmaktadır. Dış dünyanın etkisiyle Ego’nun nasıl ortaya çıktığını tanımlar. Daha sonra O’nun yolundan yürüyenler kraldan daha kralcı hale gelmişlerdir ve Ego’ya, Ego-çekirdeğinin kabulüyle kendine özel bir değerlilik yüklemişlerdir ve Ego’yu Freud’un İd olarak adlandırdığı şeyden ayırarak kendi başına çok özel ve değerli bir katman haline getirmişlerdir. Freud’da İd içinde bulunduğu çevreye çok daha fazla uyum gösteren bir kavramdır ve bununla Ego nitelikleri gelişir.

ARZU İLKESİ

Haz ilkesinde bu çok daha açıktır. Gerçeklik ilkesi, aslında doyurulmuş arzu ilkesinden çok daha fazla görünürdür ve arzu ilkesi, tamamlanmamış ve henüz tecrübe edilmemiş gerçeklik ilkesidir aslında. Gerçeklik ilkesi, arzu elde etmeye ve rahatsızlıktan kaçınmaya dönük mevcut başarı şansı olan birtakım yöntemler olarak tanımlanmıştır. Arzu ilkesi ise, buna karşın, arzu kazanımının henüz tamamlanmamış ve somut düşünceleri oluşmamış olandır ki belirli koşullar altında bu düşüncelerle rahatsızlık hissedilerek arzuya yönelinilir.

Bu çocuksu-pratik olmayan arzu arayışı biçiminden hareketle giderek arzu elde etmeye yönelik daha iyi bir yöntem gelişimi sahne almaya başlar ve bununla rahatsızlık durumlarının şansı giderek azalır. Arzu ve rahatsızlık arasında keskin bir sınır çizmek söz konusu bile değildir. Biricik fark çocuğun yetişkin insana göre deneyim eksikliği ve amaç yönelimli davranışı mümkün kılan nesne bilgisi (malzeme) eksikliğidir. Ama burada hemen, gerçeklik ilkesinin engelleyici bir yanının olduğunu eklemek te gerekir elbette ve ama bu engelleyici yan da arzuyu elde etme ve rahatsızlıktan kaçınma amacına daima sahiptir.

BİRİNCİL VE İKİNCİL SÜREÇLER

Birincil süreçlere dair net bir oluşturmak hiç de kolay değildir, çünkü Freud’un tanımladığı özellikler alışılmadık bir biçimdedir.

  1. Birbirleriyle çelişen içerikleri kabul etmek. Bu, mantıksal temellerden oluşan yetişkin düşüncesinin kabul etmediği bir süreçtir. Eski kuramı korumak için eğitimli insanların (psikanalistler) bile kendisiyle çelişmekten ve apaçık şeyleri görmeyi atlamaktan kaçınmadığını fark ettiğimizde, o zaman böylesi eylemlerin yeni doğan için de geçerli olabileceğine ve düşünce yasalarına itaat etmek için çok uzun bir gelişim dönemine gereksinim olduğuna şaşırmamak gerekir. Birincil süreçlerdeki gelişimi yavaş yavaş daha iyi kavrayabilmek için Piaget’yi izlememiz gerekir.

Bir çocuk için, annenin çocuğun görüş alanında ya da yanında olmadığı zamanlarda annenin başka bir yerde olduğunu kavrayabilmesi zordur. Büyük olasılıkla, anneyi, anne çocukta olduğu zaman açıkça deneyimleyebilir. Ama anne, çocuğun görüş alanından çıktığında, anne artık orda değildir. Annenin bu aynı zaman içinde bir var bir yok oluşu, çocuğun kavrayışıyla ilgili bir çıkarımıdır.

Üç yaşındaki bir çocuk, babanın anneyi akşamları öldürdüğü ama annenin sabahları tekrar hayata döndüğü düşüncesine sahip olması, çocuk “olmayış” sözcüğünün anlamını kısmi olarak öğrendikçe ve Asla-Hayata-Geri-Dönülemeyeceği mutlaklığı kavramına sahip oldukça, kavranılır bir hale gelir.

  • Aynı anlama gelen ve aynı seslere sahip sözcükleri birlikte düşünmek. Çocuğun kaotik dünyasında güvenilenlerin, tanıdıkların ve alışılmış arzu-sunanların düzenli bir şekilde geri gelmeleridir. Yabancılıkları nedeniyle rahatsızlık veren yukarıda anılan aynı uyaranlar, tekrarlanmaları halinde arzu dolu, tanıdık ve güvenilir hale gelirler. Çocuk, dünyayla özdeşleşerek tanıdık hale getirir. Bununla şunu söylemek istemiyorum: kendini bunlarla özdeşleştirir; aksine şunu söylüyorum: şeyler kendi aralarında özdeşleşirler. Çocuklarla ilgili bir işi olan herkes, çocukların karşılaştırmalarının orijinalliğini, güvenilir ve tanıdık olanlarla uyuşan hızlı görmelerinin orijinalliğini bilir. Birçoğumuzun bildiği gibi bir çocuk bir hikayeyi yüz kez dinlemek isteyebilir ama o hikayeyi yüz kez anlatırken metni değiştirmeyi bile denemeyin, çünkü sözcük sözcüğüne tekrarlamanın kendisi tam bir arzu duygusunun iletilmesi konumundadır. Kendi kızıma okuduğum güneş kitapçığının bir satırını bile değiştirdiğimde, hikayeyi ezbere bildiği için, gözyaşlarına boğulduğunu gördüm. Bir doğa gezisinde oğlumun gördüğü bir kaktüs üzerine sevinçle havalara zıplayarak “tam bizimki gibi tam bizimki gibi” bağırdığını gördüm. Çünkü tam o ebatta ve cinste bir kaktüs bizim evimizde de camın önünde var. Nasıl da bir sevinçle bu kaotik ve kafa karıştırıcı kavranılamaz dünyayı bir özdeşleşme ile selamlamak çok etkileyici. Çünkü oğlum sakinliği ve bildik olanın sunduğu arzuyu bir kez bulmuştu bir kere.

Çocuklarda aynı seslere sahip sesteş sözcüklerin de bir arzu uyandırdığını gözlemeyebiliriz. Sesteş sözcükler aslında farklı sözcükler ama aynı sözcükler. Aynı tınıya sahip sözcükler aynı hale geliyor bu durumda. Sesteş sözcükler aidiyet ve kimlik sunuyor ve bir çocuğun da aradığı bu zaten. Tanıdık bildik olanlarla çakışmaya sahip olanlar birbirleriyle çok çabuk ilişkilendirilirler ve bu bağlantı kurma vasıtasıyla, yabancılıkları ve tehditkarlıklarını kaybederler. Arka arkaya ya da birbirinin üzerine getirmek çocuklar için dünyayı bir araya getirmek ve birbirine bağlantılandırmak için bir yoldur. Zamanla içerikle ilgili düzeltmeler yapması da kendiliğinden bir zorunluluktur.

Ama bu aynı olguları yetişkinlerde de gözlemleyebiliriz. Örneğin çok sevgili kuramına ters düşen olgular ve gerçekler gün ışığına çıktığında, örneğin bir psikanalist, güçlü bir rahatsızlık duygusuna sahip olabilir o an. Darwin, kuramıyla örtüşmeyen tüm olguları not defterine yazıyordu. Biliyordu ki, kuramıyla uyuşmayan bu olguları atamazdı ve onları korumalıydı. Bu bilimsel düşünmenin kendisinde bu özdeşleşimci düşünmeyle yine karşılaşıyoruz. Bilimsel düşünüş, farklı olanlar içinde bir kimlik bulmaktır. Biz analistler bunda zorlanıyoruz. Örneğin oral, anal genital arzuyu libidinöz görünümleriyle adlandırarak birbirleriyle özdeşleştiriyoruz. Ya da kanatları olan, yumurtlayan ve sıcak kanlı olan hayvanları kuş adı altında toplayarak birbirinden farklı devasa bir varlık grubunu genel geçer kategori haline getiriyoruz. Ve bir çocuk ta bu malzemenin bütününe dair bir bilgisi olmadığı halde uçan her şeye kuş adını veriyor, aynen bilim adamlarının yaptığı gibi.

  • İşgalin/Libidinöz yatırımın hareketliliği. Birincil süreçlerin temel niteliği olarak işgalin hareketliliği Freud tarafından ikincil süreçlerdeki enerjinin (bir nesneye) bağlanmasına tezat olarak tanımlanmıştır. Bu bağlantı Freud tarafından örgütleme ve yapıyla bağlantısında düşünülmüştür. Birincil ve ikincil süreçler arasındaki ayrımın bilinç ve bilinç-dışı ayrımıyla çakışmadığını biliyoruz. Bilinç-dışının etkisi gayet yapılandırılmıştır. Burada, enerjiyi harekete geçirmekten daha fazla bir etkiye sahip olan akıllıca kurgulanmış bir rüya üzerine düşünülebilir. Gauss’un dediği gibi: “(araştırmalarımın) sonuçlarını biliyorum, ama bilmediğim onlara nasıl ulaşacağım!”.

Bilinç-dışı fantezi sıklıkla çok karmaşık yapılardır. Ama öte yandan her zaman bizden bağımsız düşünülen ve her zaman sonuçlarını takip edemediğimiz bilinç-dışı materyal tarafından zenginleştirilen düşünce akışımıza odaklanmakta daha dikkatli olmaya ihtiyacımız var. İyi organize olmuş bilinç-dışı düşünmenin hareketliliği bizden önde gider ve devasa bir hareketliliğe sahiptir. Düşünme, o zaman, içimizde nasıl düşündüğümüzle izlenen bir hale gelir. Sanki düşünme o zaman niyetle birlikte bir demet haline gelir ve bilinç, daha fazla, materyalleri bir sıraya koyarak düzenleyen bir işlev kazanır.

Bu konuyu burada kapatmak istiyorum artık. Evet, yukarıda anılan birincil süreçler düşünmenin çekirdeğidir ve özel bir birim olarak birincil ve ikincil süreçlerin ayrılması anlayış düzeyinde bir soyutlamaya dayanan bir düşünme resmidir.

Çocuğun kafasını karıştıran, pratik olmayan, alıştırmalarla pekiştirilmiş olmayan ve duyguyla yüklü düşünce resmi, yetişkinlerin alıştırmalarla olgunlaşmış, tecrübeli, soyut düşüncesine doğru kesintisiz şekilde bir yol izler.

  • Zaman faktörünün eksikliği. Çocuklukta ve gençlikte bilinçli bir olgu olarak zaman faktörünün henüz eksik olduğu açıktır. Çocuğun günün ve günlerin akışına duyguyla bir ilişki kurması zaman almaktadır. Sabah kahvaltıda kendisine akşama resimler gösterileceği sözü verilen çocuk, yarım saat sonra “daha akşam olmadı mı?” diye sorabilir.

Şimdi burada bir duralım. Okuyucu, benim, birincil süreçler olarak tanımlanan süreci reddettiğim ya da yanlış değerlendirdiğimi düşünsün istemem. Yalnızca birincil süreçleri ikincil süreçlerden izole etmeyle ilgili zorluklarım var. İkincil süreçler, zamansal olarak aynı zaman döneminde döneminde birincil süreçlerle birliktedir. Niyetsel düşünme buna bir örnektir. Ama aslında her tür düşünce içimizde düşünülen her düşüncede eleştirel bir gözlemdir ve bu düşünceler içinden seçilen bir seçimdir. Ve birincil süreç, her zaman için gerçekliği işleme tabii tuttuğu sürece ilkel bile olsa ikincil bir süreçtir.

Aşamalar halinde giderek daha çok ego/ben haline gelen id/alt-ben böyle görülebilir; çünkü alt-ben/id, egoya/ben’e dönüştüğünde doyum yolu açılır.

Yine aynı ölçüde, ben’in daha çok alt-ben içermesi gibi, alt-ben’de daha çok ben’dir. Freud, “wo Es war, soll Ich werden” deyişiyle, dürtülere kafasını çevirmeye niyetlenmemiştir; aksine, ben’in/ego’nun dürtüleri daha çok onaylamasını, bütünleştirmesini ve zenginleştirmesini dile getirmeyi amaçlamıştır. Böylelikle daha güçlü bir ego/ben duygusunun ortaya çıkması ve daha önceden bastırılan dürtülerin tam bir doyumunun mümkün hale gelmesini amaçlamıştır.

Ödipal düzlemde ben ve alt-ben arasında bir çatışmanın söz konusu olmadığı artık çok aşikar hale geldi sanırım. Soyut arzular gibi arzular olarak bir alt-ben, gerçekte ilkel benin/egonun sahne almasıdır. Genç erkeğin anneye cinsel arzular duyması ve babadan nefret etmesi bir dürtü olarak ve bunu devamında alt-ben olarak etiketlemek bir alışkanlık haline geldi. Buna karşın erkek çocuğun bu taleplerden vazgeçmesi de bir benlik/ego işlevi olarak etiketlendi. Şimdi bu, alt-benin sadece arzu duyduğu yani alt-benin neden olmadığı aşırı karmaşıklığın ödipal dünyasıdır. Daha da ötesi erkek çocuğu ödipal arzularından vazgeçmeye sürükleyen motiftir, yani kastrasyon anksiyetesi gibi devamında tekrar olağan üstü karmaşık bir motif. Kaldı ki burada penisin arzu yüklü bir organ olarak deneyimlenmesi, kadının gözlemleriyle bağlantılı olarak penisi kaybetmiş olması olasılığı, babaya dair saldırganlık ve kıskançlık ve cinselliğin saldırgan bir eylem olarak görülmesi vs. bunların hepsi etkileyici faktörlerdir.

Burada iki duygu dünyası birbirine karşı konumlanmaktadır: Saldırganlık, cinsellik ve rekabet birinci duygu dünyasına hakimdir; ikincisinde ise intikam almaya dönük saldırganlıktan duyulan kaygı başattır. Her iki dünyada, alışıldık şekilde alt-benliğe atfedilen ve adı geçen ego/ben faktörlerinin etkili olduğu her iki faktör söz konusudur, ki burada iki ben ve alt-ben dünyaları arasındaki bir çatışmadan bahsetmek zorunluluktur.  

Bu iki dünya arasında birbirleriyle örtüşenler, her iki vakada da rahatsızlığın ortadan kaldırılması amacıdır. Ödipal taleplerde, harekete geçirici olarak cinsel uyarılmanın rahatsızlık verici oluşu ve baba’nın engelleyici varlığına bir tepki olarak babaya karşı olan saldırgan dürtülerdir. Bu taleplerden vazgeçişte babadan zarar görme kaygısı itici güç olarak görünür hale gelmektedir. Bu iki dünya arasındaki fark gerilimin sebebi olarak durmaktadır. Ödipal özleme dair, taleplerden vazgeçişin nedeni olarak dış dünyadan gelen fanteziyel agresyonlar yaşantılandığı esnada, iç dünyadan gelen cinsel dürtülere olan vurgu söz konusudur. 

Freud, “Engellenme, Semptom ve Kaygı” makalesinde şunları yazmıştır: “Ben/ego, alt-benle ayrılmaz şekilde bağlantıda kalmaktadır ve böylelikle gücünü göstermektedir” (G.W., Band 14, s. 124).

Bu argümentasyona nasıl ulaşıldığının çekirdeğinde şunlar durmaktadır: Nevrotik çatışma, ben ve alt-ben arasındaki çatışma değildir. Gerçekte, benliğin bölündüğü bir çatışmadır. Bununla, tamamen haksız bir savunma mercii olarak görülen bir Ben/Ego kastedildiği söylenmek istenmiyor. Aksine yukarıdaki satırlardan Ben’in daima bir Alt-Ben ve İd/Alt-Ben’in de daima bir Ego/Ben olduğu sonucu açıkça çıkıyor.

Kronik Depersonalizasyon üzerine yazdığım bir makalemde Ego/Ben deneyiminin gücünün dürtü yaşantılarına açıklıkla bağlantılı olduğunu göstermiştim. Dürtülerin ben/ego’ya geçişine izin verildiğinde, ben/ego deneyimi daha güçlü hale gelmektedir. Ancak üst-benlik/süper-ego vasıtasıyla dürtü ve duygu yaşantılarına izin verilmediğinde, ben/ego deneyimi kaybolmakta ve depersonalizasyon resimleri kronik şekilde ortaya çıkmaktadır.

Ego/ben, varlığını, duyguların, amaçların ve dürtülerin sürekli varlığına borçludur. Bunlar olmaksızın deneyim olarak gerçeklik halini alamaz. Bastırmada, ego/ben, kendini yok etmek ve ortadan kaldırmak için kendine zarar vermekle meşguldür.

İlk aşamadaki gerçek çatışma, yetişkin ama fakir ego/ben ile ilkel ego/ben arasında ve kendisine tüm doyumları sunmak isteyen ego/ben ile kaygılar vasıtasıyla ketlenen ve engellenen infantil ben/ego arasındaki çatışmadır. Freud’dun, nevrozları, bir travma nedeniyle benliğin bölünmüş olan kısmı ve gerçekliğe bir şekilde uyum arayan ve bulan benlik kısmı arasındaki çatışma olarak gördüğü satırlar da vardır (G.W., Band 16, s. 183). Freud, o satırlarda şöyle yazmaktadır: “Latent dönem sonrasında ortaya çıkan nevrozları bir iyileşme denemesi olarak görebiliriz. Travmanın etkisi altında bölünmüş olan benliğin, tekrar benliğin kalan öteki kısmıyla barışması/birleşmesi çabasıdır bu iyileşme çabası ve bu bütünleşme/barışmayla benlik, dış dünyaya karşı kendisini güçlü bir bütün haline getirmeye çalışır. Ama böylesi bir deneme sadece analitik bir çalışmayla mümkündür. O zaman benliğin çölleşmesi ve darmadağın olması ya da erken dönemde travmanın yönetimi altındaki benliğin bölmeler vasıtasıyla bu dağılma ve çölleşmeyle başa çıkması. “.

Bu ilkel benlik, daha yakından tanımlanabilir. Ödipal dönemin sonunda bulunan bir zorunlu çözüm etrafında dönmekte konu ve her bir tek tek vakada bu tablo oldukça farklı farklı şekilde görünebilir. İlk vakada, birçok zorluğun inkar edildiği zorunlu çözüm, saklı büyüklenmeci sanrılardır. İkinci vakada ise çözüm şöyle: “yetişkin olmak bir işe yaramaz, bırak çocuk kalayım”. Obsesyon nevrozunda, pasif-feminen kontürlerle karışık olan regresif bir davranış acil/zorunlu çözüm olarak bulunmuştur. Anılan ödipal anne bağlantısı, ödipal kadınların neden olduğu tehlikelere karşı koruyan güvenli anneye yapışma acil bulunan çözümdür. Bu acil çözüm, bir çatışmanın sona erdirilmesidir ve görüleceği üzere, biz hep iki çatışmayla meşgulüz. Tarihsel olarak en eski çatışma hayatın ilk altı yılında oluşur ve bu zaman diliminde bir zorunlu çözüm ile çatışma sonlandırılır ve bu acil çözüm çocuğu ikinci bir çatışmaya, yani yetişkin insan olduğu dönemdeki çatışmaya sürükler.

Birinci çatışma alt-ben ve ben arasındaki çatışma değildir; aksine yetişmekte olan benliğin iki yönü arasındaki çatışmadır. Bu çalışmada ödipal çatışmayı sundum ama bu zaman diliminde (ödipal dönemde) sergilenen her çatışma için bu geçerlidir.

Şimdi bir üst bakışı aşağıda sıralayacağım maddelerde bulabiliriz:

  1. Freud’un kendisinin de nitelediği gibi alt-benlik bir soyutlamadır: “Alt-ben sadece arzulayabilir.”
  2. Alt-ben, halihazırda, ben olarak adlandırılan dış dünyaya karşı direkt bir ilişki içinde olmak zorundadır.
  3. Ben, dürtülerin varlığını kabul etmeden ben olarak kalamaz.
  4. İnfantil gelişim döneminde ortaya çıkan çatışmalar, bu dürtüyle yüklü ben içinde otaya çıkan çatışmalardır ve ben ve alt-ben arasındaki çatışmalar değildir.
  5. Bu çatışmalar benliğin süregiden gelişiminde bölünmüş bir benlik olarak artık yer almayacağı ilkel zorunlu-acil çözümlere sürükler ruhsal sistemi.
  6. Klinik uygulamada bu infantil benlik kısmını ve yetişkin benlik kısmını bir benlik bölmesiyle görürüz ve terapilerde bu iki benlik kısmıyla meşgulüz.
  7. Terapi, bu bölünmeyi ortadan kaldırmayı hedefler. Bu, aktarım sürecinde bu bölünmüş infantil kısmı analist ile buluşturarak gerçekleşir. Bu, travmatik deneyimlerle izole edilmiş olanın bilinçli hale getirilmesiyle yaşantılanır ve donmuş olan bu dürtü deneyimlerine benlik bir doyum imkanı sağlar, gerçeklikte bir doyum bulmasını sağlar ve artık saklı gizli fantezilere gerek kalmaz.

Utanma ve suçluluk, psikanalizde detaylıca araştırılmış iki duygudur. Ancak, utanma ve utanmayla suçluluk duygularının bağlantısına araştırmacıların dikkati odaklanmadan önce, suçluluk duygusu uzunca bir süre daha yoğun bir şekilde araştırılmıştı. Bu çalışmada kuram gelişimine kısa bir bakış attıktan sonra, suçluluk duygusunun birincil nesneyle ambivalent (ikircikli) bir ilişkiden dolayı ve utanmanın ise üçüncü kişi tarafından görülmekle ortaya çıkan duygular olduğunu betimleyeceğiz. Devamında, OKB’nin psikodinamik terapisi bağlamında aktüel bir araştırma örneğinde utanma ve suçluluk duygularının tanısal evredeki rollerini sunacağız.

SUÇLULUK DUYGUSUNUN PSİKANALİTİK KURAMDAKİ GELİŞİMİ ÜZERİNE

Freud’un insan ruhsallığının (psike) yapısal modelinde üst-benliği detaylı betimlemeye başlamasıyla (Freud 1923b) klinik ve kuramsal araştırmalarının merkezini suçluluk duygularının araştırılması oluşturmuştur. Freud bunun temellerini öncesinde 1914’te narsisistik yapı ve ideal-ben’i (benlik ideali) tanımlayarak atmıştır. Aynı zamanda “mevcut benliği kesintisizce gözlemleyen ve ideale (ideal benliğe) uygunluğunu ölçen” “özel ruhsal mahkeme”nin varlığını kabul etmiştir (Freud 1914c, s.162). Vicdan’a, böylelikle içselleştirilmiş ebeveynsel değer tasavvurlarından ve özellikle de ensest yasağı, kastrasyon kaygısı ve iktidarlı babasal otoriteyle özdeşleşimden ortaya çıkan bir “bekçi” vasıtasıyla ulaşılmaktadır (Freud, 1912-1913a). Freud, üst-benliği ödipus karmaşasının mirası olarak görür. Bireyin en yüksek düzeyde değer tasarımlarını ve amaçlarını ve aynı zamanda kısıtları ve yasakları içerir. Kayda değer şekilde Freud üst-benliği, ölüm dürtüsü konseptini formüle ettikten sonra, bağımsız ruhsal bir mahkeme olarak işlemeye başlar (Freud, 1920g). “Benlik ve Alt-benlik” çalışmasında (Freud, 1923b), alt-benlik, benlik ve üst-benlik arasındaki ilişkileri araştırmasıyla birlikte yapısal kuramını tam olarak geliştirmiştir (Freud, 1923b).

Klinik olarak, Freud’un, içsel-ruhsal bir yapının varlığından ikna olduğu obsesyonel nevrozlu (Freud, 1909d, 1918b) ve melankolik hastalarla deneyimleri vardı ki, bu hastalarda benlik (ego) içsel ruhsal sistemin taleplerine boyun eğiyordu. Freud buradan kaynaklanan duyguları, kaygı ve suçluluk gibi, çok yüksek düzeyde gelişmiş içsel bir organizasyonun ifadesi olarak görüyordu ve bu organizasyon anne-babaya dair ikircikli (ambivalent) duygulardan ortaya çıkan ve oldukça komplex özdeşimleri olan benlik-idealiyle bağlantılı duruyordu.

Suçluluk duygusunun yurdu olarak Üst-benlik ve dış dünyayla olan ilişkilerindeki bu üç psişik (ruhsal) yapı katmanları (alt-ben, ben ve üst-ben) kuramsal çerçevesini oluşturdu ve bu çerçeve Freud’a ilerleyen zamanlarda nevrozlar (Freud 1926d), psikozlar (Freud 1924b, 1924e) ve perversiyonları (Freud 1924c, 1927e) anlamasını sağlamada büyük adımlar atmasına olanak sağlamıştır. Böylelikle, bölme (Freud 1940e) ve olumsuzlama (Freud 1925h) gibi savunma süreçlerine dair araştırmasını genişletmiştir ve olumsuz terapötik tepki (Freud 1923b, 1937c) gibi karmaşık dirençleri kavraması mümkün hale gelmiştir.

Üst-benlik, bununla birlikte, farklı görünüm formları ve işlevlerinde detaylıca araştırılmış ilk “içsel nesne” haline gelmiştir. Bu, örneğin, suçluluk yaşantılarının, benlik işlevleri ve dürtü bağlantısının, savunma organizasyonlarının inşası ve aktarım durumlarında üst-benliğin ifşasının normal ve hastalıklı formlarına denk gelmektedir.  

Freud’un çalışmaları, “Das Ich und das Es” (ben ve alt-benlik) yayınlandıktan sonra direkt olarak başlamış olan suçluluk duygularının araştırılması için önemli uyaranlara esin kaynağı olmuştur. Bu alandaki gelişmelere ilişkin bir kuşbakışı için Weiss’ın (2020) çalışmalarına bir göz atılabilir. Benlik psikolojisi geleneği (özetleyen Sandler 1960, 1974), özellikle gelişim psikolojisi (Spitz 1958; Erikson 1959; Ritvo & Solnit 1960) ve benlik ve üst-benlik işlevlerinin (Hartmann 1939; Rapaport 1951) farklılaşması ve savunma mekanizmaları (A. Freud 1936) açısından meşgul oldukları sırada, kleiniyen yazarlar küçük çocukları, psikotik ve borderline hastalarda üst-benliğin primitif formlarını araştırıyorlardı. Fairbairn (1952), endopsişik yapıya dair kendi modelini geliştiriyordu ki bu model nesne ilişkilerini merkeze koyuyordu ve Freud’un ölüm dürtüsü konseptini reddediyordu. “İçsel sabotajcı” kavramı” da Fairbairn’den gelmiştir. Diğer bağımsız gelişmeler Hans Loewald’a (1980) kadar geri gitmektedir. Loewald, üst-benliğin zaman deneyimiyle ilişkisini araştırmıştır. Roy Schafer (1960) de benlik psikolojisi geleneğinde çok az vurgulanan sevgi dolu üst-benlik özelliklerinin altını çizmiştir.

Hermann Nunberg ise daha 1926’da “suçluluk duygusu” ve “cezalandırılma ihtiyacını” birbirinden ayırmıştır. Aynı ayırımı benzer şekilde Otto Fenichel (1928, 1931) yapmaya niyetlenmiştir ki Fenichel üst-benliğin erken dönemlerini araştırmıştı. Edoardo Weiss (1932), Melanie Klein ve Kleiniyen okulun derinlemesine araştırdığı üst-benliğin ortaya çıkışındaki yansıtmalı mekanizmaların rollerini tanımlamıştı.

Klein, Karl Abraham’ın (1924) kuramsal konsepti ve kendi çocuk-analizleri deneyimleri öncesinde kendi tasarımını geliştirdi (Klein 1932; Frank 1999). Freud gibi Klein da üst-benliği benliğin bir alt bölümü olarak gördü ve çıkış noktası olarak hem sevgi dolu hem de yıkıcı uyaranları bünyesinde barındırıyordu. Freud’dan farklı olarak, üst benliğin ortaya çıkışını, zamansal olarak ödipus karmaşasının erken döneminden çok daha erken bir zamana yerleştirmişti. Hatta erken dönemde idealize edilen ve tehditkâr olarak algılanan figürlerin ortaya çıkışında yansıtmalı ve içe atımlı süreçler arasındaki karşılıklı etkileşimi vurgulamıştı. Arkaik üst-benlik, onun tasarımına göre, benliğin yıkıcı kısımlarının bölünmesinden ortaya çıkıyordu; başlangıçta bu bölme benliğin bütünlüğünü korumak için vardı. İlkel üst-benlik hatta başlangıçtan itibaren yaşam dürtülerinin ve sevgi dolu deneyimlerin bileşenlerini kendine (içe) alıyorken, bu yıkıcı yönlerini de bağlıyordu ve nefret ve yıkıcılığı sınırlamaktan iyi nesneyi korumaya ve oradan da kendini eleştirme, tutukluk ve takip edilme duygularına kadar uzanan bir dizi aktivite spektrumu geliştiriyordu. Muhafaza edilen niteliklerin hakim olması, sadistik özelliklerin arka plana atılması ve üst-benliğin tam da bu noktada kapsama işlevini üstlenmesi ki böylelikle takip eden kötü memenin depresif suçluluğa dönüştürülmesi (Klein 1958).

Depresif ve takip edici suçluluk arasındaki ayrım kleiniyan gelişimin bize kazandırdığı temel bilgidir. Depresif suçluluk nesneye dair endişelenme yetisine sahiptir ve bu yetiye Winnicot(1958) ta dikkat çekmiştir. Bu yeti, bölme ve yansıtmanın geri çekilmesini şart koşar, çünkü önce nesne özneden ayrı olarak deneyimlendikçe her tür temel süreç kullanılabilir ve Klein bu süreçleri (1937) tekrar iyi hale getirme olarak niteler. Tekrar iyi hale getirme, suçluluk duyabilme yetisiyle bağlantılıdır. Suçluluk, aynı nesneye dair hem sevgi hem de nefret duyabilmekle ortaya çıkar (Weiss 2017a). Freud’un modelinde üst-benlik çoğunlukla iktidarı olan/güçlü Baba’nın taşıdığı/aktardığı bir özellikken, bu Klein’da hem annesel hem de babasal bir yönü içerir ve bu, tekrar iyi hale getirme ve ruhsal gelişimi mümkün kılar. Klein’ın anlayışına göre ilkel üst-benliğin arkaik, tehdit edici figürleri hala derin bilinç-dışında aktif olarak yaşamaya devam etmektedirler.

Suçluluk duygusunun ilkel ve olgun formları, son dönemde yapılmış çalışmaların temelini oluşturmaktadır. Freud, ödipal çatışmaların savunulmasında anal sadistik libido organizasyonuna regresyonla ortaya çıkan bilinç-dışı suçluluk duygusunun olgun formuna baskın şekilde obsesyon nevrozunun sahip olduğunu söyler. Erken dönemde travmatize olanlar, narsisistler ve borderline hastalarda durum kendisini başka türlü sunmaktadır. Bu hastalarda yansıtma ve bölme mekanizmaları baskın olarak işlemektedir. Kernberg (1984), temelinde üst-benlik patolojileri bulunan kişilik bozukluklarının çeşitli formlarını birbirinden ayırt etmiştir ve Wurmser (1981, 1991, 2003) de özellikle travma hastalarında suçluluk duygusunun tersine çevrilmesi süreçlerini tanımlamıştır. Hanna Segal (1957, 1962), tekrar iyi hale getirme ve sembol oluşumu süreçleriyle ilişkisinde ilkel ve olgun üst-benlik arasındaki geçişleri araştırmıştır. Bion (1957, 1959) özellikle psikotik hastalarda “benliği/egoyu parçalayıcı/dağıtıcı üst-benlik” olarak adlandırdığı yapıyı keşfetmiştir. Klein’ın (1957) “haset dolu üst-benlik” kavramıyla ilişkili olarak Bion, -K adlandırmasıyla bir aktivite tanımlamıştır ve bu aktivite bağlara karşı saldırmakta ve bilme arzusunu bir üstünlük ve her şeyi ben bilirim amacına dönüştürmektedir ki Bion bunu ahlak olmadan (güya) ahlaki üstünlükle (!) haset dolu bir yönetim halindeki üst-benliğe dönüşüm olarak nitelendirmiştir (Bion 1962). Benzer şekilde Roger Money-Kyrle (1965), megaloman bir egonun/beliğin, normal bir üst-benliği gasp edişinden bahsetmektedir ve bu, suçluluk duyabilme yetisinin büyük oranda kaybına yol açmaktadır.

Suçluluk duygularının bir sapıklık (perversion) haline getirilmesi Franco de Masi’nin (1989, 2020) çalışmalarının merkezi motifini oluşturmaktadır. de Masi, bir psikotik üst-benlik ile sapık (pervers) bir üst-benlik arasında ayrım yapar. Sapık üst-benlik, sürekli abartılı bir ahlak dikte etmektedir ve bu abartılı ahlak diktesi normal suçluluk duyguları ile iyi ve kötü deneyimler arasındaki ayrımı azaltmaktadır. de Masi, çalışmalarına dönük tasavvurlarını Herbert Rosenfeld’e (1959, 1962, 19719) dayandırmaktadır. Çünkü Rosenfeld, depresiflerde, narsisitlerde, psikotiklerde ve borderline hastalarda birbirinden farklı üst-benlik formları tanımlamıştır. Donald Meltzer’in de yaptığı gibi, de Masi de özellikle John Steiner’in (1993) sistematik olarak araştırmış olduğu kişiliğin patolojik organizasyonları konsepti için temelleri oluşturmuştur. Bu tür kişilik organizasyonları, zayıf ve ihtiyaçlı benlik kısımlarına hakim olurlar/baskındırlar. Bu organizasyonlar hem savunma mekanizmalarının kombinasyonları hem de nesne ilişkilerinin ağı/bağlantıları olarak anlaşılabilir. Klinik uygulamalarda bu organizasyonlar kendilerini olağan dışı ölçüde değişime dirençli olarak ruhsal geri çekilmeyle (regresyonla)açığa vururlar. Kendilerini kaygılardan hem depresyonla hem de paranoid-şizoid şekilde korurlar ve örneğin yeniden iyi hale getirme süreçleri ve daha sağlıklı ruhsal gelişme için gerekli olan yas/hüzün ve suçluluk duygularını çalışmayı bloke ederler. Patolojik üst-benlik böylesi bir organizasyon olarak görülebilir.

Özetle, suçluluk duygusuna ilişkin psikoanalitik kuram geçmiş onlu yıllarda büyüyerek farklılaşmıştır. Bu hem sembolizasyon ve yeniden iyi hale getirme süreçlerinin anlaşılarak suçluluk duygusunun ve bu duygunun diğer karmaşık duygu durumlarıyla ilişkisinin farklı formlarının araştırılması için hem de bunlardan gelişerek ortaya çıkan sağaltım teknikleri için geçerlidir.

PSİKANALİTİK KURAM GELİŞİMİNDE UTANMA DUYGUSU

Suçluluk duygusunu anlama çabalarından farklı şekilde, utanma duygusu, psikanalizin başlangıç zamanlarında düşük düzeyde bir role sahipti. Freud, utanmayı, önce çıplaklık, aptal yerine konmak ve değersizleştirilmek gibi aslında saklamak istediğimiz yaşantıları örten “utanç verici duygu” olarak gündeme getirdi. Buna denk düşen şekilde Freud utanmayı bir savunma motifi olarak tanımladı (Freud 1896b, s. 387, 1916-1917a, s.47). Utanmanın görmek ve görülmekle olan ilişkisini vurguladı, kaldı ki bu bağlamda utanmanın bir yandan da infantil cinsellik merakının ifadesi olarak izlenme arzusuyla ilişkisini de kurdu (Freud 1905d, s. 56) ve bunu yaparken de ödipus karmaşası deneyiminde üst-benlikle utanmanın ilişkisini de araştırdı. Utanma duygusu öncelikle ego-idealinin talepleri karşılanmadığında ortaya çıkmaktaydı ve bu yüzden başarısızlık ve aşağılık duyguları açığa çıkmaktaydı. Freud, paranoid Senatör Daniel Paul Schreber üzerine olan çalışmasında, utandırılma ve aşağılanmanın (değersizleştirilme) psikotik bir hastada nerelere kadar uzanabileceğini gösterdi (Freud 1911c). Hemen akabinde bir takım psişik durumlarda (teşhircilik ya da melankoliklerin sürekli kendi haklarında şikayet etmelerinde olduğu gibi) utanmanın eksikliğini farketti. Özellikle melankoliklerden hareketle, burada benliğin/egonun bir bölümünün diğer bölümlere karşıt konumlandığı, o bölümün eleştirel değerlendirildiği ve onun sanki bir nesneden olduğu gibi alındığı sonucunu çıkardı (Freud, 1916-1917g, s. 433).

Utanma duygularının klinik ilgisinin aksine izleyen zamanlarda utanmanın kuramsal olarak anlaşılmasında süregiden gelişmeler çok nadir oldu. 1910 ve 1940 arasında özellikle utanma duygusuyla meşgul olan çok az çalışma vardır (Friedjung 1913, Eisler 1919, Spielrein 1920, Nunberg 1932).

Değişim ilk kez 1950’lerde utanmaya dair güçlü bir ilginin gelişmesiyle başladı. Bu konudaki yayınlar: utanma ve suçluluğun ilişkisi (Piers & Singer 1953, Levin 1967, Lewis 1971), kimlik oluşumunda utanmanın anlamı (Lynd 1958, Thrane 1979) ve erken narsisistik durumların düzenlenmesi (Kohut 1966, Grunberger 1971, Broucek 1982, Morrison 1989). Utanma duyguları, gelişim psikolojisi açısından da araştırıldı (Erikson 1959, Schore 1991). Nesne ilişkilerinin inşası (Spero 1984) ve bilinç-dışı fantezilerde nesne ilişkilerinin işlevi (Rizzuto 1991) incelendi. Lansky (1994, s. 433), çok uzun bir süre utanma duygusunun ihmal edildiğini ve hakettiği değeri görmediğini ama 1970’li yıllardan itibaren bu duyguya araştırma ilgisinin patladığından bahsetti.

Narsisistik ve borderline patolojilere olan artan klinik ilginin önemi, utanma, benlik ideali ve üst-benlik arasındaki ilişkilere yaslanmasındadır (Miller 1985, Rothstein 1994, Wurmser 2003). Bu konuya dair önemli uyaranlar her şeyden önce psikanalitik benlik psikolojisi ve kendilik psikolojisi okullarından gelmektedir. Heinz Kohut (1971), narsisistik hastaların yüksek düzeydeki kırılganlıkları ve utanmaya yatkınlıklarını göstermiştir ve Leon Wurmser (1981), utanma duyguları ve çeşitli üst-benlik patolojileri arasındaki bağlantıları araştırmıştır. Wurmser utanma ve suçluluk arasındaki bir dilemmadan bahseder (Wurmser 1981, s. 318f, 1987, s. 197f) ve utanma duygusunun, bir yandan suçluluk duygusunu maskelemeye hizmet ettiğini; öte yandan da utanmanın suçluluk duygusuyla örtüldüğünü kasteder. Buradan hareket ederek, utanma duygusunun görmezden gelme, alay etme, inat ve kızgınlıkla saklandığını göstermiştir. Wurmser yeni bir çalışmasında, birincil utanma, haset ve suçluluk duyguları arasındaki trajik döngüselliğine de işaret etmiştir (Wurmser 2015). O’nun anlayışına göre, utanma, izole bir duygu değildir, aksine travmatik yaşantılar ve üst-benlik çatışmalarının içinde yer edinmiş olarak anlaşılabilir.

Böylesi bir bakış açısı utanmayı çok anlamlılığı içerisinde görünür hale getirir (karşılaştırma: Nathanson 1987, Sas 1992). Bu çok anlamlılık ve işlevlilikte, utanma bir yandan kendiliği korumakta diğer yandan da değersizleştirme ve aşağılamaya temel teşkil etmektedir. Bazen, bu duygu, temelinde büyüklenmecilik, haset ve suçluluk duygularının saklandığı geri çekilme mekanları/alanları hazırlar. Üstü örtük utanma duygusu, suçluluk duygularının işlenebilmesine bir engel oluşturmaktadır. Bu şekliyle utanma yeniden iyi hale getirme ve affetmeyi zorlaştırıcı bir etki yaratır (Lansky 2001). Haset ve “kötü bakış/nazar bakışı” olan bağlantısında (Wurmser 1991, Weiss & Weiss 2018) utanma duygusu, suçluluk duygusuyla benzer şekilde olumsuz terapötik tepkilere kaynaklık etmesiyle ortaklık gösterir.

Utanmayla başa çıkmada eksiklikler, patolojik kişilik organizasyonuna dair bir gösterge olabilir. Bu anlamda Claude Janin (2007, 2015), “beyaz utanma”dan (honte blanche) bahseder ve bununla, utanmanın nefret ve pornografi düşkünlüğü ile bağlantısını gözlemlediği durumları aktarır. Burada utanma yetisinin yeniden kazanılması terapötik bir gelişim adımı olarak görülebilir.

Psikopatoloji ile yakın alanlar olarak utanma duygusu din, mitoloji, edebiyat ve kültür-kuramlarının da konusudur (Seidler 1995, Demmerling ve Landwehr 2007, s. 219ff, Küchenhof ve ark. 2013). Gerçekten de Aristoteles’ten Max Scheler’e (1913) ve Jean Paul Sartre’a (1943) çok kapsamlı bir gelenek psikanalizden çok çok önceki zamanlardan bu yana utanma duygusuyla meşgul olmuştur. Ama Psikanaliz, utanma duygusunun dinamiği ve kaynaklarını sadece araştırmakla kalmamış; aynı zamanda bu duygunun politik, sosyo-kültürel ve tarihsel bağlamını da açıklayan yaklaşımlar üretmiştir (Steinberg 1991, Hollan 2012).

UTANMA VE BAKIŞ DENEYİMİ

İzleyen bölümde özellikle John Steiner (2006) tarafından çalışılmış olan “bakışın rolü” gibi spesifik bir yön üzerinde duracağım. Suçluluk duygusunda bakış özneye şikayet edici/sitemkar bir içeriğe sahipken, utanma duygusunda özneyi aşağılayıcı/değersizleştiricidir (bakınız Weiss 2008). Bakış deneyiminden hareketle Steiner utanma duygularının bir yelpazesini resmetmiştir ki bunlar utangaçlık, güvensizlik, sıkılganlıktan cesaret kırıcı aşağılanma, değersizleştirilme, küçük görülmeye dek uzanan duygulardır. Hastalarda bu utanma duyguları, görülebilmek için narsisistik geri çekilme organizasyonu terkedildiğinde ortaya çıkmaktadır.

Bakışın içe girmek için zorlayıcı ve takip edici niteliği hali hazırda erken dönem yazarların da dikkatini çekmiştir ve bu diğerlerinin bakışını içe almaya hazır oluştur. Bu anlamda Otto Fenichel (1935) “oküler/gözsel-göz ile içe alma” (okulare Introjektion) kavramını üretmiştir. Bu kavramla Fenichel, uyarıcı, sahip olmayı tetikleyici ve yutucu motiflerin hizmetindeki görmenin ayak sesleri olabileceğini ve bununla henüz (özne tarafından) nesneden gerçek bir ayrılmanın bilinmediği tat alma, koklama ve dokunma gibi erken dönem duyu modaliteleriyle aynı anlama gelebileceğini bize göstermiştir. Bakış deneyimi, mesafeyi/ayrışmayı oyuna sokarak erken dönem deneyim-modalitelerinden farklılaşır. Çünkü, görmek, diğerlerine mesafeyi hissetmek anlamına gelir. Oysa görülmek ise diğerlerinin başka oluşlarıyla yüzleşmektir.

Jean Paul Sartre (1943, s. 338ff), ötekinin bakışı vasıtasıyla kendi özne oluşunun özümsenerek kendi varlığını linguistik olarak yeniden adlandırmayı/şekillendirmeyi özneler-arasılığın fenomenolojik analizinin merkezine koyan bir filozoftur. Görülmek vasıtasıyla özne öteki olur. Çünkü ötekinin bakışı, ne sadece nesnedir ne de sadece aynalama ya da yansımadır; aksine ötekinin bakışı, özneyi, öznenin kendisini algıladığı yere götürür: “utanma”, der Sartre (1943), ötekinin baktığı bu Oluş’un gerçekten ben olduğumu ortaya çıkarır (s. 348-349).

Steiner’e göre, bakış deneyimi, olasılıkla üçüncünün daha erken temsilini ifade eder ki bu daima gören ve görülen arasındaki mesafeyi dile getirir. Çünkü annesinin memesini emen bebek emdiği esnada annesinin bakışıyla karşılaşır ve anlam boyutunu da (bu ilişki) oyu(nu)na getirir. Ağız ve meme arasındaki ilişki bununla gelişir ve derinleşir. Çünkü anne şimdi sadece arzulanan/baştan çıkarılan bir nesne değildir; daha da ötesi artık gözleyen de bir figür haline gelmiştir.

Donald Winnicott (1967) ve Jacques Lacan (1949) bakışın aynasal karakterini vurgulamışlardır. Steiner ise bu durumun karşılıklılık özelliğinin üstünde durmuşur: bebek, duygusal halet-i ruhiyesini ifade ederken ve annenin ilgisini ararken, bakış, kendi duygu durumuna, yani sevincine, onayına, onaylamamasına ya da ret edişine, korkusuna veya şikayetine odaklanan bir anlam iletir.  Görülme deneyimi kaçınılamaz şekilde kendilik bilinci, utangaçlık ve utanma deneyimiyle bağlantılıdır ve bölmenin aşılması ve kısmi nesne deneyiminden bütün/tam nesne deneyimine geçişi hazırlar/içerir. Çünkü görme ve görülme yine kaçınılamaz şekilde tam bir kişi olarak hem iyi hem de kötü özelliklerle birlikte algılanıyor anlamına gelir.

Bu ilişkinin karmaşası baba’nın hikayeye dahil olması ile artar ve bu hikayedeki anne ve çocuğun birbirleri için bir göze sahip olmalarının bütünlüğü/birliği kesintiye uğrar. Çocuğu, anne-çocuk ilişkisinin birliği içinde anne-baba çiftinin algılanmasına götürür ve bu, çocukta küçüklük, bu ilişkinin dışındalık ve hiyerarşik olarak aşağıdalık duygusunu açığa çıkarır. Ve tüm bu duyguları o BAKIŞ çocuğa iletir. Bu katlanılamaz olduğunda bakışın yönü tersine çevrilebilir ve göz şimdi ötekine/nesneye zayıflıklarını hissetmek ve onu utandırmak ve aşağılamak üzere kullanılır.

Bakış’a böylesi bir güç atfedilmesi, sanki birey böylesi bir sihirli güce sahipmiş gibi, Karl Abraham’ın da dikkatini çekmişti. Bakış o halde tüm güçlülüğün hizmetindedir ve göz sadizmin bir aracıdır (Abraham 1914, s. 350f). Bu tasavvur bize, Steiner (2006) ve Segal’in (2007) işaret ettiği üzere, katlanılamaz duygulardan kurtulmak ve bu duyguları ötekine yığmakta/boşaltmakta gözün nasıl kullanılabileceğini göstermektedir.

Bakışın yönünün böylesi bir tersine çevrilmesine dair eğilimi, utandırılma duygusu ne kadar yoğunsa bu duyguya üstünlük kurma çabasının da o kadar etkin olmasıyla belirlenmektedir. Bakışın bu yansıtmalı kullanımı, daha öncesinde oradan kovulmuş olduğu narsisistik bir konuma geri dönüş denemesidir. Yönün tersine çevrilmesi motifi çok yönlüdür: değersizlik duygusunun saklanması, utandırılmanın bir zafere dönüştürülmesi ya da idealize edilen nesnenin içinde bir saklanma yeri bulmak için içine girmeye zorlama gibi. Tüm bu amaçlarda ortak olan şey, narsisistik nesne ilişkisini yeniden üretmek için nesneden ayrılmayı ortadan kaldırmasıdır.

UTANMA VE SUÇLULUK İLİŞKİLERİNE DAİR DÜŞÜNCELER

Şimdiye kadar birkaç kez utanmanın suçluluk duygularını örttüğüne ve tersine, hasta suçluluk duyguları hissettiğinde utanma duygularının arka plana geçtiğine değindik. Ronald Britton (1989, 1997, s. 105) bu yüzden suçluluk ve utanma ilişkilerine dair düşünceler formüle etmiştir. Buna göre suçluluk birincil nesneyle (arzunun nesnesi) aşk ya da nefret ilişkisidir. Utanma ise buna karşın gözlemleyen nesne ile ilişkinin nitelediği bir duygudur. Steiner (2002, s. 105, 2006) bu tasavvura tutunur ve aşağılanma ve utanmanın, suçluluk duygusunun işlenmesinde çok güçlü bir engel oluşturduğunu vurgular. Çünkü suçluluk duygularının işlenmesi zamana ihtiyaç duyarken, utanma ve aşağılanma çok hızlı bir boşaltımı talep eder. Utanmanın doğrudan tepkisel bir görünürlüğe bürünmesi ve suçluluğun aksine zamana ihtiyaç hissetmesi yeni fenomenolojik çalışmalarda ele alınmıştır.

Bu bakış açısına göre suçluluğun kabul edilmesi utanma duygularının işlenmesine bağlıdır. Çünkü o zaman, hasta o olgunluğa geldiğinde utandırılma, aşağılanma ve acılarından ayrılıp suçluluk duygularıyla yüzleşmeye geçebilir ve hüzün, yeniden iyi hale getirme ve hakiki affetme mümkün hale gelir (Rey 1986, Weiss 2017a). Öte yandan utanmanın (terapide) ortaya çıkışı terapide bir gelişim adımını temsil edebilir; hasta ancak o zaman görülebilmek için başvurduğu narsisistik geri çekilme organizasyonunun korumasını terkedebilir (Steiner 2002). Burada kritik bir an söz konusudur. Çünkü görülme anı aynı zamanda yaralanma, reddedilme veya yargılanma tehlikesini de içermektedir. Eğer bu durumda yeniden geri çekilme hareketi yeniden sahne almazsa o zaman utanma duygusu süregiden psişik gelişmelere açılan bir kapı haline gelebilir.

Utanmanın belirli formları bazen çok baskın olarak deneyimlendiğinde utanmanın kendisi bir saklanma mekanı haline gelebilir ve her bir psişik gelişimi bloke edebilir. Bu çift anlamlılık utanma deneyiminin dialektiğinin bir bölümüdür. Belki de bu yüzden baskılayıcı ve takip edici suçluluk arasında ayrım yapmak ya da depresif ve takip edici utanma arasında ayrım yapmak anlamlı olabilir, kaldı ki depresif ve takip edici utanma arasındaki ayrım paranoid-şizoid konumun altına yerleştirilebilir. İlkel, psikoz yakınındaki utanma Ricardo Lombardi (2007) ve Claudia Frank (2015) tarafından üst-benlik organizasyonu bağlamında tanımlanmıştır ve bu organizasyonun bakışı “yok edici” bir karaktere sahip olabilir. Bu arada utanmanın çeşitli varyantları, örneğin  kızgınlıkta, patolojik dengenin sürdürülmesinde hizmet eden ya da utanma duygusunun erotize edilmesinde ve sadistik veya mazohistik uyarılmanın başlangıcı olmasında olduğu gibi, söz konusudur.

Hem depresif hem paranoid-şizoid konum konseptlerinin temel noktasında psişik çatışmalarla başa çıkılmasında iki farklı form durmaktadır. Yanı sıra her halükârda kaygıyla başa çıkmak ve bağımlılık ilişkilerinde güven duygusu inşa edebilmek için çeşitli savunma mekanizmaları da konuya dahil olmaktadır. Melanie Klein’ın bu konsepti, hastaların, belirli bir zaman noktasında hangi kaygılarla işgal edilmiş olduklarını; kendilerini ya da diğer insanları neden şu ya da bu biçimde deneyimlediklerini anlamada yardım eder. Bu konsept sayesinde terapötik ilişkideki ve aktarım konstellasyonlarındaki çatışmalı durumlar ve karşı-aktarımda bununla bağlantılı duygusal durumlar daha iyi yansıtılabilir ve farklı sağaltım teknikleri bu konseptten üretilebilir.

Her iki pozisyon da birer psikiyatrik tanısal bozukluk değildir; örneğin bir paranoid şizofreni ya da depresif epizod değildirler. Aksine bu konumlar birer psişik işlevdirler. Paranoid-şizoid konum aynı zamanda tüm ağır kişilik bozukluklarının temelinde yatan genel bir psişik organizasyon biçimini betimlemek için kullanılır (Yeomans ve ark. 2015, s. 13). Bununla, şizoid kişilik bozukluğunun tanısal kriteri kastedilmez ama bu bozukluğun içeriğinde bu form bulunmaktadır. Aynı şekilde depresif konum da sağlıklı bir kişilik organizasyonuyla, özellikle dürtü arzuları ve suçluluk duygusuna bağlı kaygılarla ilişkili nevrotik çatışmalarla ilişkilendirilebilir. Kernberg, kendisinin kişilik organizasyonu modelinde, nevrotik organizasyon, borderline-kişilik organizasyonu ve psikotik organizasyon arasında ayrım yapar. Depresif konumu, bütünleşik kimlik ve orta ve üst düzey savunma mekanizmalarına (özellikle bastırma savunma mekanizması) sahip olması nedeniyle nevrotik kişilik organizasyonuyla bağlantılandırır. Borderline-kişilik organizasyonu ve psikotik kişilik organizasyonunda dağınık bir kimlik ve ilkel savunma mekanizmaları (bölme savunma mekanizması) baskındır ve psikotik kişilik organizasyonunda ek olarak gerçekliği değerlendirme işlevi köklü bir şekilde bozulmuştur. Paranoid-şizoid konum, borderline ve psikotik kişilik organizasyonlarında mevcuttur (Kernberg 1984). Şizoid kişilik bozukluğu Kernberg’in modelinde bir borderline kişilik organizasyonu olarak yer almaktadır.

PARANOİD-ŞİZOİD KONUM

Küçük çocuğun erken dönem yaşantıları, kendisinin birincil ilişki kişileriyle kısmen birbiriyle çelişkili ve çeşitli yaşantılar tarafından etkilenmektedir. Çocuk, sevgi dolu, tatmin edici arzu dolu, onaylayıcı ve rahatlatıcı durumları ya da tatmin etmeyici, kaygılandırıcı, ihmal edildiği ve çaresizlikle dolu, karşılık göremediği ve kendisine acı çektiren durumları deneyimlemektedir. Çocuğun içsel dünyasında cezbedici olumlu arzular ve fanteziler veyahut nefret yüklü yıkıcı arzular ya da uyaranlar ortaya çıkmaktadır. Bunlar, çocuğun nesnesiyle (anne diye de okuyabiliriz) o andaki duygular ve arzular bağlamındaki deneyimleriyle bağlantılı olan çeşitli benlik durumları olarak tanımlanabilir. Çaresizlik, kaygı ve nefret gibi olumsuz durumlar aşırı baskın ve kaygı verici olduklarında, bunlar küçük çocuğu olumlu ve olumsuz duygu-durumları arasında katlanılamaz çatışmalara ve bunlara denk düşen ilişki deneyimlerine sürükler. Birincil ilişki nesnesine (anne) hayatta kalabilmek için mevcut bağımlılık temelinde, çocuk, olumlu deneyimlerini olumsuz deneyimlerinden korumaya çalışır. Bu koruma çabası, bölme savunma mekanizması ile gerçekleşir; olumlu benlik-duygu-nesne deneyimleri olumsuz deneyimlerden bağımsız bir şekilde organize edilirler (Yeomans ve ark. 2015). Çünkü çocuk, psişik olarak hayatta kalabilmek için ilişki nesnesine muhtaç olduğundan dolayı, nesneyle ilgili yaşantılarında, bölme vasıtasıyla olumlu, sevgi dolu ideal ilişkiyi yakalamaya ve onu korumaya çabalar (Klein 1960, s. 288). Aksi takdirde hem kendi nefretiyle hem de engelleyici, reddedici ve acı çektirici deneyimleriyle kendi benliğinin ve kendisine muhtaç olduğu nesnesinin olumlu temsillerinin yok olması tehdidiyle karşı karşıyadır. “Şizoid” kavramı altında bölme savunma mekanizmasının kullanımını anlamaktayız. Bölme, kısmi olarak katlanılamaz ve kişilikte bütünleştirilemez ilişki deneyimleri ve benlik durumlarının çelişkililiğini ve karmaşıklığını azaltır. Hem olumlu hem de olumsuz ilişki deneyimleri ve bunlara denk düşen benlik durumları, arzular ve fanteziler içselleştirilir ve bölünmüş ruhsal temsiller olarak organize edilirler. Bölmeden sonra olumsuz deneyimler halen var olmaya devam etmektedirler ve tehditkarlıklarını sürdürmektedirler. Bölme mekanizması tek başına kaygıları azaltmada, yıkıcı içselleştirilmiş benlik ve nesne kısımlarından, kendi yıkıcı duyguları ve uyaranlarından korunmada yeterli olmayacaktır. Ek olarak içsel tehdit edici olarak deneyimlenen benlik durumları, yıkıcı fanteziler veya içselleştirilmiş nesne temsillerinin diğer insanlara yansıtılması söz konusudur. Yansıtmalı özdeşim yardımıyla diğer insanlar, bunları üstlenme konumuna getirilir. Tehdit şimdi dışarıdan geliyormuş gibi deneyimlenir ve bu tehdit dışarıda kontrol edilmeli ya da onunla dışarıda savaşılmalıdır. İşte bu, konumun paranoid kısmını oluşturur. Yanı sıra şuna da dikkat etmek gerekir: yanlızca olumsuz benlik ya da nesne kısımları değil olumlu olanlar da yansıtılabilir. Bunu yapmaktaki amaç olumlu benlik ya da nesne kısımlarını olumsuzlardan korumaktır. Bu durumda, yansıtma yapan tamamen olumsuz benlik ya da nesne temsilleriyle özdeşleşerek nefret dolu ilişki davranışları ya da kendini yok etmek amaçlı intihara sürüklenebilir.

Özetle, paranoid-şizoid konum, erken dönem bağımlılık ilişkilerinin katlanılması zor çatışmalı kısımlarını bölme ve yansıtma vasıtasıyla azaltılmasını amaçlamaktadır/tanımlamaktadır, ki böylece ruhsal organizasyon formu ve işlevselliği daha sonraki yaşam evrelerinde etkin olarak kalabilsin. Bu gerçekleşirse, bunun önemli sonuçları olacaktır:

  1. Bütünleşik ve tam bir benlik ve içselleştirilmiş nesne temsili oluşmayacaktır. Daha çok birbiriyle bağlantısız deneyimlenen benlik durumları ve nesne parçalarından ibaret değişen kimlik süreçleri ortaya çıkacaktır. Yeoman ve arkadaşlarının (2015) işaret ettiği kimlik dağınıklığı meydana gelecektir.
  2. Bölme vasıtasıyla benlikle ve diğer insanlarla olan deneyimler, bir yaşantı süreksizliğine yol açacaktır (Ogden 2000, s. 19). Deneyimlerden öğrenmek zorlaşacaktır ve ilişkilerin bir tarihi oluşmayacaktır. Bu, ortak deneyim çerçevesinin mevcut olamayacağı terapötik ilişki için de geçerlidir, hastanın erken dönem deneyimleri aktüel yaşantılar ve olayları belirleyecek ve onları göreceleştirecektir (Ogden 2000, s. 20). Örneğin, şimdiye değin idealize edilerek olumlu yaşantılanan bir terapist, hastayı bir kez hayal kırıklığına uğrattığında, o terapist aslında anlayışlı ama şu anda hayal kırıklığına uğratan olarak değil, nihayet düşmanlığını gösteren bir nesne olarak algılanacaktır. Buna uygun olarak gerçek bir ambivalens nadiren öğrenilir ve buna katlanılır. Uzlaşma yetisi kısıtlıdır.
  3. Diğer insanları algılama, kendi içsel ruhsal dünyasını algılamada olduğu gibi, kendi içsel nesne ilişkileri deneyimlerinin yansıtılması vasıtasıyla keskin bir şekilde bozulmuştur. Yeni karşılaşmalar ve deneyimler zorlaşmıştır çünkü dışsal nesneler, kendi içsel nesnelerinin gölgesinde kalırlar (Ogden 2000, s. 86). Diğer insanlar, çelişkili yanları ve içsel zihinsel durumlarıyla kendinden menkul ve ayrı birer insan olarak deneyimlenmezler. Bateman ve Fonagy (2014, s.124) tarafından zihinselleştirme olarak tanımlanan yetenek, bundan olumsuz etkilenmiş ve üç boyutlu psişik/ruhsal evrenin inşası (kendi içsel psişik/ruhsal dünyası, diğer insanların içsel psişik/ruhsal dünyası ve dış dünya) gerçekleşmez (Weiss 2003). Düşünce sadece somuttur.
  4. Diğer insanlar yüzeysel ve bir özneden ziyade bir şey olarak algılanırlar; diğerlerini deneyimleme ve hissetmede derin duygusal empatik katılım zorlaşır (Ogden 2000, s.23).
  5. Kendisinin yıkıcı benlik parçasının ve dış dünyaya olan saldırgan dürtülerinin yansıtılmasıyla yaşantılarındaki kendi suç payının farkına varması güçleşir. Bu nedenle gerçek bir suçluluk duygusu hissetmez, daha çok üst-benlik vasıtasıyla tetiklenen arkaik kaygılar hisseder. Kendi saldırgan arzularının yansıtılmasıyla takip edilme kaygısı tetiklenir ve bu, nesneyle ve nesnenin ahlaki değerleriyle özdeşleşmesinde o’nu zorlar.
  6. Mevcut yansıtma mekanizmaları, benlik ve nesne; iç ve dış dünya arasında gerçek bir ayrımın deneyimlenmesini engeller. Neyin kendi benliğine ait neyin nesneye ait olduğu da belirsizleşir. Sonucunda yalnızlık sıklıkla katlanılamayan bir yaşantı haline gelir ve bu, boşluk duygusu ve terkedilme kaygısını tetikler. Çünkü kişi yansıtma vasıtasıyla içsel benlik kısımları ve nesne kısımlarını atmış olur ve varoluşsal olarak tam bir boşluk hisseder. Yakın ilişkide, kendisini sıkıştırılmış ve tehdit altında hisseder; çünkü kendisi tarafından diğerine yansıtılan benlik ve nesne kısımlarıyla sıkıştırılmaktadır.
  7. Kendi deneyimleri ve nesne deneyimleri arasında yeterince bir ayrım yapamaması dolayısıyla önemli ayrılık ve yitirme yaşantılarına katlanabilme gelişimi yetersiz kalmaktadır. Bağımsızlık zorlaşmaktadır. Gerçek yas ve ruhsal yas çalışması nadiren vuku bulur. Ruhsal yaşantıda bir çeşit zamansızlık ve sıklıkla bir ölümsüzlük fantezisi mevcuttur (Weiss 2003, s. 865). Sadece şimdi vardır. Bunlara ek olarak sonsuza kadar devam edecek olan ve nesnenin tümgüçlü kontrolü vasıtasıyla ulaşılması gereken ideal ilişki illüzyonuna tutunur.
  8. Paranoid-şizoid konumun temel kaygısı, kendini yok etme (intihar) ve yıkıcı dürtülerine dair duyumsadığı kaygısıdır.

DEPRESİF KONUM

Paranoid-şizoid konumdan başlayıp depresif konuma kadar devam eden gelişim, ruhsal organizasyonun ve çatışmalarla başa çıkmanın değişen formu aşağıda betimlenmiştir:

  1. Paranoid-şizoid konumda bölme vasıtasıyla ayrı tutulan benlik ve nesne kısımları giderek bütünleşmeye (integrasyon) başlarlar. Kendi benliğinin ve birinci ilişki nesnesi ile onun içselleştirilmiş temsillerinin deneyimlenmesi giderek daha bütünleşik ve tam hale gelmeye başlarlar. Algılar giderek daha ayrıntılı hale gelirler; çarpıtılmış içsel nesneler, dışsal nesnelere denk düşecek şekilde daha gerçekçi nitelik kazanırlar ve uyarlanırlar. Bütüncül, süreklilik halinde ve içsel ve dışsal nesnelerle olan deneyimleri kendi benliğinden ayırmak daha mümkün hale gelir ve onları kendi zihinsel durumlarıyla bağımsız özneler olarak görme başlar. Zihinselleştirme ve sembolizasyon yeteneği artar.
  2. Benlik ve nesne arasındaki ayrım, yansıtmaların geri çekilmesiyle netlik kazanmaya başlar. Giderek, nesnenin ayrı bir hayatı olduğu kabul edilir ve nesnenin tümgüçlülük ile kontrol edilemeyeceği kabul edilir. Yaşantı süreklilik kazanır ve yeni deneyimler eskilerle bütünleşir ve eskiler yok edilmezler. Ruhsal yaşantıda tarihsellik ve zamansallık ile ayrılık ve yitirme yaşantılarının gelişimi mümkün hale gelir ve bununla birlikte yas tutabilmek te olanak kazanır (Weiss 2003). Değişim süreçleri gerçekleşir ve ilişkiler gelişir; olanlar olmamış gibi yapılmaz ve tüm bunlar tümgüçlülük fantezilerinin terkedilmesiyle bağlantılıdır.
  3. Bütünleşme (integration), aynı zamanda aşk ve nefret arasındaki çatışmaları güçlendirir, çünkü yıkıcı fanteziler ve arzular daha az yansıtılır ve bu yansıtmaların kendisine ait olduğunu anlar. İkirciklilik (ambivalenz) ve uzlaşma yeteneği artar.
  4. Suçluluk duyguları, kendi yıkıcı dürtülerini tanımasına/kabul etmesine dair bir reaksiyon olarak ortaya çıkar ve bu duyguyla bağlantılı durumları düzeltme amacı güçlenir. Sorumluluk duygusu oluşur ve yeni bir kaygı ortaya çıkar, ki bu sevilen kişiyi kaybetme ya da incitmeye dairdir. İçselleştirilmiş nesneye ve kendi dürtü arzularına dair kaygı gelişir (Klein 1960, s. 296). Temel kaygı, nesneyi kaybetmektir.
  5. Özetle, depresif konumdaki benliği ve diğerlerini deneyimlemek içerikçe zengin, yeterince ayrıntılı ve gerçekliğe uygundur. Çatışmalar, daha az dışsallaştırılarak çözülür. Ruhsal acı, yas, suçluluk duyguları depresif konumda artar.

PARANOİD-ŞİZOİD KONUMUN ORTAYA ÇIKIŞI:

NESNENİN GÖLGESİ YA DA BİLİNÇ-DIŞI FANTEZİLER?

Melanie Klein (1960), paranoid-şizoid konumun gelişimini, küçük çocuğun içsel dürtü dinamiği ve bu dürtülerden kaynaklanan libidinöz ve yıkıcı fantezileriyle, o dönemde temel ilişki nesnesiyle edindiği deneyimler arasındaki etkileşimden hareketle geliştiğini tanımlar. Doğuştan gelen saldırgan arzular ve uyaranlar, ketleyici, başarısız ya da hayal kırıklığına uğratan annenin bir kısmına yansıtılır, ki bu yansıtma öfke ve nefretle yüklüdür (“kötü meme”). Bu durum, düşmanca ve kendisini takip eden bir meme şeklinde deneyimlenir ve bu meme düşman nesne olarak içe alınır ve bebeğin kendi içsel takip edici kötü nesnesi haline gelir. Aynı şekilde, doyuran ve arzu dolu durumlarla bağlantılı libidinöz dürtü uyaranları da sevgi dolu annesel kısmi nesneye yansıtılır (“iyi meme”). Böylece buna uygun olarak seven nesne içe alınır. Bu şekilde meydana gelen ayrı ayrı örgütleme ve iyi ve takip edici kısmi nesne ilişkilerinin içselleştirilmesi önce normal bir gelişim evresidir. Giderek artan içsel bir bütünleşmenin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, içsel dürtü dinamiği ve birincil ilişki nesnesinin davranışlarına bağlıdır. Bir yandan, Klein (1960, s.290), her bir olumlu deneyimin annesel nesneye güven ve sevgiyi ve kendini bütünleme yeteneğini arttırdığını; her bir olumsuz deneyimin ise nefret ve takip edilme kaygısını güçlendirdiğini vurgulamaktadır. Öte yandan, doğuştan gelen saldırgan ve yıkıcı dürtüler/uyaranlar ve fantezileri ortaya çıkaran dinamiği de belirleyici bulur Klein. Nihayetinde, yaşam ya da ölüm dürtüsünün hangisinin daha baskın olduğuna varılır ve bu yüzden bu, nesneye duyulan sevgi ya da nefretin gücüne bağlıdır (Klein 1960, s.288).  

Paranoid-şizoid konumun ortaya çıkışı ve sürdürülmesini daha detaylı açıklamak için iki temel soru mevcuttur. Birincisi: küçük çocuğun bilinç-dışı fantezilerinde, özellikle asli ilişki nesnesinin davranışlarıyla karşılaştırıldığında, saldırgan arzular ve uyaranlar nasıl bir rol oynamaktadır? ve ikinci soru: asli ilişki nesnesi nasıl olumsuz bir etkide bulunmaktadır? Ya da başka bir deyişle, “kötü, takip edici nesne” nasıl ortaya çıkmaktadır?

Klein (1960), özellikle, yansıtılan saldırgan arzu ve duyguların rolünü vurgular; parçalamak gibi, ısırmak gibi, haset ya da kıskançlık gibi. Bunlarla, takip edilme kaygıları güçlenir ya da (nesneyle) özdeşleşim zorlaşır. Yeomans ve arkadaşları (2015, s.14) önemli bir faktör dolarak yoğun olumsuz duyguların deneyimlenmesine dair doğuştan gelen mizaç ya da eğilimden söz ederler. Bölmenin devam etmesi ve içsel bütünleşmenin fiyaskoyla sonuçlanması için, öncelikle, nesneyle etkileşimsel alış-veriş sisteminin ya da nesne ve çocuk arasındaki bağlanmanın bozulması zorunludur. Temel ilişki nesnesinin çocuğun ihtiyaçlarına denk düşmeyen cevapları vasıtasıyla, olumsuz duygu-durumları çocuğun içsel dünyasını doldurur. Çocuğun merkezi bedensel ve ruhsal ihtiyaçları doyurulmaz; duygu durumları yeterince doğru/denk düşen şekilde yansıtılmaz. Sonuçta, çocuk, sevilmek, anlaşılmak ve kabul edilmek doğrultusunda hayal kırıklığına uğradığı yaşantılara katlanmakta başarısız olur. Bunun üzerine iki disosiye edici motivasyonel sistem gelişir: çocuk, yansıtmalarla olumsuz duygu-durumlardan kendini kurtarmaya çalışır ve sabit ilişkide olduğu ilişki nesnesini idealizasyon vasıtasıyla sadece iyi bir ilişki nesnesine dönüştürerek gerçekçi olmayan bir ilişkiye tutunabilir. Böylece olumsuz duygu durum deneyimlerine hassas hale gelir ve tehdit edici bu deneyimlere, anında, kaçınma ya da saldırı ile karşılık verir.

Yeomans ve arkadaşları (2015), çocuğun, paranoid-şizoid konumun gelişiminde içsel-ruhsal parçasıyla olumsuz duygu durumlara eğilimi ve mizacını kabul ettiler. Diğer nesne ilişkileri kuramcıları Fairbairn’in izinde, küçük çocuğun saldırganlığının işkenceci, yutucu, aşırı müdahaleci, zihinselleşmeye izin vermeyen ya da empatik olmayan temel ilişki nesnesine bir tepki olduğu savunusunu temsil ettiler.  Bu, her şeyden önce, kendi yansıtmalı özdeşimi üzerinden sağlıklı, özerk ve bütünleşmiş benliğin gelişimini engeller (Guntrip 1968; Bianchi 2006).  Bu bakış açısında bebek ilişki nesnesine bağımlılığı nedeniyle tamamen çaresizdir. Kendi içine, ilişki nesnesinin zımni ya da açık değerlendirmelerini, nefretini ya da duygusal soğukluğunu korunaksızca alır. Bu ilişkiyi buna rağmen korumak amacıyla olumsuz deneyimlenen benlik durumlarının içselleştirilmesi ve bölünmesi söz konusudur (bu, bu kuramda anti-libidinöz ben olarak nitelenmiştir), ki bu deneyimler bebeğin kendisini bağlı hissettiği saldırgan, suçlayıcı ya da ihmal edici içsel nesne (anti-libidinöz nesne) ile yaşanmaktadır.  Bu esnada aynı zamanda bu temel ilişki nesnesiyle olumlu deneyimlenen benlik durumlarının korunması gerekmektedir. Bu şizoid konumun devamı, bir yandan bu temel ilişki nesnesiyle deneyimlenen ilişkiyi devam ettirebilmek için hayatta kalmayı devam ettiren bir uyumdur ve diğer yandan ise bu değersizleştirme ve suçlamalarla özdeşleşme veya asli nesnenin eksik libidinöz ilişkileşmesinde içsel ruhsal boşluk durumları formunda görülen anti-libidinöz nesneyle ego-sinton içsel bir bağ kurmaktır. Bianchi (2006, s. 148), böylesi bir şizoid konumu, nihayetinde temel ilişki nesnesi aracılığıyla gerçekleşen travmanın sonucu olarak anlar. Bu bağlamda burada “paranoid” nitelemesinden vazgeçiş, çocuğun yansıttığı saldırgan fantezilerin çok az bir ağırlığının olmasını ima eder.   Bilinç-dışı saldırgan dürtüler ve fantezilerin yorumlanması, bu bakış açısından hareketle Kurban-Fail’in tersine döndürülmesi ve yanlış suçlamalar olarak anlaşılır. Bunun yerine, travma süreçlerini daha iyi anlayabilmek ve temel ilişki nesnesinin yansıtmalarıyla özdeşleşmeler ve ego-sinton bağlanmalardan içsel olarak uzaklaşmaya varabilmek için gerçek dünyanın, gerçek nesne analizinin (Bianchi 2006, s. 151) yeniden yapılandırılması daha önemlidir.

Bu model, Bateman ve Fonagy’nin (2014, s. 148), zihinselleştirme kuramında yabancı bir benliğe demir atmak/ilintilenmek olarak tanımladıkları modele benzerlikler göstermektedir. Eğer çocuk, duygu salınımları (rezonans) ve duygu aynalamaları arayışında temel ilişki nesnesiyle denk düşmüyorsa, kendi içsel durumlarının temsillerini geliştiremez, çünkü temel ilişki nesnesinin tepkileri çocuğun kendi içsel yaşantılarını oluşturamaz. Bunun yerine, çocuk, annenin yansıtılmış temsilini kendi içinde bulur. Bu, o zaman, yabancı bir benlik olarak içselleştirilir. Benliğin kolonolizasyonu (Bateman & Fonagy 2014, s. 161) olarak tanımlanan ve amacına ulaşmayan aynalama süreçlerinin içselleştirilme ölçüsüne bağlı olarak, iç-bağlantılılığı olmayan (inkohærent) bir benliğin az ya da çok güçlü bir şekilde yaşantılanması ortaya çıkar ve çocuğun kimlik duygusunu tehdit eder. Bu içsel-bağlantılılığı yeniden üretebilmek için çocuk, yansıtmalı özdeşleşim yardımıyla yabancı benlik parçalarını sürekli olarak dışsallaştırır. Bu durum paranoid-şizoid konuma benzer ve bu konuma denk düşen takip edilme duygularına yol açabilir. Bateman ve Fonagy (2014, s. 149), her şeyden önce, “içsel bir çatışma temelinde aktif bir bölme değil, aksine içsel-bağlantılılığı olan, örten/denk düşen ve sürekliliği olan bir benlik yaşantısı üretmeyi denemektir mesele” derler. Çocuğun zihinselleştirme kapasitesi ne kadar düşükse, yansıtmalar ve dışsallaştırmalar o kadar çoğalır. Bu, anlatısal yorumlar vasıtasıyla, kısmi hatta yabancı benlik kısımlarını anlamla donatmayı ve içsel-bağları (anlamları) bütünleştirmeyi mümkün kılar.  

ÇEŞİTLİ YAPISAL DÜZEYLER YA DA DEĞİŞEN KONUMLAR

Paranoid-şizoid ve depresif konumlar, Klein (1960) tarafından, dışsal dünyanın ve içsel-ruhsal durumların yaşantılanması, algılanması ve başa çıkılmasının farklı biçimleri halinde birbirini izleyen gelişim dönemleri olarak kavramsallaştırılmıştır. Bu konumlar, psikanaliz içerisindne de çeşitli gelişim ve işlev düzeyleri olarak anlaşılmıştır: paranoid-şizoid konum daha ilkel, olgunlaşmamış ruhsal bir işlev ve depresif konum ise daha yüksek düzeyde gelişmiş, daha olgun bir işlev olarak tanımlanmıştır. Örneğin, Ogden (2000, s. 12) depresif konumu asla tamama ermeyecek olan bir ruhsal olgunluk ideali olarak görür. “Yorumlayan özne”yi, kendi deneyimleri ve başkalarının deneyimlerini sözcüklerle iletmeye çabalayan/iletmeyi deneyen bir özne olarak görür.

Borderline-kişilik bozukluğu (Yeomans ve ark. 2015, s.15) olan hastalar için aktarım odaklı psikoterapi el kitabında, bu hastalar için terapi hedefini paranoid-şizoid konumdan depresif konuma doğru gelişmek ve çatışmalarını içsel-ruhsal bir dengeye ulaşarak depresif konumda çözebilmelerinde onlara yardım etmek olarak betimlemiştir.

Depresif konuma ulaşmanın, burada, bir ara hedef olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Bu kişilerin, öncelikle, ruhsal acı, suçluluk duyguları ve kaygıyla bağlantılı denk düşen çatışmaları detaylıca işlendikten sonra, terapi hedefine ve normal nevrotik bir sağlık durumuna ulaşılmasından söz edilebilir. 

Paranoid-şizoid konum, başlangıçta belirtildiği gibi belirli bakış açılarından hareketle borderline-kişilik organizasyonu ile bir tutulmuştur. Bölme, kimlik dağınıklığı ve devamındaki ilkel savunma mekanizmaları, örneğin yansıtmalı özdeşleşim ya da tümgüçlü kontrol gibi, bu psişik organizasyonun merkezi kriterleri olarak geçerlidir (Yeomans ve ark. 2015) ve her iki konseptte ortaktır. Bunun haricinde, borderline-kişilik organizasyonunun mevcudiyeti için uygun gerçeklik sınanması ek bir kriterdir. Paranoid-şizoid konum konseptine uygun gerçeklik sınanması kriteri dahil değildir. Ama, psikotik bir algı ve buna denk düşen semptomların ortaya çıktığı yoğun bir parçalara ayırma, yansıtmalar ve etkin bir paranoid yaşantı bu kriterlere eklenebilir.

Borderline kişilik organizasyonu konsepti, psikodinamik yönelimli bir ruhsal yapısal modeldir. Ruhsal yapı, davranış, algı ve yaşantıyı yöneten stabil ve süreklilik gösteren zihinsel işlevlerin örneklerini içerir. Bu mevcut spesifik ruhsal yapı bir bireyi karakterize eder ve görece sabittir. Olgunlaşma, yaşam tecrübeleri ya da bir psikoterapi süreci ile değişebilir de (Caligor & Clarkin 2010).

Bir konum, Yapı’nın daha yüksek düzeyde esneyebilirliği ve değişebilirliğini ima etmektedir: konumlar arasında hızlı bir şekilde geçişler olabilir. Bazı yazarlar, paranoid-şizoid konumdan depresif konuma geçişi bu yüzden bir kerelik bir mefhum olarak görmezler, ki bu mefhum ya erken dönem çocukluk gelişiminde ya da uzun süren bir psikoterapi sürecinde yavaş yavaş ulaşılan bir gelişimdir. Bu yazarlar, daha çok, konumlar arasında sürekli bir salınımı varsayarlar (Steiner 1990, s.409; Bion 1963). Depresif konumdaki bütünleşme çabaları ve paranoid-şizoid konumdaki parçalara ayırmalar (Fragmentierung) ve bütün olamama (Desintegration) birbirleriyle yer değiştirirler. Bu geçici süreçler, bir terapi içinde yıllar, aylar ve hatta bir terapi oturumu içerisinde bile gözlemlenebilir. Psikanalitik terapi sürecinde, bir hasta örneğin, depresif konumdayken bir çatışmanın şiddetlenmesiyle ortaya çıkan kaygılar ve ruhsal acılarını taşıyamaz ve paranoid-şizoid konumun savunma mekanizmalarına geri çekilir (Steiner 1990, s. 414).

Ogden (2000, s.30) de, konumların birbirlerinin yerlerine geçerek tamamlanmalarının gerekliliğini vurgulayarak kendisi tarafından formüle edilen depresif konum idealini göreli hale getirmiştir. Depresif konum, donup kalmaya, durgunluğa, içine kapanmaya meyillidir ve bağları, değişimleri ve gelişmeleri bölmek ve parçalara ayırmaya başlamak için paranoid-şizoid konuma ihtiyaç duyar. Konumlar, Ogden’in anlayışında, dialektik olarak birbirleriyle ilintili kutuplardır ve bu kutuplara üçüncü ve bir erken dönem otistik konumu da ekler. Bu konum en erken ve en ilkel psişik organizasyondur ve henüz nesne ya da kendilik yaşantısının vuku bulmadığı duyusal (sensorik) baskın bir moddur (Ogden 2000, s. 31).

Paranoid-şizoid ve depresif konumlar psişik organizasyonun iki farklı biçimi olarak konumlansalar bile, her iki konumun kendi içlerinde çok farklı psişik durumlar ortaya çıkar (Steiner 1990, s. 410). Paranoid-şizoid konumun içindeki bölme ve parçalara ayırma gibi izlenme kaygısı ve bununla bağlantılı saldırgan dürtülerin ölçüsü esaslı değişiklikler gösterebilir. Bölme süreçleri, depresif konumda, bütünleştirilmiş ve tamlıkla içselleştirilmiş nesneye dair ikircikli duygulara katlanılamadığı bir anda tekrar ortaya çıkabilirler. Ve nesneye dair olan saldırgan arzular ve uyaranlar yeniden bölünebilirler ve yansıtılabilirler. Benzer şekilde Klein (1960, s. 289) bize, bölme süreçlerinin gücü, sıklığı ve süresine dair büyük farklılıkların mevcut olduğunu göstermiştir.

Steiner (1990, 2014), paranoid-şizoid ve depresif konumları, patolojik organizasyon olarak nitelendirdiği üçüncü bir konumdan ayırmıştır.

“Ruhsal geri çekilme yeri” (Steiner 2014, 1993) olarak adlandırılan bu karmaşık organizasyon biçimi, çeşitli savunma mekanizmalarının katlanılamaz kaygıları sakinleştirmek için kullanımına ve görece ruhsal yapılandırılmışlığı korumaya hizmet etmektedir. Bu yere dair klinik resimler farklılıklar gösterebilir; örneğin pervers mekanizmalar, obsesif mekanizmalar ya da erotikleştirme baskın olabilir. Tipik şekilde, paranoid-şizoid ya da depresif konumdaki kaygılar ya da çatışmalara katlanılamadığında, bu patolojik organizasyonda bunun gibi bazı savunmacı geri çekilmeler görülebilir. Paranoid-şizoid konumdaki parçalara ayırma yaşantısı temelindeki izlenme kaygısı ve delirme korkusu veya depresif konumdaki suçluluk duygusu ve ruhsal acılar ağır bastığında bunun gibi stabilize edici organizasyon biçimleri inşa edilebilirler, ki o zaman daha az esnek ve kısmen de değişime direnç gibi görüntüler ortaya çıkabilir (Steiner 1990, s. 414). Bu patolojik organizasyon biçimleri, iki konum konseptinden daha ziyade bir ruhsal yapı modeline daha çok uymaktadır.

SONUÇ

Başka bir çalışmada (Grimmer 2018), ağır kişilik bozukluğundan muzdarip bir hastanın terapötik bir süreçte seanstan seansa paranoid-şizoid konum ve depresif konum arasında nasıl da geçişler yaptığına dair gözlemler işlenmiştir. Giderek artan bütünleşme, aktarım ilişkisinde hastanın çatışmalarını yoğunlaştırmaktadır. Bu çatışmalara katlanmak yasa ve depresif moda sürüklemektedir. Hastanın kendi yıkıcılığı ve suçluluk duygusu adım adım tanınır hale gelmektedir. Bu esnada terapiste karşı saldırılarla güvenilir paranoid-şizoid konumun karşı atakları da mevcuttur. Bu iki konum konsepti, bize, bu geçişlerin ve değişimlerin yalnızca tüm terapötik sürecin gidişatında değil, aksine çok kısa zaman aralıklarıyla da gözlenebileceğini ve anlaşılabileceğini göstermektedir. Değişimlerin, kalıcılık/süreklilik ve bir kezlik bir gelişim süreciyle oluşmadığını, aksine iki pozisyon arasında gidiş gelişlerin olduğu salınımlı ve konumlar arasında birbiriyle çatışan bir hareket olduğunu göstermektedir.