Narkissos Mitindeki Ayna Motifi Üzerine Değerlendirmeler
04/10/2019
Borderline Depresyonun Psikodinamiği
04/10/2019

Narsisizm’in Teorisi

Yazan : Heinz Henseler

Çeviren: Suzan Uğur Girginer

TERİM

Freud (1914) tarafından tanıtıldığında psikanaliz Narsisizm’den, benlik temsilinin, yani kişinin kendisi hakkında içinde sahip olduğu resmin, libidinöz işgali anlaşılmaktaydı.

Bu ilk tanımlama zamanla genişletildi. Bunun bir sebebi, salt ekonomik konseptlerin (işgal miktarı ve dağılımı sorusu) fazla basit olduğunun görülmesiydi. Freud, Narsisizm teorisini,  dürtü teorileri ve yapı modelinin içine dahil etmediğinden, terimin çok yönlü kullanılması sonucu doğmuştur. Bu, özellikle son on yılda sayısız eleştirel reoryantasyonlara yol açmıştır (Balint 1960, Bing ve ark. 1959, Joffe, Sandler 1967, Kanzer 1964, Kohut 1966, 1969, 1971, 1973, Pulver 1970, Schumacher 1970, Argelander 1971, Jacobson 1964, Kernberg 1970, 1974 ve diğerleri). Pulver (1970), “Narsisizm” teriminin psikanaliz literatüründe dört farklı fenomen alanı için kullanıldığını gösterir:

  1. Öz-değer duygusunun farklı durumları için (gölgelenmemiş narsisistik coşku kadar onun tam tersi olarak yüksek derecede kendinden emin olmama)
  2. Libidinöz gelişim aşaması için
  3. Nesne ilişkisinin özel bir türü olan narsisistik nesne ilişkisinin karakterize edilmesi için
  4. Bazen cinsel bir sapkınlık durumu için (Havelock Ellis 1898’e atıfla)

Ancak bu farklı fenomenlerin sistematik ve genetik olarak birbiriyle bağlantılı olduğu aşağıdaki konularda ortaya konacaktır.

NARSİSİSTİK DÜZENLEME MEKANİZMASI

Nasisizm konsepti, Freud’un dürtü teorisinin, cinsel dürtüler ve Ego dürtüleri düalizmini içerdiği bir dönemde tasarlanmıştır. Freud ayrıca, Hartmann’ın 1950 yılından beri yaptığı gibi, düzenleyici bir birim olarak Ego ve kişinin kendi psikolojik temsillerin (içsel resimler) toplamı olarak benlik arasında ayrım yapmamaktaydı. Freud 1914’te, nesne libidosuyla narsisistik libidoyu birbirinin tamamlayıcısı olarak gördüğünden, Narsisizm’i salt enerjetik bir konsept olarak tanıtmıştır. Kendisi, nesnelere daha çok libido aktarıldıkça benliğin nasıl libido açısından fakirleştiğini, ancak nesne libidosunun nasıl tekrar benliğe geri çekilebileceğini göstermek için Protoplazma Hayvanı modelini kullanır. Şu veya bu aşırı durumun örneği olarak Freud, aşık olma durumunu (bütün libido aşık olunan kişiye odaklanır ve aşık olan kişi kendini unutur) ve uyku durumunu (söz konusu kişi tüm ilgisini dış dünyadan çeker ve kendine toplar) verir.

Enerji dağılımı ve Amip modeli kısmi fenomenleri oldukça iyi açıklar ama diğerlerini açıklayamaz. Böylece aşık olan kişiler için de narsisistik coşku karakteristiktir. Uyuyan kişi dış nesnelerle olan ilişkilerinden vazgeçse de, rüyalarında hala içsel nesneler ile canlı ilişkiler vuku bulur.

Freud’un “Benlik duygusu” ve bunun kaynakları hakkındaki açıklamaları halihazırda 1914’te Amip modelinin ötesine geçer. Kendisi, nesne sevgisinin, karşı sevgi, sevilen nesneye sahip olunduğu bilgisi ve/veya Ego idealinin gerçekleştirilmesi yoluyla geriye dönük narsistik bir teyit sunduğunu söyler.

Ego’yu, İd, Süper-Ego ve dış dünya arasındaki dinamik mücadelede düzenleyici bir birim olarak odak noktasına oturtan Psikolojinin Yapı Modeli (Freud 1923), nesne ilişkilerine ve Narsisizm’e derin bir bakış sunar (1).

Psikanalitik Ego psikolojisi, kendi yapısal birimlerine sahip bir sistem niteliğindeki nesne ilişkileri örgüsünü tanımlar (bkz. G. Jappe’nin makalesi). Benzer bir şekilde, narsisistik fenomenleri de sadece ekonomik ve dinamik olarak değil, özel alt yapılara sahip bir sistem olarak da kavrar. İki sistem arasında, sadece (Amip modelinin önerdiği gibi) birbirini tamamlayıcı değil, ama aynı zamanda açıkça ilave veya tümevarımsal olarak anlaşılması gereken işlevsel bağlantılar bulunur. Bağlantılar hakkında henüz belirgin mütalaalar mevcut değildir.

Literatürde çok tartışılan bir sorun, libido ve öz-değer duygusunun nasıl bir bağlantıya sahip olduğu sorusudur. Dürtü enerjisi ve duygu-durumun, Freud’un yaptığı gibi eşdeğer kabul edilmesi fazla basittir. Joffe ve Sandler (1967), duygu-durumun sadece çocuk ve hayvanlarda basit bir şekilde dürtü enerjisinin uygulamaya geçirilmesi olarak anlaşılabileceğini gösteren Spitz ve arkadaşlarına atıfta bulunurlar. Diğer tüm durumlarda duygu-durumların dürtü enerjisi ile alakası bulunur, ancak bunlar aynı zamanda dış dünyanın etkilerine ve Ego ideali/süperego sistemine bağımlıdır. Bu demek oluyor ki, öz-değer duygusu gibi duygu-durumlar, sadece karmaşık dinamik bir sistem dahilinde anlaşılabilirler.

Joffe ve Sandler (1967), öz-değer duygusunun kökeni ile ilgili soruyu açık bırakmayı, egonun haz prensibinin hizmetkarı olarak fiilen iki tip hazzı sağlamak zorunda olduğu gerçeğine ağırlık vermeyi önerir:

  1. Doygunluğun prototipi olarak dürtü geriliminin ortadan kaldırılması
  2. Dürtünün ortadan kaldırılmasından sonraki rahatlamayla aynı olmayan gerilimsiz bir ego durumunun neden olduğu esenlik

Haz prensibinin buna göre iki “işlevsel hedefi” bulunmaktadır:

  1. Dürtü enerjisi dengesinin korunması (yani haz-hazsızlık düzenlemesi, dürtülerin tatmin edilmesi)
  2. Duygu-durum dengesinin korunması (yani değer-değersizlik düzenlemesi, narsisistik tatmin)

Ve bu işlevsel hedeflere iki farklı intrapsişik düzenleme sistemi ile ulaşılır. (2)

İki işlevsel hedef arasında, başta dürtü tatmininin narsisistik tatmin ile ikame edilebilmesi olmak üzere, önemli ilişkiler bulunmaktadır. Bu, çocuğun haz prensibinden realite prensibine geçişinde ekonomik açıdan çok önemli bir faktördür.

Bunun için model vakalar, annenin övgüsü suretiyle narsisistik bir girdi lehine kontrolsüz dışkılamadan feragat edilmesi (Rosenkötter 1969) ya da Ödipal çatışmanın çözümlenmesi için hemcins olan ebeveyn ile kendini özdeşleştirmedir. Tersine çevirme, narsisistik tatminin dürtülerin tatmini ile ikame edilmesi de gözlenebilir. Bunun için model bir vaka, bir aşağılamaya tahammül edebilmek için sarhoş olana kadar içki içmektir.

İki haz türünün sadece birbirini temsilen değil, farklı bileşim oranlarına sahip olarak her zaman birlikte görüldüğü varsayılırsa muhtemelen fiili gerçeğe daha çok yaklaşılır. Argelander (1971), Grunberger (1964), Joffe ve Sandler (1967) ve Schumacher (1970) ve diğerleri, Freud’un (1914) Amip Modeli’nin ekinde hali hazırda belirttiği gibi, her dürtü tatmininin aynı zamanda narsisistik bir girdi anlamına geleceğine ve tersinin de geçerli olduğuna dikkat çekerler. Her eylem dürtü tatmini perspektifinden incelenebileceği gibi, her dürtüsel tehlike kaygısı aynı zamanda narsisistik aşağılamaya karşı kaygı olarak sorgulanabilir. Örneğin kastrasyon kaygısı sadece bir cezalandırılma kaygısı değil, aynı zamanda narsisistik bütünlük ve mükemmelliğin kaybı kaygısıdır (bkz. Grunberger 1964, penis kıskançlığı ile phallus dileği arasındaki fark).

Genetik olarak da, nesne ilişkilerinin gelişimi ile narsisistik sistemin gelişimi arasında ayrım yapma ve birbirleriyle ilişkili gelişim çizgileri şeklinde paraleller olduğunu varsaymanın verimli bir yaklaşım olduğu gösterilmiştir. Narsisistik sistemin gelişim çizgisi aşağıda daha ayrıntılı şekilde ele alınacaktır.

NARSİSİSTİK DÜZENLEME SİSTEMİNİN GELİŞİMİ

Primer/Birincil Durum

Narsisistik sistemin ve aynı zamanda nesne ilişkilerinin gelişimini, geriye doğru primer bir duruma kadar takip ettiğimizde, artık ifade edilemeyen ancak anlaşılabilecek ilişkilere ulaşılır. Bunlar;

  1. Bebeğin davranışlarından ve bilhassa annenin onunla olan etkileşiminden,
  2. Belirgin bir şekilde her insanda var olan ve cennet, altın çağ vs. mitlerde yansıma bulan karanlık hatıralar ve özlemlerden
  3. Özellikle psikopatolojide gözlemlediğimiz gibi derin regresif durumlardan ve
  4. Böyle bir duruma yeniden ulaşabilmek için psişik gelişim sırasında ortaya konan çabalardan anlaşılabilirler.

Freud, “Ego’nun gelişimi primer narsisizmden belli bir mesafede gerçekleşir ve onu yeniden kazanmak için yoğun bir çabaya yol açar” demektedir (X, 167).

Bu primer durum hakkında çok düşünülmüş ve yazılar kaleme alınmıştır. Bütün yazarlar, çocuğun en erken psikofizyolojik durumuna, anne ve bebeğin prenatal birliği biyolojik modeli üzerinden bakılması gerektiğinde mutabıktırlar. Burada ahenk, haz, stressizlik, şüphesiz güvenlik ve korunuyor olma hissi söz konusu olmalıdır. Dürtülerin tatmini (belki derin uykudaki dürtü süreçlerine denk olarak) ağırlıklı olarak fizyolojik süreçlerle içe doğrudur (“sessiz tatmin”, Jacobson 1964). Fetüs henüz kendisi ile çevresindeki nesneler arasında ayrım yapamaz. Kendisi intrauterin ortamı kendisinin dışında var olan bir şey olarak deneyimlemez. Böylece kendisi dışında olan, en azından nesnelerin ana hatları henüz yoktur. Benzer şekilde bebeklerin uzun zaman, kendisini besleyen ve kendisine bakan annenin kendisi dışında bir nesne olarak algılanmadığından yola çıkabiliriz. Anlaşmazlık, bu durumun metapsikolojik tanımlamasının yapılmasında ortaya çıkmaktadır. Bu konuda sayısız tartışmalar bulunmaktadır. Burada iki ana akım ortaya çıkar. Bazıları Freud gibi (1914’te itibaren) primer narsisizm döneminden söz ederler ve bu şekilde öznel olarak muhteşem bir çevreden bağımsızlık durumu önerirler. Diğerleri Balint (1937’den itibaren) gibi primer sevgiden (Cilt III’te M. Hoffmeister’in makalesine bakınız) bahsederler. Bununla ilkel ama başından beri nesneye yönelmiş, nesneleri sınırları belirli birimler olarak değil ama çevreyi birleşik, sınırsız, yok edilemez bir gerçeklik olarak deneyimleyen bir ilişkiyi kastederler.

Freud primer durumla ilgili ardı ardına üç farklı teori geliştirmiştir ve bunları birbirine bağlamaksızın yan yana bırakmıştır.

1905 yılında primer olarak anneye (memeye) olan ve otoerotik bir dönemi takip eden (bkz R. Adam’ın makalesi), latenz döneminin ötesinde devam eden ve ergenlikte yerine olgun nesne ilişkisi geçen bir nesne sevgisi önermiştir (bkz. Balint 1960).

1909 yılında (Balint 1960 atıfta bulunulan Jones’un nakline göre) kendisi primer olarak, allo-erotizm yani nesne ilişkisiyle ikame edilen, narsisizmin öncülü olan otoerotizmi görür (Balint 1960).

1914 yılından itibaren Freud, daha sonra en fazla yaygınlığa kavuşan, orijinal durum olarak, amip modeli uyarınca kendisinden nesne ilişkileri çıkan ve sekonder narsisizm şeklinde tekrar benliğe çekilebilen primer bir narsisizmden yola çıkılabileceğini söyleyen teorisinde kalır.

Buna karşın Balint (1932 yılındaki Wiesbaden Psikanaliz Kongresi’nden itibaren; ayrıca bkz. 1937, 1959, 1960) Freud’un birinci teorisini tekrar ele alır ve meçhul primer durumu, primer bir sevgi durumu olarak tarif eder (ayrıca bkz. M. Klein 1945, 1952).

Gerek primer narsisizm, gerek primer sevgi, primer durumu büyük oranda benzer şekilde açıklar. Her iki teori de anne ile bebeğin intrauterin beslenme birliğini göz önünde bulundurur. Primer narsisizm çevreyi, Freud’un (1930) primer narsisizme uygun bir fantezi olarak söz ettiği “okyanusumsu his” şeklindeki rudimenter benlik deneyimine katarken, Balint çevre ile olan ilişkiyi akciğerler ve hava, balık ve suda olduğu gibi ahenkli bir bileşke olarak açıklar. Primer sevgi sınırları belirli nesnelere değil, “sınırsız gerçeklik ve yayılma”ya atıfta bulunur (1960, 27). Balint çevreyi, aktif işgal anlamında değil ama Fetüs veya bebeğin çevresine aşırı bağımlılığı ve hassaslığı anlamında, “yoğun şekilde işgal edilmiş” (27) olarak açıklar.

Başlangıçtan itibaren yüksek bir hassaslıktan yola çıkılması, primer narsisizm ve primer sevgi teorileri arasındaki en temel fark olsa gerek. Primer narsisizm gölgelenmemiş bir ahenk önerirken, primer sevgi teorisi, sadece optimal durumda ahenkli olan bu durumun çevreye aşırı bağımlılığını ve bozulabilirliğini önerir.

Gelişim psikolojisi ve regresif durumların anlaşılabilmesi açısından primer fanteziler anlam ifade eder. Primer sevgi aşamasındaki çevreye bağımlılığa uygun olarak Balint, primer nesne için en erken sembollerin, kozmik olaylara veya dört elementle ilişkilere dair fantezilerde olduğu gibi, yıkılmaz “sınırsız gerçeklik ve yayılma”ya sahip olduğunu düşünür. (bkz. Balint’in yazılarında primer nesnenin güvenilmezliğine tepki türü olan filobat ve oknofilin tarifi – örneğin 1959)

Argelander (1971) Balint’in bu fikrini ele alır, ama sözü geçen fantezileri Freud gibi “primer narsisistik” olarak tanımlar. Kendisi aynı zamanda sekonder narsisizm için yeni bir tanım önerir.

Buna göre alışılageldiği üzere nesnelerden çekilen ve benliğe geri alınan libido değil, nötralize edilen primer narsisistik libido “sekonder narsisistik” olarak tanımlanır.

Argelander bir yandan primer sevgi ile primer narsisizm arasında bağlantı kurarken, diğer yandan en başından itibaren kati bir şekilde narsisizm ve nesne libidosunun farklı gelişim ve anlamı olduğuna vurgu yapar.

Narsisizm ve nesne libidosu arasındaki ilişkiyi, Freud (1914) ve o dönemde henüz yapmakta olduğu seksüel dürtüler ve benliği muhafaza etme dürtüleri arasındaki ayrımdan – ki buna göre narsisizm “benliği muhafaza etme dürtülerinin egoizminin libidinöz uzantısıdır” – yola çıkarak, “bileşenler” terimiyle ifade eder. Her ne kadar bileşenler karşılıklı olarak birbirlerini sürekli etkileseler de paralel bir gelişim sergilerler. Bunlar “İd’in asıl içerikleridir”. Libidinöz olanlar kadar narsisistik çabalar da “bastırılır, savuşturulur ve eyleme dönüştürülür” (Argelander, 367). Libidonun kaderi nevrozlarda, narsisizminkiyse psikozlar ve narsistik bozukluklar olarak tanımlanan hastalıklarda yansıma bulur. Her ikisi de nesnelerde gerçeklik bulurlar. Libidonun nesnesi kısmi nesne basamakları üzerinden olgun bir nesne olacak şekilde büyür. Narsisizmin nesnesi ise diffüz elementer veya kozmik olarak büyütülen içerikler üzerinden yavaş yavaş gerçek duruma yaklaşır.

Tereddüte Düşme ve Benlik ile Nesneler Arasındaki Ayrım

Açıklanan ahenkli primer durum, adına ne denirse densin ve nasıl açıklanırsa açıklansın, çocuk büyüdükçe önemli sarsıntılar geçirir. Artan algı ve yargılama yetisi ve artan ihtiyaçlar ve ilgilerle çocuk dış dünyanın gerçeklikleri ve dolayısıyla onun sadece dost olmayan karakteri ile karşı karşıya gelir. Bağırmasının, annenin hemen gelmesi sonucunu doğurmadığını, açlığının hemen giderilmediğini, her yemeğin aynı derecede iyi tada sahip olmadığını, oyuncağın onun arzularına itaat etmediğini, istemediği zaman da yatağa konduğunu deneyimler.

Bu gerçekliğin deneyimlenmesi bir yandan bir gereklilik ve Ego’nun gelişimi için inanılmaz bir tetikleyicidir. Dış dünyanın deneyimlenmesiyle çocukta aynı zamanda benlik ve nesnelerin ilk psişik temsilleri ortaya çıkar. Nesneler (diffüz ve sınırlandırılamaz olarak algılanan çevrenin aksine) öncelikle engellenmelerinin müsebbibi olarak algılanırken, nesne temsillerinin zevksiz, benliğin ise haz dolu bir içeriği vardır. Freud (1915) “saflaştırılmış haz egosu”ndan ilk benlik temsili olarak bahseder. Bunun aksi de “saflaştırılmış zevksizlik egosu” olmalıdır (yazarın önerisi). Bu iki temsil, çocuğun benliği ve nesneler hakkında çizdiği ilk, keskin sınırlı olmayan ve instabil resimlerdir. Bunlara zamanla, benlik ve nesnenin belirli yönlerine dair başka temsiller katılır. Ör: “iyi” veya “kötü” benlik ya da nesne, vücut benliği (vücut şeması) ya da vücut nesnesi vs. Farklı benlik ve nesne fragmanları (Kohut 1971)ancak gelişim sırasında bütünsel ve stabil bir benlik temsili veya bütünsel ve stabil bir nesne temsili meydana getirecek şekilde bütünleşir (bkz. M. Klein 1945, 1952; Wisdom 1967).

Realitenin deneyimlenmesi diğer yandan zor katlanılabilir bir hayal kırıklığı anlamına gelir. Anneye ve çevrede yer alan şeylere sadece haz dolu olmayan bağımlılığın deneyimlenmesi acı veren hisler ve çaresizlik, korku ve öfke doğurur. Burada sadece kaçınılmaz engellenmelerden kaynaklanan kızgınlık ve korkular söz konusu değildir. Engellenmelerin, çocuğun verdiği sinyallere rağmen hemen önlenmesi pek mümkün değildir.

Böylece çocuk bunlara uzun süre maruz kalacaktır. Bu durumda kızgınlık ve korkunun yerini bitkinlik, çaresizlik ve depresyon alır (bkz. Bibring 1953, Spitz 1967). Bu, uyaran korumasının kırılması anlamına gelir. Lakin henüz tehdit edici duygu-durumlar ile başa çıkma tekniklerine vakıf olmadığından bu durumla daha kolay karşılaşır.

Bunun sonucu olarak muhteşem ve izahtan vareste olan (açıklama gerektirmeyen) haz, ahenk ve iç güvenin yerini, meleklerin düşmesi ve cennetten kovulma mitlerinde yansıma bulan güçsüzlük ve zor başa çıkılabilen duygu-durumlar şeklinde, tam aksi baskın deneyimler alır. Her ne kadar bu deneyimlerin sıklığı ve yoğunluğu konusunda farklar bulunmalıysa da, bu deneyim ve bunun travmatik etkisinden görünürde hiçbir insan kaçamamaktadır. Sadece çocuğun değil, insanın hayatı boyunca, iç güven ve benlik duygusunu korumak için ortaya koyduğu çaba ve en azından bizim kültürümüzde bir insanı tereddüte düşürmenin kolay oluşu göz önünde bulundurulduğunda, bu tereddütün korkunç karakteri ortaya çıkar.

Dengeleme Mekanizmaları

Benlik duygusuna yönelik sarsıntı tehdidini savuşturmak üzere insanların dört dengeleme imkanı bulunmaktadır. Bunlar farklı gelişim evrelerine ait olsa da, ilerideki hayatta da rol oynayabilirler. Bunlar;

  1. Primer duruma regresyon
  2. İnkar ve idealizasyon
  3. Realiteye uyma ve
  4. İçselleştirmedir.

Primer Duruma Regresyon

En ilkel ve en erken imkan primer duruma regresyondur (bkz. R. Heinz’ın makalesi). Fantezi ile gerçekliği henüz yeni ayırt etmeye başlayan küçük çocuğun gelişim durumuna uygun olarak tereddüte düşme tehlikesi, fantezi ve eylem (fantezinin yansıtmasız şekilde eyleme dönüştürülmesi) ile henüz kazanılmış bireysellik ve kişisel kimlikten, kaynaşma fantezileri lehine feragat edilerek etkin şekilde savuşturulur. Yeniden kaynaşma lehine kimlikten feragat edilmesi hayali, erken çocuklukta ve yetişkin dönemde büyük rol oynar. Diğeri ile tamamen bir olma, diğerinde açılma vs. ihtiyacı bunu ifade eder. Bunun yanında, kaynaşma fantezilerinin, inkorporasyon fantezilerinin aksine somut bir nesneye yönelik değildir. İnkorporasyon fantezileri annenin memesine ya da somut anne figürünün tamamına yönelebilir. Kaynaşma fantezileri ise Balint’e göre diffüz, sınırsız, tahrip edilemez gerçekliklere yöneliktir (bkz. yukarıda). Kişinin kendisi de kaynaşma fantezilerinde somut, elle tutulur, keskin sınırlı karakterini kaybedebilir. Bu zaten kaynaşmanın bir gereği olsa gerek. Ancak bu ayrım, öfkenin, muhtemelen sadece inkorporasyon(eklemek) değil kaynaşma fantezilerinin de anlamlı bir rol oynadığı kişinin kendisine yönlendirilmesindeki psikodinamiğe yeni bir ışık tutar. Yazarın görüşüne göre bunlar, psikolojik süreci daha anlaşılır kılar. (Buna dair klinik çalışmalar ve teorik açıklamalar hazırlanma aşamasındadır).

İnkar ve İdealizasyon: Narsistik Nesne İlişkilerine Bakış

Büyümekte olan çocuğun önemli bir vazifesi de narsisistik yenilgi, yani kendi çaresizliğinin, bağımlılığının, değersizliğinin, mağlubiyetinin deneyimini yukarıda açıklanan regresyon olmaksızın dengelemesi ve kendine “sağlıklı bir benlik bilinci” edinerek bunu muhafaza etmesidir. Bunun için anneye, ebeveynlere, öğretmenlere, otoritelere, gruplara vs. tamamıyla bağımlı olmadığı, kendisinin iyi, yetkin, saygın olduğu, belirli düzeyde başkalarına ihtiyaç duymakla birlikte aslında kendisinin “bizzat birisi” olduğu deneyimi gereklidir. İnkar ve idealizasyon savunma meknizmaları buna hizmet eder (pozitif yönlerin abartılması ve inkar edilenin aksiyle ikamesi). Anna Freud (1939) bunları etkinlikleri açısından “egemen mekanizmalar” olarak tanımlar.

Narsisistik ihtiyaçlarının engellenmelerini, çocuklar bu dönemde (belirli düzeyde yetişkinler de) bunların inkarı ve büyüklük fantezileri geliştirerek dengelerler; içinde bulundukları durumu gerçekliğe uygun şekilde değerlendirme yetisine henüz sahip değillerdir. Çocuk ne kadar küçükse ve engellenme ne kadar şiddetliyse bu büyüklük fantezileri de o kadar fantastik olacaktır (bkz. Kohut’un [1971] optimal ve şiddetli engellenme ayrımı).

Bilinçli ebeveynler çocuklarına bu dengeleme çabalarında, başarısızlığın utancını ve gerçekliğin baskısını dengelemek ve çocuğun reel davranışlarının izin verdiği her yerde onların ne kadar büyük, ne kadar iyi, ne kadar güzel, ne kadar yetkin, ne kadar kuvvetli, ne kadar zeki olduklarını teyit etmek suretiyle yardımcı olurlar. Kohut (1971) burada, çocuğun benliğinin anneden yansıması anlamında “mirroring”te (aynalamaktan) bahseder (benzer şekilde Winnicott 1967; L. Schacht’ın kişisel aktarımı).

Bunu yaparken ebeveynler gerçekliği ölçülü derecede çarpıtmaktan ve büyüklük fantezilerini teşvik etmekten geri durmazlar. Bunlar açıkçası, çocuklarının henüz çıplak gerçekliği zarar görmeksizin kaldıramayacağını hissederler. Bunun ötesinde çocuğa, kendilerinin de kendilerini güvende, muhteşem hissettikleri, kudret, yücelik, mutlak bilgelik, erdem sahibi ve benzersiz oldukları intibasını çizerler. Çocukları için “yeni kusursuzluk sistemleri” tasarlar (Kohut 1966) ve çocuklarına böylece sadece kendilerini değil, aynı zamanda ebeveynlerini de idealize etme imkanı yaratırlar.

Ancak çocuğun inkar ve idealizasyon sürecinde onu takip etmekle ona ileriki dönemde düzeltme yapma imkanı da sağlarlar. Büyüklük fantezilerinin aşırı çapraşık ve tehlikeli olmasını engeller, çocuğun kendinden haz almasına ve böylece iç dünyasında kendilerinden özgür hale gelmesine yardımcı olur ve kendisiyle iletişimi koparmayarak realiteye dönmesi imkanını sağlarlar.

Bu şekilde idealize edilen nesnelerin ve büyüklenmeci benliğin (Kohut 1971) içsel resimleri oluşur. Bunda çocuğun önemli bir olgunlaşma adımı yatar. Benliğin nesne ile karışımı şeklindeki ilkel özdeşleşme yerini, kendi kimliğini keşfetmeye bırakır.

Bütünsel ve stabil benlik ve nesne temsillerinin oluşumu, benlik ve nesne yönlerinde yine de karışım gerçekleşmeyeceği yani özdeşleşme olmayacağı anlamına gelmez. Ancak bu özdeşleşmeler kısmi ve seçkisel olup, benlik ve nesne temsillerinin stabil çekirdeğini muhafaza etmesi nedeniyle artık bir kimlik kaybına neden olmazlar. (bkz. Winnicott’un [1971], nesnenin “öznel”den “nesnel olarak algılanabilen nesne”ye dönüştüğü beş evre arasında ayrım yapması).

Benlik ve nesne temsilleri arasındaki akışkan sınırlara sahip bu gelişim evresindeki büyük oranda özdeşleştirici türdeki nesne ilişkileri, regresif durumların ve narsisistik sistemin patolojisinin anlaşılmasında özel bir öneme sahiptir. Bunlar, nesnelerle karakteristik bir davranım, özel bir duygu-durum deneyim kalitesi ve nesneye yönelik libidinöz veya agresif fantezilerden önemli derecede ayrılan fantezi içerikleri ile kendilerini ifade ederler.

Nesnelerle davranımın özel şeklini Freud (1914), nesne seçiminin iki türünü karşılaştırırken ortaya koymuştur. İnsan çevresindeki bir kişiyi, ihtiyaçlarını giderdiğinden, örneğin onu annesi gibi beslediğinden ve ona baktığından, babası gibi koruduğundan sevebilir. Sevgi duygusunun ihtiyaçların tatmini deneyimlerine dayandığından Freud bu tip nesne seçimine “Dayanma Tipi” der.

İnsan, çevresindeki kişiyi, kendi kişiliği hakkında çizdiği tabloya eşdeğer olduğundan da sevebilir. Ben birisini (Freud, X, 156);

  1. Benim gibi olduğu için
  2. Biz zamanlar benim olduğum gibi olduğu için
  3. Benim olmak istediğim gibi olduğu için ya da
  4. Bir zamanlar benim bir parçam olduğu için (örneğin çocuğum, fikrim vs.) sevebilirim.

Böyle bir nesneye olduğu şey olarak değer verilmez; daha çok birinden bir şeye sahip olduğu ya da birisinin bir şeyi olduğu için değer verilir. Aslında onun içinde değer verilen kişinin kendisidir. Kohut (1971) bu bakımdan “öz-nesne”den bahseder. Bu tarz nesne sevgisini Freud nesne seçiminin narsisistik tipi olarak adlandırır.

Açıklamadan da anlaşıldığı üzere söz konusu olan alternatifler değildir. İnsanın önünde her iki seçenek de açık kalmaktadır. Denge normal durumlarda şu veya bu nesne seçimi tipi yönünde kayma gösterebilir. Burada ayrıca sadece olgunlaşma dereceleri söz konusu değildir. Narsisistik nesne ilişkisi daha kadim ve daha ilkel olanı olsa da, yetişkinin hayatında da bir imkan olarak muhafaza edilir.

Narsisistik nesne ilişkilerine sıkça rastlanır. Aynı işletmede çalışan arkadaş, partideki yoldaş, dernek ve silah arkadaşı, aynı okulda görev alan bilim adamı, din kardeşi ve benzerlerine kolaylıkla körlemesine daha çok kıymet atfedilir ve dolayısıyla söz konusu değeri gerçekten hakettiğinden değil, kendini, onunla özdeşleştirme suretiyle tanımaktan mütevellit bilinç-dışı tercih edilir. Bununla bağlantılı olan kıvanç elbette tanışıklık ve aşinalık unsurları yani dürtü tatmini deneyimleri konusundaki hatıralar ile de alakalıdır. Ancak bunun ötesinde şüphesiz kendi büyüklenmeci benlik deneyiminin idealize projeksiyonları da ilişkiye dahil olur. Böyle karşılaşmaların benlik duygusu için bu derece büyük anlama sahip olmasının nedeni de bunlar olmalıdır (bkz. çocukluk çağı nevrozlarının oluşum ve sürmesinde, ebeveynlerin çocuklarına narsistik projeksiyonlarının önemi [Richter 1963]).

Böyle bir ilişkinin nesnesi olan partner, beklenmedik bu yüceltmeyi genellikle olumlu bir sürpriz olarak algılar. Narsisistik nesne ilişkileri taraflarca uzun süre ideal olarak hissedilir. Bunlar kendilerini hızlı temas, karmaşıklıktan uzak, karşılıklı teyit ve saldırganca dürtülerin yokluğu ile gösterirler.

Örneğin birlikte bir proje gerçekleştirmeye azmeden aynı fikirleri paylaşan bir grup, başlangıçta birbirleriyle çok az sıkıntı yaşarlar. Belirli bir öfori, birbiriyle ilişkilerde bir doğallık, diğerlerinin motivasyonu konusunda mutlaka realite ile uyarlı olması şart olmayan ancak kendi beklentilerinin idealize edilmiş bir projeksiyonu olabilen, sorgulanmayan bir eminlik söz konusudur.

Ancak zamanla nesne kendini, ağırlıklı olarak narsisistik projeksiyonlarla beslenen bu ilişkiye hapsedilmiş, birey olarak sorgulanmış ve realitesi inkar edilmiş olarak hisseder. İyi anlaşmanın er veya geç, kendini savunmayı gerektiren bir sahiplenilme olduğu ortaya çıkar.

Freud (1916) narsisistik nesne ilişkisini çok kuvvetli, ancak direnci az olarak niteler.

Günlük hayattaysa narsisistik nesne ilişkisi imkanı oldukça faydalıdır. Hızlı özdeşleşme ve belirli bir idealizasyon avansı ile kolaylıkla temas kurulur. Böylece birçok geçici ilişki basit hale gelir. Narsisistik nesne ilişkisi ayrıca, çatışmaların önünden çekilmeyi mümkün kılar. Bir evlilikteki geçici sorunlara, bu durumlarda eş düşmanca bir nesne değil de kendi kişiliğinin, o an için keyifsiz olan bir parçası olarak görülürse, daha kolay katlanılır. Bilindiği üzere Ödipus kompleksi, aynı cinsiyete sahip partner ile özdeşleşme suretiyle çözülür. Örneğin erkek çocuk baba gibi olmaya çalıştığında artık ona rakip olmak ve ondan korkmak zorunda değildir.

Özdeşleşme süreçleri yaratıcılık, empati, mizah, bilgelik ve varlığının sonlu olduğunu kabul gibi pek çok önemli insani yetkinlik için önkoşuldur. Kohut (1966) bunlara narsisizmin dönüşümü der.

Narsistik nesne ilişkisinin affektif(duygulanımsal) deneyimi muhteşemlik, rahatlık, eminlik ve coşkunluk niteliklerine sahiptir. Narsisistik nesne ilişkileri, küçük çocuğun, dünyanın sadece kendisinden ibaret olması ve dolayısıyla ahenkli bir birlik içinde var olmasından dolayı kıvancına ya da yüksek derecede nesnelerle çevrelenmiş büyüklenmeci bir varlık olarak gördüğü zamanlara bağlanabilecek bir kıvanç ifade ederler. “Değerinden fazla kıymet vermenin iyi alameti …. Duygu ilişkisine …. Hükmeder” (Freud, X, 157).

Benlik ve nesnenin negatif narsisistik yüklenmesi henüz pek fazla bilinmemektedir. “Değerinden fazla kıymet vermenin alameti”, Argelander’in (1971) tarif ettiği üzere bu durumlarda korkutucu, tehdit edici, baskın niteliğe kavuşmamalıdır (ayrıca bkz. Rosenfeld 1965, 1971). (Kohut’un (1973) “narsisistik öfke” olarak tanımladığı şey, narsisistik duyguların yaralanmasına karşı gösterilen tepkilerdir. Narsisistik öfkeye sahip olan kişi -örneğin Michael Kohlhaas – yücelik fantezileri ve nesne idealizasyonlarında ısrar eder ve bu nedenle tehlikelidir).

Argelander, infantil(çocuksu/olgunlaşmamış) narsisistik temsiller dünyasının hangi fantezi içeriklerine sahip olduğu sorusunu ele alır. Bunlar ağırlıklı olarak bilinç-dışı olduğundan, bilhassa narsisistik bozuklukları olan insanlarda fantezilerden, rüyalardan ve regresif durumlar, tepki geliştirme, inkar, eylem vb. gibi mücadele süreçlerinden anlaşılabilmelidir.

Balint’e (1960) dayanarak Argelander, tipik primer narsisistik fantezilerin kozmik konular ve/veya dört element etrafında döndüğünden yola çıkar (terim tespiti için bkz.”Primer Durum” konusu). “İnsanların dünya ve uzayı araştırma, denizlerde yüzme ve havada uçma konusundaki büyük özlemi, motivasyonunu … bilinç-dışı primer narsisistik fantezilerine borçludur” (age, S. 362). İnsanlar çaresizlik veya panik durumunda uçma, uzaya kaçma, suyun kendilerini taşıması fantezilerini geliştirirler. Argelander, bu tarz fantezilerin nasıl bazen intihar tehlikesi altında eyleme dönüştürüldüklerine örnekler verir ve bu bağlamda Balint (1959) tarafından tanımlanan “filobatik” fenomenlere atıfta bulunur.

Uçmaktan, arabayla hız yapmaktan, deniz seyahatinden alınan hazzın elbette cinsel hazla değil, sıklıkla iluzyoner bir güvenlik duygusu ile bağlaşık bir rahatlık duygusu ile bağlantılıdır. Bilindiği üzere pek çok denizci yüzme bilmez ve hızlı araba sürücüleri sıklıkla makul güvenlik tedbirleriyle alay ederler.

Dolayısıyla narsisistik fanteziler, benliği büyütme suretiyle yok etme, kozmik genişliğe kavuşma çabasına girme bu şekilde elementlerle doğrudan bağlantıya geçme meyli gösterirler.

Nihayetinde söz konusu olan primer nesne ile kaynaşma fantezileridir.

Narsisistik nesne ilişkilerine çarpıcı bir örnek, dünyaya olan romantik bakış açısıdır. Dünyanın derin anlamına yönelik tutkulu arayış, sonsuzluğa duyulan giderilemez özlem psikolojik olarak şüphesiz kaybedilen ahengin çaresizce aranmasından beslenir. “Birlik tutkusu romantizmin ruhuydu” (Huch 1908, Cilt I, 44; ayrıca bkz. Leibbrand 1956).

“Önsezi ve Gerçeklik”i (Eichendorff’un romanı) yeniden kaynaştırma çabasında fantezi ve gerçekliğin, nesne ve dünyanın, benlik ve nesnenin sınırları, büyüklenmeci bir deneyimle olağanüstü şekilde iç içe girme lehine silikleşir. Romantik çabanın nesnesi, esrarengiz, bilinmeyen ve Balint ile Argelander’e göre diffüz ve sınırlandırılamaz olan her şey olabilir: gece, ateş, deniz, orta çağ, Hindistan, yıldızlar alemi, orman, göl, çay, kaynak, rüya, uyku vs. Ancak ahengin yanında aniden kaos, anlamlılığın yanında paradoksluk, güzelliğin yanında lanet, ibadetin yanında günah, birliğin yanında fragman, idealin yanında şeytani olan zuhur ettiğinde romantik deneyimin kırılganlığı ve tehdit altında oluşu açık hale gelir.

Gerçeğe Uyum

Çocuğun kendi benliğinin ve kendisiyle yakın ilişkide olan kişilerin idealizasyonunu ihtiyaç durumunda geliştirme şansına sahipse ve bu gelişim kabaca bozulmazsa, “Ego ve dürtü gelişimi, olgunlaşma, rol değiştirme, hayat deneyimi, özdeşleşmeler ve nesne ilişkileri” (Eisnitz 1970) vasıtasıyla adım adım ve organik şekilde gerçekliğe yaklaşabilir. Artan ego yetkinlikleriyle, bilhassa düşünmede öngörü yetkinliğiyle çocuk gerçekçi bir öz-değerlendirme ve çevredeki insanların gerek kısıtlamaları, gerekse de avantajları açısından doğru şekilde değerlendirilmesi imkanını kazanır. Böylece kendi hataları ve zayıf yönleri ile ilişkide olunan insanlardan kaynaklanan hayal kırıklıkları ciddi sarsıntılar olmaksızın entegre edilir.

Olgun nesne ilişkisi partnerleri, gerçekte oldukları gibi, kendini ise onlara eşdeğer bir kişi olarak kabul eder. Reel benlik ve reel nesnelerin temsilleri oluşur. Gerçekliğe uygun böyle bir bilincin oluşumuyla ebeveyn ya da ebeveynlerin yerine geçen kişilerden narsisistik nesne olarak ayrılmak mümkün olur.

Bu sürecin dramatizmi “Prometheus” efsanesinde yansıma bulur. Prometheus tanrılara baş kaldırabilir, çünkü kendini tanrılara eşdeğer hissetmektedir.

Prometheus’un halk versiyonu, kukla oyunlarındaki Kasperle karakteri olsa gerek. Bu ufaklık, üstün yetkinliği ile her türlü zorluğun üstesinden gelebilmektedir. Kendisi ister şeytan, ister cadı, ister kurt, isterse de timsah olsun her yaratığa meydan okur ve krala denk, hatta belirli konularda ondan üstündür.

İçselleştirme

İnsan ilginç bir şekilde, belirli bir düzeyde kusursuzluk illüzyonu olmaksızın yapamaz. Bu, tatminin kaybını öylesine kabullenmeyen ve içselleştirme (internalizasyon) ile en azından kısmen ortadan kaldıran insanın genel bir psikolojik mekanizmasıdır. İdeal yönlerin içselleştirilmesi narsisizm tehdidi karşısında dördüncü kompenzasyon(başa çıkma) imkanıdır.

Her insan kendi kişiliği hakkındaki gerçek tablonun yanında, benliği hakkında, kendisine tüm hata ve kusurlarına rağmen aslında “hiç de fena olmadığı” öz-bilincini veren karanlık, neredeyse hiç de bilinç düzeyinde olmayan ancak tahkik edilebilir bir tabloya sahiptir. Sandler, Holder ve Meers (1963), Jacobson (1954) vve A. Reich’a (1960) dayanarak benliğin bu psikolojik temsiline İdeal Benlik derler. Bu, ilke olarak gerçeklik olarak deneyimlenen, kendi kişiliğimizin, dinamik şekilde değişen ideal tablosudur. Bunun bir nevi tampon işlevi bulunmaktadır ve öz-değer duygusunun stabilize edilmesinde önemli rol oynar.

İdealize nesnelerin ve onların özelliklerinden kaynaklanan illüzyonlar da, gerçeğin algılanmasıyla sadece kısmen ortadan kalkar. Ego belli ki, idealize nesnelerin belirli yönlerinden feragat edemez. Bunlar dış gerçeklerce çürütülmüşse, sürekli şekilde içselleştirilirler.  Böylece süperego örneğin her şeyi bilen, kusursuz ve mutlak kadir ebeveyn otoritesi; ego ideali ise buna tekabül eden ve kusursuzluk illüzyonundan kaynaklanan ideal değerlerin içselleştirilmesidir.

Herhangi bir şematik illüstrasyonun yokluğu, bilindiği üzere gereken basitleştirmedir. Narsisistik sistemin alt yapıları elbette, benlik temsilleri ile nesne temsillerinin temiz bir şekilde birbirinden ayrılmış şekilde gelişmez. Daha önce vurgulandığı gibi benliğin idealizasyonu ve primer nesnelerin idealizasyonu arasında sıkı ilişkiler bulunur. Buna uygun olarak primer nesnelerin idealize yönleri içselleştirmeyle ideal benliğin oluşumunda paya sahiptir (bunu Loch 1967’de ve Schumacher 1970’te bilhassa vurgularlar). Aynı şekilde grandiyöz(büyüklenmeci) benliğin ego ideali/süperego sistemi oluşumunda payı vardır. İdeal benliğin “öz-güveni”, ego ideali/süperego sisteminden ve dostane ve teyit edici oldukları sürece dış dünyadaki gerçek nesnelerden devamlı bir narsisistik giriş ve güven alır. Bunun yanında, “benliğin hizmetindeki geçici regresyonlar” ile ideal benlikte narsisistik rezervuarın yeniden dolabileceğinden yola çıkılmalıdır. Başkaca etkileşimler veya dinamik değişikliklerden de yola çıkılabilir.

NARSİSTİK DÜZENLEME SİSTEMİNİN İŞLEV ŞEKLİ

Şimdiye kadarki illüstrasyon, genetik ve yapısal yönlerden sağlıklı narsisistik sistemin bir modelini mümkün kılar.

Tablo: Narsistik sistemin gelişiminin özeti (Kohut’a 1966dayanarak modifiye edilmiştir)

Primer durum

(primer narsisizm veya primer sevgi)

Saflaştırılmış haz benliği                                 Saflaştırılmış hazsızlık nesnesi

Ve diğer benlik fragmanları                            ve diğer nesne fragmanları

Grandiyöz benlik                                             İdealize nesneler

İdeal benlik     gerçek benlik                          gerçek nesneler                      Ego ideali-süperego sistemi

Bu sistemin yukarıda açıklanan etkileşimleri ve dinamik değişiklikleri göz önünde bulundurulduğunda model, düzenleme sisteminin işlev şekline yönelik çıkarımlar yapılmasına izin verir. Sistemin merkezinde gerçek benlik yer alır. Bu, benlik duygusunun taşıyıcısıdır. Ancak, gerçek benlikle sıkı bir işlevsel birlik içinde görülmesi gereken ideal benlik, tabiri caizse ona sırt verir ve bir nevi tampon vazifesi görür.

Gerçek benlik, ego ideali/süperego sistemi karşısında “kötü” durumda olsa dahi öz-değer duygusu ciddi şekilde zarar görmez. İdeal benlik aynı zamanda gerçek benliğin eleştirmenlerine, “kötü durumun” sadece geçici, olağanüstü bir durum olduğu teminatını verir.

Buna göre gerçek benlik ve ideal benlikten oluşan işlevsel birlik üç etki imkanının merkezinde yer alır:

  1. Olumsuz ya da olumlu affektif roller
  2. Gerçek nesnelerin eleştiri ve övgüleri
  3. Ego ideali/süperego sisteminin eleştiri ve övgüleri.

Ego’nun vazifesi aracılık etmek ve dengelemek, yani sağlıklı bir benlik duygusunu temin etmektir.

Narsisistik sistemin somut olarak nasıl çalıştığı incelendiğinde, teorik ideal tipten ayrılan önemli bazı keşifler yapılır.

Lakin narsisistik sistem regresyona çok açıktır. Yani benliğimiz ve nesnelere yaklaşımımız sıklıkla en olgun seviye modeline uymaz; bilakis gelişimsel açıdan daha erken dönem mekanizmaları kolaylıkla hakim hale gelebilirler. Bu mekanizmalar:

  1. Benlik ve nesneler açısından gerçeklik kontrolünün gevşemesi
  2. Nesnelerde de varlığından yola çıkılan, infantil aşırı ego idealleri
  3. Süperegonun neredeyse kişisel karakter kazanan cezalandırıcı ve teyit edici yönlerinin kısmen reeksternalize(yeniden dışsallaştırılması) edilmesi
  4. Kendi kişiliğine yönelik büyüklük fantezileri ve nesnelerin idealizasyonu
  5. Özdeşleşme süreçleri lehine özdeşleşmeden feragat

Bu tip regresyonlar, kolaylıkla geriye dönüşlü oldukları sürece, her insanda gözlenebilir. Bunlar sadece non-patolojik değil, aynı zamanda egonun hizmetindedir. Bu, narsisistik nesne ilişkileri örneğinde ortaya konmuştur. Ancak narsisistik düzenleme mekanizmaları düzgün gelişemeyen insanlarda böyle regresyon süreçleri farklı değerlendirilmelidir.

NARSİSTİK DÜZENLEME MEKANİZMASININ PATOLOJİSİ

Dispozisyon

Narsisistik bozuklukların nasıl oluştuğu ve klinik olarak nasıl ortaya çıktıkları sorusundan bağımsız olarak, narsisistik bozukluğa sahip bir insanın ana semptomunun az ya da çok, kendi kendinden emin olmama, yaralanabilirlik, aşağılık komplekslerine yatkınlık, kendinden şüpheye düşme, yani kısacası incinmeye çok müsait oluş ile kendini gösteren labil(değişken) bir öz-değer duygusuna sahip olması olacağı söylenebilir.

Somut olarak incitici durum bir kişi ya da süperegodan kaynaklanabilir. Freud (1914) libidonun başka nesnelere kayması ya da benliğin başka işlevlerinde kullanılması nedeniyle benliğin fakirleşmesinin diğer bir olasılığını tartışır (örn. savunma mekanizmaları, hastalık süreçleri)  (ayrıca bkz. Fenichel 1945, Jacobson 1964). Loch (1967) biyokmyasal etkilerle narsistik libidonun azalması şeklinde öznel bir izlenim oluştuğu ihtimali üzerinde durur. Libidonun azalması sorunsalı aşağıda görmezden gelinecektir.

İncitici Durumlara Tepkiler

Bir insan tehdit altında ya da zarar görmüş benlik duygusu ile yaşayamayacağından, bu durumdan çıkmak için elinde bulunan tüm psişik mekanizmaları kullanması beklenir. En kötü durumda miadı dolmuş, ancak geçmişte etkinliklerini kanıtlamış olan mekanizmalara başvurulur.

Gelişiminden dolayı kendisine aşina olan kompenzasyon mekanizmalarını sahaya sürmesi beklenir. Bunlar;

  1. Gerçeklik kontrolü ve icabında uyum ile içselleştirilmiş ideal temsillere geri çekilme – ki bu olgun bir tepki olarak değerlendirilebilir
  2. İnkar ve idealizasyon; ki bu olgun olmayan bir tepki şeklidir
  3. Ahenkli primer duruma regresyonun ifadesi olarak fanteziler ve/veya kaynaşma fantezilerinin eyleme geçirilmesi – ki bu patolojik tepki olarak değerlendirilmelidir.

İncitici Duruma Olgun Tepki

Narsisistik açıdan bozukluğa sahip olmayan insan incitici bir duruma, gerçek anlamı konusunda emin olmakla yaklaşır. İncitici durum gerçek bir eksikliğe dairse, bunun önem derecesini düşünecek ve gerekirse anlayışla karşılayacaktır. Kendisi içselleştirilmiş ideal temsillerinde (ego idealleri) koruma arayabilir ve eleştirinin haklı olmakla birlikte gerekçesinin anlık ve önemsiz bir kusura yönelik olduğunu öne sürebilir. Ayrıca kendisi hakkındaki beklentilerini (ego ideali) aşağı çekebilir. Ayrıca incitici durumun haksız kısımlarına karşı makul düzeyde savunma ortaya koyabilir.

İncitici Bir Duruma Olgun Olmayan Tepki

Bu kompenzasyon girişimleri, incitici durum çok ağırsa ya da söz konusu kişi, incinmeye çok müsait narsisistik bozukluğa sahip birisiyse yeterli olmayacaktır. Bu durumda, daha önceki gelişim evrelerinde etkinliğini kanıtlamış önlemlere başvurulur. Bunlar arasında acı gerçeğin inkarı ve kendi kişiliğinin ve çevredeki nesnelerin idealizasyonu vasıtasıyla inkarın güvence altına alınması olarak ortaya çıkabilir. Bu; “ben başarısız biri değilim, aksine, ben kıymeti bilinmeyen bir dâhiyim” formülüne göre işler. Böylece büyüklenmeci benlik ve idealize nesneler, buna bağlı tüm sonuçlarla birlikte yeniden hayata getirilir (Kohut 1971).

Bazı sonuçlar yukarıda belirtilmiştir. Benlik deneyimi infantil büyüklüğe geri meyleder. İdealizasyon benlik ve nesneleri şişirir ve grandiyöz temsiller haline getirir. Bunun istenmeyen sonucu, gerçek veya sözde kusurların tehdit edici boyutlara çıkmasıdır. Aşırı büyümüş benlik duygusu sorgulandığı anda, aynı şekilde aşırı şişirilmiş aşağılık kompleksleri ortaya çıkar. Kendi kişiliğine dair tablo olumlu ve olumsuz büyüklük fantezileri arasında gidip gelir (Abraham 1912, 1924; A. Reich 1960 vd.).

Büyüklük fantezileri sonuç olarak beklenti seviyesinin illüzyoner boyutta artışını doğurur. Diğer bir deyişle yüksek derece stres altında, gerçeklikten uzak bir ego ideali beklenmelidir. Elbette bu idealler katı, reddedici bir süperego tarafından acımasızca talep edilir. Bu ego ideali/süperego sisteminin deneyimi, idealize edilen gerçek kişilerin emir ve yasaklarına benzemelidir. Lakin regresif deneyimde süperego/ego ideali sistemi idealize ebeveyn imajına bağlantı kurar ve tekrar dışarıdan gelmekten (reeksternalize) öte olarak algılanmalıdır (A. Reich 1960). Bu, ego ideali/süperego sisteminin beklentilerine özel, somut, bireysel, başka insanları bağlamayan bir karakter kazandırır. Kendisi benliğe benzersiz bir gönderi, ama aynı zamanda kayıtsız şartsız itaat hissi verir.

İdeal benlik kusurlarının inkarı için bilhassa bu kusurları dengeleyen nesneler uygundur. Ancak böyle nesne ilişkileri narsistik bozukluğu olan kişiyi zorlu bir problemle karşı karşıya bırakır. Benlik duygusunu ikame etmek üzere büyük oranda nesneye bağımlıdır. Oysa bu benlik duygusunu muhafaza edebilmek için bağımsızlık duygusunu muhafaza etmelidir! Bu sorun ancak, bağımlılığını, nesneyi narsisistik nesne haline getirerek etkin şekilde yönlendirirse çözülebilir. Bu durumda, nesnenin narsisistik nesne işlevini sürdürdüğü düzey ve sürece, bağımlılığını kabullenmeye hazırdır.

Nesne ilişkisinin narsisistik şekli, narsisistik bozukluğu olan için başka nedenlerle de ortaya çıkar. Nesnelere gerçeğe uygun bir yaklaşım inkar ve idealizasyonu bozup kusuru açığa çıkaracaktır. Bunun ötesinde grandiyöz bir kişi ideal partnerler ister. Dolayısıyla partnerlere kişidışı – daha doğrusu kişiüstü – fanteziler yüklenir. Bunlar erken infantil ebeveynlere yaklaşır, onlara benzer bir hava ve denk bir deneyim kalitesi kazanır. Bunlar aynı zamanda projektif olarak, grandiyöz benlikten kaynaklanan özelliklerle bezenir. Tekrar benlik ve nesne temsillerinin kısmi bir karışımı görülür.

Narsisistik nesne ilişkisini kolaylıkla ve zorlanmaksızın revize edebilecek narsisistik bozukluğu olmayan kişinin aksine, narsisistik bozukluğa sahip kişi narsisistik nesne ilişkilerine muhtaçtır. Nitekim bunlar narsisistik sistem için bir işleve sahip olduklarından bunlardan feragat edemez. Regresif deneyimi bunun ötesinde, nesneleri içselleştirme imkanını azaltmaz. Bu, narsisistik nesnelerin sürekli gerçek olarak mevcut olmasını gerektirir. Ayrılıklar tehdide dönüşür. Loch (1967) idealize nesnenin gerçek mevcudiyetine bağımlılığının, depresif melankolik durum için “belirleyici bir durum” olduğunu söyler (benzer şekilde Fenichel 1945).

Lakin gerçeklik kontrolü, narsisistik nesne ilişkisinin illüzyoner yönünün yer yer açığa çıkmasını önleyecek kadar ortadan kalkmaz.  Buna ek olarak, narsisistik bir ilişkideki nesne zamanla rolüne karşı direnecektir. Ona ideal ve vazgeçilmez olarak yaklaşılsa da, birey olarak anlamsızmış gibi davranılır ve bu durum bölünmüş agresyonda kendini ifade eder (Rosenfeld 1965, 1971). Dolayısıyla, başlangıçtaki memnuniyet verici sürprizin ne zaman yerini artan bir isteksizliğe bırakacağı bir zaman meselesidir. Nesne kendini “baskılanmış ve köleleştirilmiş” hisseder (Kohut 1971). İyi anlaşıyor olma hissinin yerini merhametsiz bir sahiplenme alır. Rahatsızlık ve hatta isyan ortaya çıkar. Burada bilhassa, “narsisistik öznenin” artan şekilde yaralanmaya müsait hale geldiğinin gözlenmesi irrite eder ve baskı oluşturur.

Nesnenin arzu edilmeyen gerçekliğinden kaynaklanan hayal kırıklığı önlenemezse, inkara benzer diğer bir mekanizma olan kaçınma imkanı bulunur. Hayal kırıklığına uğrayan özne,

ilişkiden çekilir ve başka bağlantılar arar. Narsisistik nesne ilişkileri her zaman hayal kırıklıklarına yol açmak zorunda olduğundan, ilişkide olunan kişi sayısı zamanla azalacaktır. Belki yüzeyel ilişkiler devam eder. Daha derin ve uzun süreli ilişkiler başarısız olmak ya da çok sorunlu olmak durumundadır. İlişkide olunan kişi sayısı azaldıkça, bunların söz konusu kişinin yaşamı için önemi artar ve narsisistik işlevdeki bir başarısızlık o derece felaket sonuçlar doğurur. Sadece ender durumlarda özel yapısı ya da özel yetkinlikleri nedeniyle narsisistik sistemde arzulanan işlevi sürekli yerine getiren kişiler bulunabilir.

Kendisi hakkında aşırı yüksek bir imaja sahip olan bir insan, gücünü ve yetkinliklerini de büyülü bir şekilde aşırı yüksek görecektir. Bu özellikle narsisizme kudret kalitesi açısından bilhassa yakın olan agresyonlar için geçerlidir. Agresif uyaranlar hakkında, etkileri açısından felaket düzeyde fanteziler kurulur ve bu bakımdan itinayla kontrol altında tutulmalıdır. Buna ek olarak aşırı şişirilmiş ego ideali agresyonları hor görür. Katı vicdan onların ortaya çıkışına içerleyecektir. Bunun yanında bunlarla itinayla mücadele edilmelidir. Lakin narsisistik açıdan o kadar önemli olan nesneleri tehlikeye sokma tehlikesi doğururlar. Bu nedenle narsisistik nesne ilişkileri zamanla büyük hayal kırıklıkları doğurur.

Agresif uyaranlara karşı, kişinin kendine karşı yönlenmesi suretiyle mücadele bu nedenle imkan dahilindedir; ancak narsisistik nesne ilişkisindeki özdeşleşme nedeniyle benlik ile nesne arasındaki ayrım artık keskin olmadığından da bu davranış bilhassa kendini önerir.

Tüm bu değişikliklerin altında, gerçeklik algısının erken narsisistik fanteziler lehine gevşemesi yatar. Bu gevşeme, gerçek veya sözde narsisistik kusuru inkar edebilmek ve değişik idealize yaklaşımları korumak için gereklidir ve muhafaza edilmelidir. Anılan sonuçlar sadece örneklerdir. Gerçekliğin inkar ve tevili başka alanlarda da görülür.

İncitici Bir Duruma Patolojik Tepki

Şimdiye kadar açıklanan tepkiler halen belirli düzeyde bilinen, anlaşılabilen, sıkça rastlanan ve normal olarak tanımlanan çerçevededir. Bunlar az ya da çok, belki bazen olgun olmayan tepkiler olarak tanınan ancak klinik açıdan patolojik olarak değerlendirilmeyen başarılı kompenzasyon girişimlerini ifade eder.

Burada, şimdiye kadar açıklanan kompenzasyon girişimleri başarısız olur ve daha ilkel mekanizmalar mobilize edilirse ne olacağı sorusu akla gelir.

Narsisistik sistemin gelişimine dair algımızın şematik karakteri ve bu tarz arkaik durumlarla empati kurmanın güçlüğü nedeniyle, tüm olasılıkların sistematik olarak ortaya konması beklenemez. Örneğin, benlik ve nesne temsillerinin regresif olarak parçalandığı durumlar, mesela hipokondriak durumlar, depersonalizasyon vb. görülebileceği tahmin edilebilir (bkz. Kohut 1971).

Ancak ayrıca, tamamen terk edilmişlik ve artık kontrol edilemeyen kuvvetlere tam maruziyet şeklindeki narsisistik felaketten kurtulmak için onun, ahenkli primer duruma regresyon anlamına gelen, benlik duygusunu kurtarmak ancak birey olarak kimliğinden feragat etmek suretiyle etkin şekilde önüne geçme imkanı bulunmalıdır. Böyle bir eylemin arkasında yatan fanteziler sakinlik, kurtuluş, kaynaşma, sıcaklık, emniyet, zafer, mutluluk vb. içermelidir. Eylemle, tamamen terkedilmişlik ve tam maruziyet şeklindeki narsisistik felaket tehlikesini atlatarak gelinen noktada “muzaffer” kalma hayali bağlantılıdır.

Mitolojiler böyle örneklerle doludur. Kahramanca ölümün yüceltilmesi, intihara verilen itibar, ölümün hor görülmesi, ölümün etkin şekilde önüne geçmekle sonsuz bir büyüklüğe kavuşulduğu fikrini içerir. Bunun doruk noktasını psikolojik açıdan Hristiyanlık’taki çarmıh öğretisi teşkil eder. Mesih’in çarmıhtaki zaferi ile tüm insanlık sonsuz ölümden kurtulmuştur.

SONUÇLAR

Narsisistik düzenleme sisteminin burada açıklanan gelişim, işlev ve patolojisi, psikanalizin teori ve uygulamasında önemli sonuçlar doğurur. Bu bilhassa dürtülerin gelişimi ile narsisistik düzenleme mekanizmasının gelişimi, dürtü çatışması ile narsisistik çatışma, mücadele süreçleri, nesne ilişkileri ve regresif durumların arasında daha iyi ayrım yapılabilmesi için geçerlidir. Bu konudaki tartışma tüm hızıyla sürmektedir. Narsisizm kavramına şüpheyle yaklaşan farklı birçok görüş de bulunmaktadır. Bu çerçevede burada bu konuya girilmeyecektir. Ancak şu ana kadar geliştirilen teorik yaklaşımlar, eskiden az anlaşılan ya da anlaşılamayan psikolojik fenomenleri, detaylı ve kati şekilde açıklama ve bunları tedavi etmeye uygundur. Bazı örnekler şöyledir:

Kohut’un (1971) da gösterdiği gibi, narsisistik bir incinmenin ve bunun kompenzasyonunun psikodinamik kurallarını büyük oranda narsisistik bozukluğa sahip kişiliklerin deneyim ve davranışları açıklar. Böylece psikanaliz açısından artmış incinme meyli ile bunun dinamiği ve narsisistik geçiş süreçlerinin açıklanması ve işlenmesi temel bir yere sahiptir.

Yazar burada, bozulmuş narsisistik bir düzenleme sisteminin ve incitici deneyimlerin olgun olmayan veya patolojik sürecinin nasıl şimdiye kadar bağlantı kurulmayan, intihar riski altındaki hastalara ve intihar eylemlerine ilişkin verilerin bütünü bağlantıya soktuğunu, hangi empirik bulguların bu hipotezi desteklediğini ve intihar girişiminde bulunanların tedavi ve psikoterapisi için hangi pratik-klinik sonuçlara varılabileceğini gösterebilmiştir (Henseler 1974).

Olgun olmayan veya patolojik narsisistik kompenzasyon süreçlerinin kabulü, başka fenomenler – örneğin sarhoşluğa çekilme, belki bağımlılık, muhtemelen kaçma ve serserilik gibi dissosyal sayılan bazı davranış şekilleri – için de bir  açıklama sunar. Burada daha fazla araştırma yapılmalıdır.

Lakin sadece psikopatoloji için değil, normal psikoloji için de yeni anlayışlar ortaya çıkmaktadır. Narsistik nesne ilişkileri anlayışı örneğin “Küçük Farkın Narsisizmi” (Freud XIV, 474), komşu köyler, kulüpler, bilimsel okullar, dinler vs. gibi neredeyse aynı olan sosyal gruplar arasındaki düşmanlık, gibi çok önemli sosyal-psikolojik fenomenlere ışık tutar. Nihayetinde Kohut, narsisizmin olgun kişiliğin, yaratıcı çalışmalar, empati, mizah, bilgelik ve kendi varlığının fani oluşunu kabul edebilme gibi karmaşık otonom yetkinliklerinin gelişimindeki önemine işaret eder.