Çocuk ve Ergen Yaşta Obsesif Bozukluklar
11/05/2019
Narsisizm’in Teorisi
04/10/2019

Narkissos Mitindeki Ayna Motifi Üzerine Değerlendirmeler

Yazan : Mirko Gemmel

Çeviren: Suzan Uğur Girginer

Ovidius’un Metamorfozlar’ının (Dönüşümler) üçüncü kitabında yer alan Teb’in efsanevi söylenceleri şüphesiz, kendi yansımasına aşık olan ve böylece helak olan genç bir adam hakkındaki mit üzerine en iyi bilinen antik kaynaktır. Narkissos, Ovidius’u takip eden yüzyıllarda edebiyatın değişik türlerinde gezinirken, Sigmund Freud 1914 yılında kaleme aldığı “Narsisizm’e Giriş” adlı yazısıyla bu mitolojik figürün kültüne 20. Yüzyılda yeniden hayat vermiş ve aynı zamanda onu psikanalitik araştırmaların parçası haline getirmiştir. Narkissos sorunsalının etki hikayesi bugüne kadar modern özne kavramının gelişimi ile sıkı bağlantı içindedir. Burada bilhassa mitolojik bir figür olan Narkissos’un durumunda, özne ile nesne, sözde ve fiili ego arasındaki ilişki ve buradan ortaya çıkan çatışma odak noktasında yer almaktadır. Ovidius’un ilk kez Eko adlı nemfin (su perisi) hikayesini de eklemiş olduğu Narkissos mitinde ayna motifi ile birlikte akustik ve dilsel yansımalar da değişik düzlemlerde önemli rol oynar. Bunların temel iki konusu olan bir yandan öz-sevgi ve diğer yandan öz-farkındalık, dünyaya bilinçli bakmanın mutlak ön koşuludur. Dolayısıyla Narkissos miti, öz-farkındalığın asal sahnesi haline gelmiştir.

Ovidius’un aktardığına göre kaderleri bilen kahin Teiresias, Cephisos nehri ve su nemfi Liriope’nin oğlunun sadece kendine yabancı kalması durumunda uzun yaşayacağı kehanetinde bulunur. Böylece Teiresias annenin, Narkissos’un uzun ömrü olup olmayacağı sorusuna şöyle cevap verir: »Si se non noverit«3. Tebli kahinin ilkin anlaşılmayan laneti ile insanın asıl hedefinin kendini tanımak olduğu şeklindeki Delphi bilgeliği (»gnothi sauton – Kendini tanı«) birbirine tam olarak zıttır. Narkissos sadece, kendini tanımazsa uzun yaşayacaktır. Ancak bu şekilde çevresiyle ve diğerleri ile ilişki inşa edemeyecektir. Başkası hakkında bilgi edinip onunla sosyal ilişki kurma imkanına kavuşabilmek için önce kendini tanıması gerekmektedir. Kendini tanımaz ve aynı zamanda kendini her türlü sosyallikten soyutlarsa, sevmekten (bu, Freud’un “nesne sevgisi” olarak adlandırdığı şeydir) ve her türlü diğer duyguyu ifade etmekten aciz olacaktır. Karakterinin bu yönü, geç açığa çıkan otizmi Narkissos’un helak olmasına yol açacaktır.

Güzel delikanlı aynı zamanda başkalarının arzularına ve nemf Eko’nun sevgisine karşı da kördür. Ancak Narkissos’un ikarını cezalandıran aşk tanrısı Eros değil, küçümsediklerinin intikamını alan intikam tanrıçası Nemesis’tir. Aşık olmaya ve maşukunu asla elde edememeye mahkum edilir: »Sic amet ipse licet, sie non poriarur amato!«:’ Böylece Narkissos, arzuladığı şeye asla dokunamayacaktır. Bunu yapmayı denediğinde, vücutsuz ayna sureti kaynağın dalgalarında kaybolacaktır ve bu suretin kimliğinin farkında olmayacaktır: »Aşık olmak – ona bakmak zorundayım; ancak görüp aşık olduğuma dokunamıyorum.«5

İşte bu, Ovidius’un öyküsünün çıkış noktasıdır: Narkissos »fons [ … ] inlimis«6, yani çamursuz temiz kaynaktaki ayna suretinin kendisinin olduğunu fark edememektedir. Ancak bu ayna sahnesinde sevmeyi öğrenir, lakin ilk kez kendini algılamasına neden olan bakışı onu yanıltır. Yanılır ve sudaki ayna suretinin gerçekte başka bir kişi olduğu şeklinde ölümcül bir illüzyona kapılır. İlahi lanet nedeniyle, vücudun suya susamışlığı ile tetiklenen, daha önceden reddedilen başkasına yönelik susamışlık ironik bir şekilde öz sureti ile giderilir: Böylece  başkasını deneyimleme, daha önce hiç gerçekleşmemiş olan kendi ile karşılaşma ile tatmin edilir. Narkissos gerçeğin çok geç farkına varır, ancak bu farkındalık tutkusunu ortadan kaldıramaz. Ayna suretinin sözlerini Narkissos, hareket eden dudaklarına rağmen algılayamaz ve ancak şimdi sureti suret olarak tanır. Ayna suretinin sesi olmadığından şimdi, reel bir kişi olarak başkası (olmayan) ve kendi sureti arasında ayrım yapabilmektedir. Tek başına görsel algı buna muktedir değildi. Narkissos kendini salt görsel kabiliyetleri yani görmeye sınırlandırdığında suretin kendisini yanıltmasına neden olmuştu.

Ancak yansımayı tanımak henüz yansıtma (refleksiyon) sağlamamaktadır. Narkissos, kendi ayna suretine aşık olduğunun ve dolayısıyla aşkının daima vücutsuz ve esassız kalmak zorunda olduğunu farkettiğinde, kendini acıdan kurtarmak için, kendisi için mümkün olan tek çıkış yolunu seçer: “Böylece eriyip gitti delikanlı, aşkın acısından tükenerek, gizli ateşle yanarak yavaş yavaş”. Karşılıksız aşk, Eko’da olduğu gibi ölümü getirir. Böylece, Narkissos’u aşkından kurtaran ve aynı zamanda mitin bileşiminde kendine aşık olmanın cezası olarak yorumlanan ölümdür. Kaynaktakinin kendi ayna sureti olduğunun farkındalığı Narkissos’ta fazla geç oluşmuştur. O kadar geç ki, artık sözde başkasına olan aşkından vazgeçememektedir. Bu, Narkissos’un aşkının gerçek ve derin olduğu anlamına gelmez mi? Bu nedenle zaten ölüm şiddet dolu değil, daha çok bir tabiata indirgenme, vücudun onda erimesi şeklindedir. Narkissos, belki ölüler diyarında, vücutsuz ayna görüntüsüne dalmak için Styx’in üzerine eğildiği gibi8, kaynağa doğru boynunu büken bir çiçeğe dönüşür.

Narkissos’un, kadehi beyaz yapraklarla çevrili, çiğdeme benzer bir çiçeğe dönüşümüyle delikanlı, bir gün erişkin hale gelseydi kaçınılmaz olarak kaybedeceği, masumiyet (bekaret) durumunu korur. Narkissos’un ölümü aynı zamanda, erişkin olma yolundaki eşiği aşmayı rettir. Narkissos’un, daha çok bir çiçeğe dönüşümünü andıran ölümünün etiyolojisinde ayna motifi merkezi rol oynamaktadır. Burada kendisinin ayna görüntüsünün farkına varmak Narkissos’un sorununu çözmemiş, tutkulu arzusu varlığını sürdürmüştür. Teiresias tarafından öngörüldüğü gibi, kendi Ego’sunun farkına varması, bir yandan tutkusu sınırsız olup kendi egosu önüne herhangi bir sınır koymaması, diğer yandan kendi sureti üzerine paradoks şekilde kısıtlanması nedeniyle genç hayatının sonunu getirmiştir. Burada Ovidius, (öz-)farkındalık motifi ile oynamaktadır. Narkissos için kaynak bu nedenle bir kapan haline gelmektedir. Lakin, en azından hemen, farkına varmaz. Ayna sureti ona yabancıdır ve böylece gördüğü şeye aşık olur. Geç ortaya çıkan farkındalık şu çaresiz haykırışla ortaya çıkar: »Iste ego sum! – Bu ben kendimim!«9, ancak bu farkındalık artık onu kurtaramaz ve ölür. Narkissos artık, kendisini yavaş yavaş tüketen aşka (öz-severliğe) fazla gömülmüştür. Narkissos için öz-farkındalık ölümle eşdeğerdir. Ölümle birlikte öz-farkındalık süreci de sonlanır. Kendini (fazla geç) bilmesi, söz konusu olanın kendi ayna sureti olduğunun farkındalığı, Narkissos’un sorununda bir değişiklik yapmamaktadır. Nitekim vücutsuz ve esassız, aşkına asla karşılık veremeyecek bir görüntüye aşıktır.

Böylece Teiresias’ın kehaneti (»Si se non noverit«) muhtemelen farklı anlaşılmalıdır. Bu kehanetin, sadece tek başına (öz-)farkındalık sürecine değil, daha çok ayna görüntüsünün salt algılanmasına da atıfta bulunduğunu, anlatıcı olarak Ovidius şöyle vurgular:  “Gördüğünü bilmez. Onu görür ve içindeki ateş tutuşur”?! Narkissos susuzluk içinde (burada susuzluk çift anlamlı olup hem vücudun, hem de ruhun susamışlığını ifade eder) su içmek üzere kaynağa eğildiği vakit, ayna görüntüsünü görmekle tutkulu bir aşkla yanmaya başlar. Bu aşk acıya yol açan bir aşktır. Daha sonra ortaya çıkan, söz konusu olanın kendi ayna sureti olduğu şeklindeki farkındalık, kaderi için ikincildir. Kendisi için başlarda başkası olan suretin salt algılanması onun için yeterlidir: “Lakin susuzluğunu gidermek isterken kendinde bir susuzluk oluşur: İçerken o muhteşem güzelliği görür; kapılarak vücutsuz bir siluete aşık olur: Su olanı vücut sanır”11. Farkındalık değil, salt görme ve kendi ayna suretini tanımamadır helaka götüren. Kendi kendine aşık olduğunu ve dolayısıyla çektiği acının kaynağının kendinde olduğunu farketmesi, arzusunun paradoksluk ve absürtlüğünü Narkissos’un gözlerinin önüne serer ve kendisinde bir dilek oluşmasına neden olur: “Ah, keşke kendimi kendi bedenimden ayırma kudretim olsaydı! Hiç aşık olan biri, maşukunun kaybolmasını ister mi?”12 Narkissos, çektiği acıdan kurtulmanın tek yolu olarak ölümü görür.

Ayna olarak suyun yüzeyi Narkissos’un suretini, onun nazarında bir başkasına dönüştürmektedir ve egoyu, ayna suretinin ötesinde bir başkası olarak göstermektedir. Marshall McLuhan da Narkissos mitini, modern bir medya teorisi bağlamında faydalandığı mitin temel fikrini Yunanca narcosis (narkoz) üzerinden kullandığında, benzer bir şekilde yorumlar. “Delikanlı Narkissos sudaki ayna görüntüsünü başka bir kişi olarak algıladı. Egosunun aynadaki uzantısı duyularını uyuşturdu. Böylece genişletilmiş ve tekrarlanmış suretinin yardımcı mekanizması oldu.” 13. McLuhan’a göre Narkissos suretin iki boyutluluğundan, salt görme duyusunun hakimiyetinde üç boyutlu bir derinlik tasavvur etti ve bunu yaparken aynı zamanda diğer tüm duyularını devre dışı bıraktı. Bu noktada Narkissos, medya aracının kudreti karşısında aşık olmaktan ziyade uyuşturulmuş olan medya seyircisinin prototipini teşkil eder. Medya olarak ayna, egonun medyal bir başkasına dönüşümü ve bu başkasının aynı zamanda ego ile özdeşleştirilmesine yol açar. 14

Jacques Lacan için çok benzer şekilde çocuğun egosu, ayna evresinde, çocuğun kendini aynada tanımasıyla oluşur. Bu, öz-farkındalığın olmadığı an, primer olarak patolojik bir tabiata sahip olan modern narsisizm teriminde kendini bulur. Sigmund Freud Narsisizm terimini salt klinik alandan çıkarıp normal insan gelişimine aktarır ve primer, yani sağlıklı ve sekonder, yani hastalıklı Narsisizm arasında ayrım yapar.  Burada Freud, her insanın içinde yer alan Narkissos’u keşfeder ve Narsisizm’i antropolojik bir ilke ve aynı zamanda “egonun libidinöz uzantısı” olarak tanımlar.15  Freud’a göre Narsisizm, hastalıklı derecede artış göstermiş bir ego libidosu ile karakterizedir. Burada, aslında egodan farklılaşmış nesne libidosu bu egoya geri düşer ve dolayısıyla asla egodan kopamamıştır.  Olgun Narsisizm’de ego libidosu ile nesne libidosu arasındaki ihtilaf ortadan kalkar. Nesne sevgisinin hedefini şaşırıp, anne sevgisiyle oluşan kendi egosu ile ilgili olduğu ve gerçek, kendine ait bir kimlik oluşumuna engel olan hastalık ancak ikincil Narsisizm’dir. Freud’a göre Narkissos, “gerçek ödipal nesne sevgisini bulamayan” kişidir16. Buna karşın primer Narsisizm Freud’a göre, her insanın gelişiminde gerekli, “Otoerotizm’den nesne sevgisine geçiş suretinde” bir adım teşkil eder. Freud, insanın, sevgi nesnesi olarak yabancı bir kişiye geçiş yapmadan ve doğuştan gelen orijinal otoerotizmini (dolayısı ile Narsisizm’i) atlatmadan önce ilk olarak kendini, kendi vücudunu sevgi nesnesi olarak kabul ettiğinden yola çıkar. Orijinal otoerotizm ile Narsisizm, dışarıdaki bir nesneye odaklanmayışı ve nesne sevgisi ile yine de bir nesneye, egoya, odaklanması gerçeklerini birbirine bağlar. “Buradan yola çıkarak, birinci olarak, ancak bir zamanlar Narsist olanın sağlıklı olduğu; ikinci olarak da ancak artık Narsist olmayanın sağlıklı olduğu sonucu ortaya çıkar.”18

Antik Narkissos için, Freud tarafından gerekli kabul edilen, insanın erişkin bir bireye gelişimi evresine gerçekten ulaşıp ulaşmadığı sorusu ortaya çıkar.   Lakin sevgisi sözde kendi benliğinin dışında yer alan bir nesneye odaklanmış, böylece Freud’un, önce otoerotizm ve primer Narsisizm’e bağlanan nesne sevgisi kategorisinde yer almıştır.  Bunlarda geri düşmesinin nedeni, kaynakta görülen diğerinin aslında sadece kendi ayna görüntüsü oluşudur. Lacan, Freud’un Narsisizm terimine dayanarak, ayna evresi olarak adlandırdığı evrenin, çocuğun altıncı ve on sekizinci aylar arasında yaşaması gereken bir gelişim evresi olduğunu düşünür. Freud için egonun varlığı Narsisizm’in önkoşulu iken, Lacan bu ilişkiyi tersine çevirir ve  narsisistik öz-yansıtma eylemini  Egonun gelişiminin önkoşulu haline getirir. “Ego fonksiyonunun yaratıcısı olarak ayna evresi” adlı makalesinde Lacan, ayna evresini çocuğun, kendi suretini algılamasıyla tetiklenen, kimliğinin gerekli bir dönüşümü olduğunu söyler. Motorik acziyet ve annenin bakımına muhtaçlıkla karakterize olan çocuk, aynada ilk kez “coşkuyla” kendi suretini görür, vücudunu (dışsal bir şey olarak) ilk kez şimdiye kadar birleşik olmayan parçalardan bir araya getirir ve bu durumu, “dilin kendisine genel olarak özne işlevini vermeden önce, egonun (je) orijinal bir şekilde ifade bulduğu” sembolik bir matris olarak kullanır. Çocuk kendisini, aslında kendi (cismani) sureti olan ve Lacan’ın Freud’a dayanarak ideal-ego ve aynı zamanda mutlak surette hayali olarak tanımladığı aynadaki başkası ile özdeşleştirir Bu aslında hayali ama aynı zamanda büyüleyici olan ego üzerine daha sonra insan tüm kimliğini inşa edecektir. Ayna evresi burada çocuğun gerekli bir gelişim evresi olarak, çocuk ile onu çevreleyen gerçeklik, “ya da sıkça ifade edildiği şekilde iç dünyası ile çevresi arasında” ilişki kurma ve nihayetinde, otoerotik dürtülerin aksine doğuştan var olmayan bir egoyu (öznenin öyküsü dahilinde) inşa edebilme işlevini yerine getirir.  Ayna evresinde çocuk, aynadaki diğerinin aslında sadece bir görüntü ve gerçek bir varlık olmadığını anlayana kadar, henüz aynadaki suret ile gerçekliği birbirine karıştırır. Daha sonraları ayna suretinin kendi  yansıması olduğunu farkeder ve böylece bir egonun oluşması mümkün olur. Ayna evresinin tamamlanmasıyla çocuk aynadaki egodan sosyal egoya yönelimi tamamlayabilir ve çevreye karşı normal sosyal bir davranış ortaya koyabilir. Sosyal ego yönündeki bu yönelmeyi antik Narkissos asla icra edememiştir.

Ama Ovidius’un Narkissos’u gerçekten bir narsist miydi? Narkissos’un sorunu zaten, ayna evresi adı verilen çocukluk gelişim evresini asla yaşamamış olması değil mi? On altı yaşındaki genç Narkissos için belli ki ayna fenomeniyle birlikte kendi sureti de halen yabancıdır. Asla Lacan’ın egonun oluşabilmesi için mutlak gerekli kabul ettiği kendi ayna suretini deneyimlememiştir. Narkissos, söz konusu olanın kendi ayna sureti olduğunu bilmediğinden, aslına bakarsak kendine aşık değildir. Bu bakımdan Freud ve Lacan’ın bakış açısıyla narsistik meyle sahip değildir. Onun için, kaynakta gördüğü kişi bir diğeridir. Burada suretin suret olduğunun dahi farkında değildir; ki bu Lacan’ın ayna evresinde ikinci fazdır. Narkissos, o ana kadar, nemf Eko da dahil yakınlaşma denemelerine karşı koymuşsa da, ilk ve tek kez sözde diğerine karşı aşkla tutuşmaktadır. Absürt aşkının trajik yanı aşık’ın aynı zamanda maşuk oluşudur: »qui probat, ipse probatur«22. Ancak maşuk asla aşık olamayacaktır. Nitekim ayna sureti, görsel bir yansıma olmakla, orijinal üzerinde asla herhangi bir (belirgin) etkiye sahip olamayacaktır.

Narkissos miti, Ovidius’un hikayeye Eko’yu ekleyerek akustik bir suret tarafından geçici baştan çıkarılmayı kattığı, optik bir suret tarafından geçici olarak baştan çıkarılmayı yansıtır.  Narkissos’un kaynaktaki ayna sureti tarafından  yanıltılmasından önce öyküde, Nemf Eko’nun bir cümlesindeki son sözleri ile gerçekleşen akustik yanılgı ve hayal kırıklığı yer alır. Narkissos mitinde görsel düzlemde çiftleşme ve yansımanın karşısına, Eko öyküsü ile akustik düzlemde çiftleşme ve yansıma konur. Narkissos’ta olduğu gibi Eko söylencesinde konu fark, kişinin kendi kimliği ve nihayetinde kendini tanımadıkça yanıltılabilen ve kendini (fazla geç) tanırsa da helak olan, egonun paradokslarıdır. Juno tarafından ceza olarak sesinin gücü elinden alınan Eko, sadece bir cümlenin son kelimelerini tekrar etmek suretiyle kendini ifade edebilmektedir. Başkaları konuştuğunda susamamaktadır, başkaları sustuğunda konuşamamaktadır. Sadece sesleri çiftleştirmekte ve onları bir ayna gibi yansıtmaktadır. Narkissos’u gördüğünde, eskiden çok belagatli olan Nemf ateşli bir aşka kapılır ancak ona sadece sesinin yankısı ile kur yapabilmektedir. Lakin ilk olarak konuşma kabiliyeti yoktur. Böylece Narkissos ve Nemf arasındaki diyalog iffetli eko efektleri ile, yanılma ve hayal kırıklığı dersine dönüşür. Narkissos ormanın içinde kendi başına dolaşmaktadır ve şöyle sorar: »Ecquis adest?« (Kimse var mı?) ve Eko cevap verir: »adest« (var mı)23 Eko, Narkissos’un son sözlerini tekrar ederek cevap vermektedir ve böylece yanılgısı tarafından giderek daha fazla kuşatılır. Ta ki Narkissos şöyle çağırana kadar: »Huc coearnus!« (Burada buluşalım!) ve Eko cevap verir: »coearnus!« (buluşalım!)24 Ancak şimdi ormandan dışarı adım atar ve Narkissos’u aşkla kucaklamak ister. Ancak o dehşet içinde kaçar: “Ölmeyi tercih ederim, kendimi sana teslim etmektense!” ve Eko halen yanılgısına yenik düşmektedir: “Kendimi sana teslim etmektense”. Ancak tutkusu Narkissos tarafından kaba bir şekilde reddedilince yavaş yavaş, çiftleşmelerindeki yanılgının farkına varmaya başlar. Hayal kırıklığına uğramış bir şekilde umutsuz aşkında erir ve yavaş yavaş taşa dönüşür. Sadece, her cümlenin son sözlerini tekrar eden ve böylece yanılanı yanıltan sesi kalır. Daha sonra Narkissos’ta olduğu gibi ölümü, doğaya geçişi andırır. Nemf’in vücudu erir ve Narkissos’tan farklı olarak, vücutsuz varlığından da olsa, kendinden bir şey geride kalır: sesinin tonu.

Eko’nun Narkissos mitine eklenmesi, Narkissos’un görselliği ile yansıtılan söylenceyi akustik açıdan zenginleştirir ve bunu ustaca işler. Aynı zamanda Ovidius’ta kimlik sadece dış, yani görsel olanla değil, aynı zamanda ses üzerinden tanımlanır. Eko sadece, duyduğu sesleri sadece yansıtmakla lanetlendiği için yanılmıştır. Buna karşın Narkissos kaynağın başında yanılgısını, konuşmaya başlayıp ayna suretinin sadece sessiz olarak (ve Eko’da olduğu gibi zamansal bir kayma olmaksızın) cevap verdiğinde fark eder. Öyle görünüyor ki Ovidius’ta ses, salt görsel olandan daha fazla kimlik belirleyicidir. Görüntü yanıltır, ses daha az yanıltır. Bunun arkasında, salt dışsal olanı değil, birisinin söyleyeceği şeyleri de algılama yönündeki alegorik uyarı yatmaktadır.

Ovidius’taki, çok yönlü olarak işlenmiş olan ayna motifi, kaçınılmaz olarak orijinal ile suret arasındaki ilişki sorusunu gündeme getirir. Bir aynayı düzgün kullanabilmek ve suret ile orijinal arasındaki ilişkiyi yansıtabilmek için öncelikle bir ayna karşısında bulunduğumu bilmem gerekir. Umberto Eco’nun, aynanın pragmatizmi hakkındaki bir denemesinde haklı şekilde belirttiği gibi bu, “Lacan’ın ayna evresinde de, o olmaksızın aynanın sadece bir ilüzyon veya halüsinasyon kalacağı esansiyel bir koşuldur”26. Ancak burada ilüzyon aynanın kendisinde saklı olmayıp, insanın görsel algıyı yorumlamasından sonra ortaya çıkar. Böylece Narkissos için sudaki suret ancak onu öyle görmek istediği için reel bir diğerine dönüşür. Suyun yüzeyi asla onun ayna görüntüsü dışında bir şey yansıtmamıştır. Bu, insanın aynaya baktığında ne gördüğü sorusuna yol açar. Suret gerçek midir yoksa bir ilüzyon mudur? Aynada kendimi olduğum (yani başkalarının beni gördüğü) gibi mi görürüm? Yoksa kendimi görmek istediğim gibi mi? Diğer bir deyişle ayna sureti, ayna karşısında kendini yansıtma anında tecelli eden bir dilek midir? Aynaya bakış bize iki yönden yansıtma imkanı sunar: hem görsel olarak, hem de entellektüel olarak; yani dünya ve kendi egomuz üzerine… Ancak aynada gördüğüm kendi egom mudur yoksa bir başkası, Narkissos’un aşık olduğu diğeri midir?

Ayna, bireyin dünya ile olan ilişkisini yansıtır. Ego böylece diğerine olan ilişkisine göre konumlanır. Böylece ayna, dünya bilinci, insan bilincinin sınırları, ego ile diğeri ve çevre arasındaki sınır üzerine (ki sosyal bilinç ancak böylece oluşabilir) felsefi bir yansıtmanın anahtar metaforu olarak karşımıza çıkar. Belki de ayna, Lacan’ın dediği gibi, ego bilincini asıl sağlayan şeydir. İster suda olsun, ister cilalanmış bir metal yüzeyde, isterse de aynada olsun, ancak yansıtmayla, benliğim hakkında bir resme sahip olurum. Ayna ve dolayısıyla ayna sureti olmaksızın kendi yüzüm, görme duyusu organı olarak gözlerim, dünyaya bakışımda gizli kalan, algılamadığım tek şey olacaktır! Belli bir açıdan, yansıtma imkanı olmaksızın ego sadece görme duyumun değil, aynı zamanda dünya görüşümün ve hatta dünyamın dışında kalacaktır. Solipsizm’de reelde sadece kendi egom mevcuttur. Geri kalan her şey sadece bir imajinasyon, bu egonun bir tasavvurudur. Bu tek reel varlık olan ego, bir ayna sureti olmaksızın nasıl oluşur? Soliptik dünyada hiçbir şeyin egonun varlığına işaret etmemesi, ayrıca gözün görüş açısında yer alan hiçbir şeyin gözün kendisine işaret etmemesi bir paradoks değil midir?

Aynaya bakış bizi, egoyu yansıtmaya ve egonun sosyalitesi olarak toplum ile birey arasındaki ilişkiyi tartışmaya zorlar. Bizler kendimizi tekil bir varlık olarak görür ve aynada gördüğüm ve aynada bana bakan bu şahıs kimdir sorusunu sorarız. Bu ben kendim miyim? Var olduğum ortada, ama ben kimim? Burada insanın benliğinin bir rasyonel ve bir metafizik yana bölünmesi tecelli eder. Bunlar, iç dünyamızda duyduğumuz ve bizim için bir sorunsalın değişik yanlarını ve argümanlarını tartan iki sestir. Aynada ne görüyorum? Gerçek bir yansıma (suret). Bu yansıma daima bir suret kalacak, asla gerçekliğin kendisi olamayacaktır. Yoksa o bir ideal midir? O halde tercih ile realite arasında herhangi bir fark mevcut mudur? Realite aslında, benim tercihim kendi egoma bağlı kalırken, sadece diğerlerinin tercihi değil midir? Eğer Lacan’ın da dediği gibi, egonun tasavvuru ayna suretinin algısına bağlıysa, ego ancak aynaya bakış ile oluşabiliyorsa o halde ego sadece diğeri değil, aynı zamanda, ancak diğerlerinin bakışıyla şekil alan (aynanın büyülerinden bir tanesinin, kendimizi başkalarının bizi gördüğü şekilde görmek olması gibi) bir egodur. Aynaya bakış açıkça önce, yine de her zaman başkası olduğu için bir yanılgı üzerine inşa edilen egoyu keşfetmemize yol açar. Bir çocuk aynada kendini tanıdığında, kendi egosunu, tüm diğerlerinden ayrı bir varlık olarak algılar ve doğumundan bu yana ilk kez, bu egoda ve dolayısıyla anne ile olan (vücutsal) birliğinden nihai ayrılığında bir gelecek perspektifi görür. Lakin ego hem nesne hem de özne olarak ortaya çıkmaktadır: Lacan’ın ifade edeceği gibi, kompleks bir birim olan kendi vücudunu parçalamadığı için özne olarak algılar. Kendine narsistik bakışı ile egoyu aynı zamanda, ilkin kendinin de olsa, sevginin hedefi olarak tanıması nedeniyle de nesne olarak algılar. Diğer yandan çocuk ayna suretini kendi egosunun yansıması olarak görür. Nihayetinde ego, egonun (aynadaki) yansıması olmadan tanınamaz.

O halde insan aynada hakikati mi, yoksa sadece kendi kimliğini mi arar? Her ne kadar ayna “görüş açısına” giren her şeyi hakikate uygun şekilde yansıtsa da, ayna sureti insanın yorumuna tabidir. Görmek daima yorumlamaktır. Buna yanılgı da dahildir. Bu, antik Narkissos’ta da böyleydi. İnsanın aradığı şey, ego oluştuktan sonra, kendi benliği için, varlığı için, egosu için veya herkesin kendi hakkında sahip olduğu imaj için  bir tasdiktir. Böylece aynaya bakış her zaman, aynaya bakan kişinin kimliği hakkındaki metafizik soruyu içinde barındırır.