Kastre Edici Anneyle Kısmi Özdeşleşmenin Korunağında Erkekliği Kurtarmak
09/03/2021
Utanma ve Suçluluk Duyguları ve Obsesif-Kompülsif Bozuklukta Oynadığı Roller
27/06/2021

Paranoid-Şizoid ve Depresif Konum Psikoterapi Sürecinde Değişen İşlev Düzeyleri

Yazan : Berhard Grimmer

Çeviren : Suzan Uğur Girginer

Melanie Klein (1960, s.284), iç ve dış dünyaya dair deneyim ve algıların psişik organizasyonunda iki erken dönem konum arasında ayrım yapmıştır: paranoid-şizoid konum ve depresif konum. Yaşamın ilk ikinci, en geç dördüncü ayına kadar paranoid-şizoid konum normal bir gelişim evresidir. Normal psişik gelişimde, paranoid-şizoid evre, giderek yerini depresif konuma bırakır. Normal koşullar altında paranoid-şizoid evre varlığını sürdürmeye devam eder ya da bu organizasyon formuna bir regresyon vasıtasıyla geri döner. Bu durumda, daha sonraki yaşam evrelerinde de diğer insanlarla olan ilişki inşası, kendini yönetme, algıların ve deneyimlerin organizasyonu paranoid-şizoid konumun ilkelerine göre işler.

Hem depresif hem paranoid-şizoid konum konseptlerinin temel noktasında psişik çatışmalarla başa çıkılmasında iki farklı form durmaktadır. Yanı sıra her halükârda kaygıyla başa çıkmak ve bağımlılık ilişkilerinde güven duygusu inşa edebilmek için çeşitli savunma mekanizmaları da konuya dahil olmaktadır. Melanie Klein’ın bu konsepti, hastaların, belirli bir zaman noktasında hangi kaygılarla işgal edilmiş olduklarını; kendilerini ya da diğer insanları neden şu ya da bu biçimde deneyimlediklerini anlamada yardım eder. Bu konsept sayesinde terapötik ilişkideki ve aktarım konstellasyonlarındaki çatışmalı durumlar ve karşı-aktarımda bununla bağlantılı duygusal durumlar daha iyi yansıtılabilir ve farklı sağaltım teknikleri bu konseptten üretilebilir.

Her iki pozisyon da birer psikiyatrik tanısal bozukluk değildir; örneğin bir paranoid şizofreni ya da depresif epizod değildirler. Aksine bu konumlar birer psişik işlevdirler. Paranoid-şizoid konum aynı zamanda tüm ağır kişilik bozukluklarının temelinde yatan genel bir psişik organizasyon biçimini betimlemek için kullanılır (Yeomans ve ark. 2015, s. 13). Bununla, şizoid kişilik bozukluğunun tanısal kriteri kastedilmez ama bu bozukluğun içeriğinde bu form bulunmaktadır. Aynı şekilde depresif konum da sağlıklı bir kişilik organizasyonuyla, özellikle dürtü arzuları ve suçluluk duygusuna bağlı kaygılarla ilişkili nevrotik çatışmalarla ilişkilendirilebilir. Kernberg, kendisinin kişilik organizasyonu modelinde, nevrotik organizasyon, borderline-kişilik organizasyonu ve psikotik organizasyon arasında ayrım yapar. Depresif konumu, bütünleşik kimlik ve orta ve üst düzey savunma mekanizmalarına (özellikle bastırma savunma mekanizması) sahip olması nedeniyle nevrotik kişilik organizasyonuyla bağlantılandırır. Borderline-kişilik organizasyonu ve psikotik kişilik organizasyonunda dağınık bir kimlik ve ilkel savunma mekanizmaları (bölme savunma mekanizması) baskındır ve psikotik kişilik organizasyonunda ek olarak gerçekliği değerlendirme işlevi köklü bir şekilde bozulmuştur. Paranoid-şizoid konum, borderline ve psikotik kişilik organizasyonlarında mevcuttur (Kernberg 1984). Şizoid kişilik bozukluğu Kernberg’in modelinde bir borderline kişilik organizasyonu olarak yer almaktadır.

PARANOİD-ŞİZOİD KONUM

Küçük çocuğun erken dönem yaşantıları, kendisinin birincil ilişki kişileriyle kısmen birbiriyle çelişkili ve çeşitli yaşantılar tarafından etkilenmektedir. Çocuk, sevgi dolu, tatmin edici arzu dolu, onaylayıcı ve rahatlatıcı durumları ya da tatmin etmeyici, kaygılandırıcı, ihmal edildiği ve çaresizlikle dolu, karşılık göremediği ve kendisine acı çektiren durumları deneyimlemektedir. Çocuğun içsel dünyasında cezbedici olumlu arzular ve fanteziler veyahut nefret yüklü yıkıcı arzular ya da uyaranlar ortaya çıkmaktadır. Bunlar, çocuğun nesnesiyle (anne diye de okuyabiliriz) o andaki duygular ve arzular bağlamındaki deneyimleriyle bağlantılı olan çeşitli benlik durumları olarak tanımlanabilir. Çaresizlik, kaygı ve nefret gibi olumsuz durumlar aşırı baskın ve kaygı verici olduklarında, bunlar küçük çocuğu olumlu ve olumsuz duygu-durumları arasında katlanılamaz çatışmalara ve bunlara denk düşen ilişki deneyimlerine sürükler. Birincil ilişki nesnesine (anne) hayatta kalabilmek için mevcut bağımlılık temelinde, çocuk, olumlu deneyimlerini olumsuz deneyimlerinden korumaya çalışır. Bu koruma çabası, bölme savunma mekanizması ile gerçekleşir; olumlu benlik-duygu-nesne deneyimleri olumsuz deneyimlerden bağımsız bir şekilde organize edilirler (Yeomans ve ark. 2015). Çünkü çocuk, psişik olarak hayatta kalabilmek için ilişki nesnesine muhtaç olduğundan dolayı, nesneyle ilgili yaşantılarında, bölme vasıtasıyla olumlu, sevgi dolu ideal ilişkiyi yakalamaya ve onu korumaya çabalar (Klein 1960, s. 288). Aksi takdirde hem kendi nefretiyle hem de engelleyici, reddedici ve acı çektirici deneyimleriyle kendi benliğinin ve kendisine muhtaç olduğu nesnesinin olumlu temsillerinin yok olması tehdidiyle karşı karşıyadır. “Şizoid” kavramı altında bölme savunma mekanizmasının kullanımını anlamaktayız. Bölme, kısmi olarak katlanılamaz ve kişilikte bütünleştirilemez ilişki deneyimleri ve benlik durumlarının çelişkililiğini ve karmaşıklığını azaltır. Hem olumlu hem de olumsuz ilişki deneyimleri ve bunlara denk düşen benlik durumları, arzular ve fanteziler içselleştirilir ve bölünmüş ruhsal temsiller olarak organize edilirler. Bölmeden sonra olumsuz deneyimler halen var olmaya devam etmektedirler ve tehditkarlıklarını sürdürmektedirler. Bölme mekanizması tek başına kaygıları azaltmada, yıkıcı içselleştirilmiş benlik ve nesne kısımlarından, kendi yıkıcı duyguları ve uyaranlarından korunmada yeterli olmayacaktır. Ek olarak içsel tehdit edici olarak deneyimlenen benlik durumları, yıkıcı fanteziler veya içselleştirilmiş nesne temsillerinin diğer insanlara yansıtılması söz konusudur. Yansıtmalı özdeşim yardımıyla diğer insanlar, bunları üstlenme konumuna getirilir. Tehdit şimdi dışarıdan geliyormuş gibi deneyimlenir ve bu tehdit dışarıda kontrol edilmeli ya da onunla dışarıda savaşılmalıdır. İşte bu, konumun paranoid kısmını oluşturur. Yanı sıra şuna da dikkat etmek gerekir: yanlızca olumsuz benlik ya da nesne kısımları değil olumlu olanlar da yansıtılabilir. Bunu yapmaktaki amaç olumlu benlik ya da nesne kısımlarını olumsuzlardan korumaktır. Bu durumda, yansıtma yapan tamamen olumsuz benlik ya da nesne temsilleriyle özdeşleşerek nefret dolu ilişki davranışları ya da kendini yok etmek amaçlı intihara sürüklenebilir.

Özetle, paranoid-şizoid konum, erken dönem bağımlılık ilişkilerinin katlanılması zor çatışmalı kısımlarını bölme ve yansıtma vasıtasıyla azaltılmasını amaçlamaktadır/tanımlamaktadır, ki böylece ruhsal organizasyon formu ve işlevselliği daha sonraki yaşam evrelerinde etkin olarak kalabilsin. Bu gerçekleşirse, bunun önemli sonuçları olacaktır:

  1. Bütünleşik ve tam bir benlik ve içselleştirilmiş nesne temsili oluşmayacaktır. Daha çok birbiriyle bağlantısız deneyimlenen benlik durumları ve nesne parçalarından ibaret değişen kimlik süreçleri ortaya çıkacaktır. Yeoman ve arkadaşlarının (2015) işaret ettiği kimlik dağınıklığı meydana gelecektir.
  2. Bölme vasıtasıyla benlikle ve diğer insanlarla olan deneyimler, bir yaşantı süreksizliğine yol açacaktır (Ogden 2000, s. 19). Deneyimlerden öğrenmek zorlaşacaktır ve ilişkilerin bir tarihi oluşmayacaktır. Bu, ortak deneyim çerçevesinin mevcut olamayacağı terapötik ilişki için de geçerlidir, hastanın erken dönem deneyimleri aktüel yaşantılar ve olayları belirleyecek ve onları göreceleştirecektir (Ogden 2000, s. 20). Örneğin, şimdiye değin idealize edilerek olumlu yaşantılanan bir terapist, hastayı bir kez hayal kırıklığına uğrattığında, o terapist aslında anlayışlı ama şu anda hayal kırıklığına uğratan olarak değil, nihayet düşmanlığını gösteren bir nesne olarak algılanacaktır. Buna uygun olarak gerçek bir ambivalens nadiren öğrenilir ve buna katlanılır. Uzlaşma yetisi kısıtlıdır.
  3. Diğer insanları algılama, kendi içsel ruhsal dünyasını algılamada olduğu gibi, kendi içsel nesne ilişkileri deneyimlerinin yansıtılması vasıtasıyla keskin bir şekilde bozulmuştur. Yeni karşılaşmalar ve deneyimler zorlaşmıştır çünkü dışsal nesneler, kendi içsel nesnelerinin gölgesinde kalırlar (Ogden 2000, s. 86). Diğer insanlar, çelişkili yanları ve içsel zihinsel durumlarıyla kendinden menkul ve ayrı birer insan olarak deneyimlenmezler. Bateman ve Fonagy (2014, s.124) tarafından zihinselleştirme olarak tanımlanan yetenek, bundan olumsuz etkilenmiş ve üç boyutlu psişik/ruhsal evrenin inşası (kendi içsel psişik/ruhsal dünyası, diğer insanların içsel psişik/ruhsal dünyası ve dış dünya) gerçekleşmez (Weiss 2003). Düşünce sadece somuttur.
  4. Diğer insanlar yüzeysel ve bir özneden ziyade bir şey olarak algılanırlar; diğerlerini deneyimleme ve hissetmede derin duygusal empatik katılım zorlaşır (Ogden 2000, s.23).
  5. Kendisinin yıkıcı benlik parçasının ve dış dünyaya olan saldırgan dürtülerinin yansıtılmasıyla yaşantılarındaki kendi suç payının farkına varması güçleşir. Bu nedenle gerçek bir suçluluk duygusu hissetmez, daha çok üst-benlik vasıtasıyla tetiklenen arkaik kaygılar hisseder. Kendi saldırgan arzularının yansıtılmasıyla takip edilme kaygısı tetiklenir ve bu, nesneyle ve nesnenin ahlaki değerleriyle özdeşleşmesinde o’nu zorlar.
  6. Mevcut yansıtma mekanizmaları, benlik ve nesne; iç ve dış dünya arasında gerçek bir ayrımın deneyimlenmesini engeller. Neyin kendi benliğine ait neyin nesneye ait olduğu da belirsizleşir. Sonucunda yalnızlık sıklıkla katlanılamayan bir yaşantı haline gelir ve bu, boşluk duygusu ve terkedilme kaygısını tetikler. Çünkü kişi yansıtma vasıtasıyla içsel benlik kısımları ve nesne kısımlarını atmış olur ve varoluşsal olarak tam bir boşluk hisseder. Yakın ilişkide, kendisini sıkıştırılmış ve tehdit altında hisseder; çünkü kendisi tarafından diğerine yansıtılan benlik ve nesne kısımlarıyla sıkıştırılmaktadır.
  7. Kendi deneyimleri ve nesne deneyimleri arasında yeterince bir ayrım yapamaması dolayısıyla önemli ayrılık ve yitirme yaşantılarına katlanabilme gelişimi yetersiz kalmaktadır. Bağımsızlık zorlaşmaktadır. Gerçek yas ve ruhsal yas çalışması nadiren vuku bulur. Ruhsal yaşantıda bir çeşit zamansızlık ve sıklıkla bir ölümsüzlük fantezisi mevcuttur (Weiss 2003, s. 865). Sadece şimdi vardır. Bunlara ek olarak sonsuza kadar devam edecek olan ve nesnenin tümgüçlü kontrolü vasıtasıyla ulaşılması gereken ideal ilişki illüzyonuna tutunur.
  8. Paranoid-şizoid konumun temel kaygısı, kendini yok etme (intihar) ve yıkıcı dürtülerine dair duyumsadığı kaygısıdır.

DEPRESİF KONUM

Paranoid-şizoid konumdan başlayıp depresif konuma kadar devam eden gelişim, ruhsal organizasyonun ve çatışmalarla başa çıkmanın değişen formu aşağıda betimlenmiştir:

  1. Paranoid-şizoid konumda bölme vasıtasıyla ayrı tutulan benlik ve nesne kısımları giderek bütünleşmeye (integrasyon) başlarlar. Kendi benliğinin ve birinci ilişki nesnesi ile onun içselleştirilmiş temsillerinin deneyimlenmesi giderek daha bütünleşik ve tam hale gelmeye başlarlar. Algılar giderek daha ayrıntılı hale gelirler; çarpıtılmış içsel nesneler, dışsal nesnelere denk düşecek şekilde daha gerçekçi nitelik kazanırlar ve uyarlanırlar. Bütüncül, süreklilik halinde ve içsel ve dışsal nesnelerle olan deneyimleri kendi benliğinden ayırmak daha mümkün hale gelir ve onları kendi zihinsel durumlarıyla bağımsız özneler olarak görme başlar. Zihinselleştirme ve sembolizasyon yeteneği artar.
  2. Benlik ve nesne arasındaki ayrım, yansıtmaların geri çekilmesiyle netlik kazanmaya başlar. Giderek, nesnenin ayrı bir hayatı olduğu kabul edilir ve nesnenin tümgüçlülük ile kontrol edilemeyeceği kabul edilir. Yaşantı süreklilik kazanır ve yeni deneyimler eskilerle bütünleşir ve eskiler yok edilmezler. Ruhsal yaşantıda tarihsellik ve zamansallık ile ayrılık ve yitirme yaşantılarının gelişimi mümkün hale gelir ve bununla birlikte yas tutabilmek te olanak kazanır (Weiss 2003). Değişim süreçleri gerçekleşir ve ilişkiler gelişir; olanlar olmamış gibi yapılmaz ve tüm bunlar tümgüçlülük fantezilerinin terkedilmesiyle bağlantılıdır.
  3. Bütünleşme (integration), aynı zamanda aşk ve nefret arasındaki çatışmaları güçlendirir, çünkü yıkıcı fanteziler ve arzular daha az yansıtılır ve bu yansıtmaların kendisine ait olduğunu anlar. İkirciklilik (ambivalenz) ve uzlaşma yeteneği artar.
  4. Suçluluk duyguları, kendi yıkıcı dürtülerini tanımasına/kabul etmesine dair bir reaksiyon olarak ortaya çıkar ve bu duyguyla bağlantılı durumları düzeltme amacı güçlenir. Sorumluluk duygusu oluşur ve yeni bir kaygı ortaya çıkar, ki bu sevilen kişiyi kaybetme ya da incitmeye dairdir. İçselleştirilmiş nesneye ve kendi dürtü arzularına dair kaygı gelişir (Klein 1960, s. 296). Temel kaygı, nesneyi kaybetmektir.
  5. Özetle, depresif konumdaki benliği ve diğerlerini deneyimlemek içerikçe zengin, yeterince ayrıntılı ve gerçekliğe uygundur. Çatışmalar, daha az dışsallaştırılarak çözülür. Ruhsal acı, yas, suçluluk duyguları depresif konumda artar.

PARANOİD-ŞİZOİD KONUMUN ORTAYA ÇIKIŞI:

NESNENİN GÖLGESİ YA DA BİLİNÇ-DIŞI FANTEZİLER?

Melanie Klein (1960), paranoid-şizoid konumun gelişimini, küçük çocuğun içsel dürtü dinamiği ve bu dürtülerden kaynaklanan libidinöz ve yıkıcı fantezileriyle, o dönemde temel ilişki nesnesiyle edindiği deneyimler arasındaki etkileşimden hareketle geliştiğini tanımlar. Doğuştan gelen saldırgan arzular ve uyaranlar, ketleyici, başarısız ya da hayal kırıklığına uğratan annenin bir kısmına yansıtılır, ki bu yansıtma öfke ve nefretle yüklüdür (“kötü meme”). Bu durum, düşmanca ve kendisini takip eden bir meme şeklinde deneyimlenir ve bu meme düşman nesne olarak içe alınır ve bebeğin kendi içsel takip edici kötü nesnesi haline gelir. Aynı şekilde, doyuran ve arzu dolu durumlarla bağlantılı libidinöz dürtü uyaranları da sevgi dolu annesel kısmi nesneye yansıtılır (“iyi meme”). Böylece buna uygun olarak seven nesne içe alınır. Bu şekilde meydana gelen ayrı ayrı örgütleme ve iyi ve takip edici kısmi nesne ilişkilerinin içselleştirilmesi önce normal bir gelişim evresidir. Giderek artan içsel bir bütünleşmenin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, içsel dürtü dinamiği ve birincil ilişki nesnesinin davranışlarına bağlıdır. Bir yandan, Klein (1960, s.290), her bir olumlu deneyimin annesel nesneye güven ve sevgiyi ve kendini bütünleme yeteneğini arttırdığını; her bir olumsuz deneyimin ise nefret ve takip edilme kaygısını güçlendirdiğini vurgulamaktadır. Öte yandan, doğuştan gelen saldırgan ve yıkıcı dürtüler/uyaranlar ve fantezileri ortaya çıkaran dinamiği de belirleyici bulur Klein. Nihayetinde, yaşam ya da ölüm dürtüsünün hangisinin daha baskın olduğuna varılır ve bu yüzden bu, nesneye duyulan sevgi ya da nefretin gücüne bağlıdır (Klein 1960, s.288).  

Paranoid-şizoid konumun ortaya çıkışı ve sürdürülmesini daha detaylı açıklamak için iki temel soru mevcuttur. Birincisi: küçük çocuğun bilinç-dışı fantezilerinde, özellikle asli ilişki nesnesinin davranışlarıyla karşılaştırıldığında, saldırgan arzular ve uyaranlar nasıl bir rol oynamaktadır? ve ikinci soru: asli ilişki nesnesi nasıl olumsuz bir etkide bulunmaktadır? Ya da başka bir deyişle, “kötü, takip edici nesne” nasıl ortaya çıkmaktadır?

Klein (1960), özellikle, yansıtılan saldırgan arzu ve duyguların rolünü vurgular; parçalamak gibi, ısırmak gibi, haset ya da kıskançlık gibi. Bunlarla, takip edilme kaygıları güçlenir ya da (nesneyle) özdeşleşim zorlaşır. Yeomans ve arkadaşları (2015, s.14) önemli bir faktör dolarak yoğun olumsuz duyguların deneyimlenmesine dair doğuştan gelen mizaç ya da eğilimden söz ederler. Bölmenin devam etmesi ve içsel bütünleşmenin fiyaskoyla sonuçlanması için, öncelikle, nesneyle etkileşimsel alış-veriş sisteminin ya da nesne ve çocuk arasındaki bağlanmanın bozulması zorunludur. Temel ilişki nesnesinin çocuğun ihtiyaçlarına denk düşmeyen cevapları vasıtasıyla, olumsuz duygu-durumları çocuğun içsel dünyasını doldurur. Çocuğun merkezi bedensel ve ruhsal ihtiyaçları doyurulmaz; duygu durumları yeterince doğru/denk düşen şekilde yansıtılmaz. Sonuçta, çocuk, sevilmek, anlaşılmak ve kabul edilmek doğrultusunda hayal kırıklığına uğradığı yaşantılara katlanmakta başarısız olur. Bunun üzerine iki disosiye edici motivasyonel sistem gelişir: çocuk, yansıtmalarla olumsuz duygu-durumlardan kendini kurtarmaya çalışır ve sabit ilişkide olduğu ilişki nesnesini idealizasyon vasıtasıyla sadece iyi bir ilişki nesnesine dönüştürerek gerçekçi olmayan bir ilişkiye tutunabilir. Böylece olumsuz duygu durum deneyimlerine hassas hale gelir ve tehdit edici bu deneyimlere, anında, kaçınma ya da saldırı ile karşılık verir.

Yeomans ve arkadaşları (2015), çocuğun, paranoid-şizoid konumun gelişiminde içsel-ruhsal parçasıyla olumsuz duygu durumlara eğilimi ve mizacını kabul ettiler. Diğer nesne ilişkileri kuramcıları Fairbairn’in izinde, küçük çocuğun saldırganlığının işkenceci, yutucu, aşırı müdahaleci, zihinselleşmeye izin vermeyen ya da empatik olmayan temel ilişki nesnesine bir tepki olduğu savunusunu temsil ettiler.  Bu, her şeyden önce, kendi yansıtmalı özdeşimi üzerinden sağlıklı, özerk ve bütünleşmiş benliğin gelişimini engeller (Guntrip 1968; Bianchi 2006).  Bu bakış açısında bebek ilişki nesnesine bağımlılığı nedeniyle tamamen çaresizdir. Kendi içine, ilişki nesnesinin zımni ya da açık değerlendirmelerini, nefretini ya da duygusal soğukluğunu korunaksızca alır. Bu ilişkiyi buna rağmen korumak amacıyla olumsuz deneyimlenen benlik durumlarının içselleştirilmesi ve bölünmesi söz konusudur (bu, bu kuramda anti-libidinöz ben olarak nitelenmiştir), ki bu deneyimler bebeğin kendisini bağlı hissettiği saldırgan, suçlayıcı ya da ihmal edici içsel nesne (anti-libidinöz nesne) ile yaşanmaktadır.  Bu esnada aynı zamanda bu temel ilişki nesnesiyle olumlu deneyimlenen benlik durumlarının korunması gerekmektedir. Bu şizoid konumun devamı, bir yandan bu temel ilişki nesnesiyle deneyimlenen ilişkiyi devam ettirebilmek için hayatta kalmayı devam ettiren bir uyumdur ve diğer yandan ise bu değersizleştirme ve suçlamalarla özdeşleşme veya asli nesnenin eksik libidinöz ilişkileşmesinde içsel ruhsal boşluk durumları formunda görülen anti-libidinöz nesneyle ego-sinton içsel bir bağ kurmaktır. Bianchi (2006, s. 148), böylesi bir şizoid konumu, nihayetinde temel ilişki nesnesi aracılığıyla gerçekleşen travmanın sonucu olarak anlar. Bu bağlamda burada “paranoid” nitelemesinden vazgeçiş, çocuğun yansıttığı saldırgan fantezilerin çok az bir ağırlığının olmasını ima eder.   Bilinç-dışı saldırgan dürtüler ve fantezilerin yorumlanması, bu bakış açısından hareketle Kurban-Fail’in tersine döndürülmesi ve yanlış suçlamalar olarak anlaşılır. Bunun yerine, travma süreçlerini daha iyi anlayabilmek ve temel ilişki nesnesinin yansıtmalarıyla özdeşleşmeler ve ego-sinton bağlanmalardan içsel olarak uzaklaşmaya varabilmek için gerçek dünyanın, gerçek nesne analizinin (Bianchi 2006, s. 151) yeniden yapılandırılması daha önemlidir.

Bu model, Bateman ve Fonagy’nin (2014, s. 148), zihinselleştirme kuramında yabancı bir benliğe demir atmak/ilintilenmek olarak tanımladıkları modele benzerlikler göstermektedir. Eğer çocuk, duygu salınımları (rezonans) ve duygu aynalamaları arayışında temel ilişki nesnesiyle denk düşmüyorsa, kendi içsel durumlarının temsillerini geliştiremez, çünkü temel ilişki nesnesinin tepkileri çocuğun kendi içsel yaşantılarını oluşturamaz. Bunun yerine, çocuk, annenin yansıtılmış temsilini kendi içinde bulur. Bu, o zaman, yabancı bir benlik olarak içselleştirilir. Benliğin kolonolizasyonu (Bateman & Fonagy 2014, s. 161) olarak tanımlanan ve amacına ulaşmayan aynalama süreçlerinin içselleştirilme ölçüsüne bağlı olarak, iç-bağlantılılığı olmayan (inkohærent) bir benliğin az ya da çok güçlü bir şekilde yaşantılanması ortaya çıkar ve çocuğun kimlik duygusunu tehdit eder. Bu içsel-bağlantılılığı yeniden üretebilmek için çocuk, yansıtmalı özdeşleşim yardımıyla yabancı benlik parçalarını sürekli olarak dışsallaştırır. Bu durum paranoid-şizoid konuma benzer ve bu konuma denk düşen takip edilme duygularına yol açabilir. Bateman ve Fonagy (2014, s. 149), her şeyden önce, “içsel bir çatışma temelinde aktif bir bölme değil, aksine içsel-bağlantılılığı olan, örten/denk düşen ve sürekliliği olan bir benlik yaşantısı üretmeyi denemektir mesele” derler. Çocuğun zihinselleştirme kapasitesi ne kadar düşükse, yansıtmalar ve dışsallaştırmalar o kadar çoğalır. Bu, anlatısal yorumlar vasıtasıyla, kısmi hatta yabancı benlik kısımlarını anlamla donatmayı ve içsel-bağları (anlamları) bütünleştirmeyi mümkün kılar.  

ÇEŞİTLİ YAPISAL DÜZEYLER YA DA DEĞİŞEN KONUMLAR

Paranoid-şizoid ve depresif konumlar, Klein (1960) tarafından, dışsal dünyanın ve içsel-ruhsal durumların yaşantılanması, algılanması ve başa çıkılmasının farklı biçimleri halinde birbirini izleyen gelişim dönemleri olarak kavramsallaştırılmıştır. Bu konumlar, psikanaliz içerisindne de çeşitli gelişim ve işlev düzeyleri olarak anlaşılmıştır: paranoid-şizoid konum daha ilkel, olgunlaşmamış ruhsal bir işlev ve depresif konum ise daha yüksek düzeyde gelişmiş, daha olgun bir işlev olarak tanımlanmıştır. Örneğin, Ogden (2000, s. 12) depresif konumu asla tamama ermeyecek olan bir ruhsal olgunluk ideali olarak görür. “Yorumlayan özne”yi, kendi deneyimleri ve başkalarının deneyimlerini sözcüklerle iletmeye çabalayan/iletmeyi deneyen bir özne olarak görür.

Borderline-kişilik bozukluğu (Yeomans ve ark. 2015, s.15) olan hastalar için aktarım odaklı psikoterapi el kitabında, bu hastalar için terapi hedefini paranoid-şizoid konumdan depresif konuma doğru gelişmek ve çatışmalarını içsel-ruhsal bir dengeye ulaşarak depresif konumda çözebilmelerinde onlara yardım etmek olarak betimlemiştir.

Depresif konuma ulaşmanın, burada, bir ara hedef olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Bu kişilerin, öncelikle, ruhsal acı, suçluluk duyguları ve kaygıyla bağlantılı denk düşen çatışmaları detaylıca işlendikten sonra, terapi hedefine ve normal nevrotik bir sağlık durumuna ulaşılmasından söz edilebilir. 

Paranoid-şizoid konum, başlangıçta belirtildiği gibi belirli bakış açılarından hareketle borderline-kişilik organizasyonu ile bir tutulmuştur. Bölme, kimlik dağınıklığı ve devamındaki ilkel savunma mekanizmaları, örneğin yansıtmalı özdeşleşim ya da tümgüçlü kontrol gibi, bu psişik organizasyonun merkezi kriterleri olarak geçerlidir (Yeomans ve ark. 2015) ve her iki konseptte ortaktır. Bunun haricinde, borderline-kişilik organizasyonunun mevcudiyeti için uygun gerçeklik sınanması ek bir kriterdir. Paranoid-şizoid konum konseptine uygun gerçeklik sınanması kriteri dahil değildir. Ama, psikotik bir algı ve buna denk düşen semptomların ortaya çıktığı yoğun bir parçalara ayırma, yansıtmalar ve etkin bir paranoid yaşantı bu kriterlere eklenebilir.

Borderline kişilik organizasyonu konsepti, psikodinamik yönelimli bir ruhsal yapısal modeldir. Ruhsal yapı, davranış, algı ve yaşantıyı yöneten stabil ve süreklilik gösteren zihinsel işlevlerin örneklerini içerir. Bu mevcut spesifik ruhsal yapı bir bireyi karakterize eder ve görece sabittir. Olgunlaşma, yaşam tecrübeleri ya da bir psikoterapi süreci ile değişebilir de (Caligor & Clarkin 2010).

Bir konum, Yapı’nın daha yüksek düzeyde esneyebilirliği ve değişebilirliğini ima etmektedir: konumlar arasında hızlı bir şekilde geçişler olabilir. Bazı yazarlar, paranoid-şizoid konumdan depresif konuma geçişi bu yüzden bir kerelik bir mefhum olarak görmezler, ki bu mefhum ya erken dönem çocukluk gelişiminde ya da uzun süren bir psikoterapi sürecinde yavaş yavaş ulaşılan bir gelişimdir. Bu yazarlar, daha çok, konumlar arasında sürekli bir salınımı varsayarlar (Steiner 1990, s.409; Bion 1963). Depresif konumdaki bütünleşme çabaları ve paranoid-şizoid konumdaki parçalara ayırmalar (Fragmentierung) ve bütün olamama (Desintegration) birbirleriyle yer değiştirirler. Bu geçici süreçler, bir terapi içinde yıllar, aylar ve hatta bir terapi oturumu içerisinde bile gözlemlenebilir. Psikanalitik terapi sürecinde, bir hasta örneğin, depresif konumdayken bir çatışmanın şiddetlenmesiyle ortaya çıkan kaygılar ve ruhsal acılarını taşıyamaz ve paranoid-şizoid konumun savunma mekanizmalarına geri çekilir (Steiner 1990, s. 414).

Ogden (2000, s.30) de, konumların birbirlerinin yerlerine geçerek tamamlanmalarının gerekliliğini vurgulayarak kendisi tarafından formüle edilen depresif konum idealini göreli hale getirmiştir. Depresif konum, donup kalmaya, durgunluğa, içine kapanmaya meyillidir ve bağları, değişimleri ve gelişmeleri bölmek ve parçalara ayırmaya başlamak için paranoid-şizoid konuma ihtiyaç duyar. Konumlar, Ogden’in anlayışında, dialektik olarak birbirleriyle ilintili kutuplardır ve bu kutuplara üçüncü ve bir erken dönem otistik konumu da ekler. Bu konum en erken ve en ilkel psişik organizasyondur ve henüz nesne ya da kendilik yaşantısının vuku bulmadığı duyusal (sensorik) baskın bir moddur (Ogden 2000, s. 31).

Paranoid-şizoid ve depresif konumlar psişik organizasyonun iki farklı biçimi olarak konumlansalar bile, her iki konumun kendi içlerinde çok farklı psişik durumlar ortaya çıkar (Steiner 1990, s. 410). Paranoid-şizoid konumun içindeki bölme ve parçalara ayırma gibi izlenme kaygısı ve bununla bağlantılı saldırgan dürtülerin ölçüsü esaslı değişiklikler gösterebilir. Bölme süreçleri, depresif konumda, bütünleştirilmiş ve tamlıkla içselleştirilmiş nesneye dair ikircikli duygulara katlanılamadığı bir anda tekrar ortaya çıkabilirler. Ve nesneye dair olan saldırgan arzular ve uyaranlar yeniden bölünebilirler ve yansıtılabilirler. Benzer şekilde Klein (1960, s. 289) bize, bölme süreçlerinin gücü, sıklığı ve süresine dair büyük farklılıkların mevcut olduğunu göstermiştir.

Steiner (1990, 2014), paranoid-şizoid ve depresif konumları, patolojik organizasyon olarak nitelendirdiği üçüncü bir konumdan ayırmıştır.

“Ruhsal geri çekilme yeri” (Steiner 2014, 1993) olarak adlandırılan bu karmaşık organizasyon biçimi, çeşitli savunma mekanizmalarının katlanılamaz kaygıları sakinleştirmek için kullanımına ve görece ruhsal yapılandırılmışlığı korumaya hizmet etmektedir. Bu yere dair klinik resimler farklılıklar gösterebilir; örneğin pervers mekanizmalar, obsesif mekanizmalar ya da erotikleştirme baskın olabilir. Tipik şekilde, paranoid-şizoid ya da depresif konumdaki kaygılar ya da çatışmalara katlanılamadığında, bu patolojik organizasyonda bunun gibi bazı savunmacı geri çekilmeler görülebilir. Paranoid-şizoid konumdaki parçalara ayırma yaşantısı temelindeki izlenme kaygısı ve delirme korkusu veya depresif konumdaki suçluluk duygusu ve ruhsal acılar ağır bastığında bunun gibi stabilize edici organizasyon biçimleri inşa edilebilirler, ki o zaman daha az esnek ve kısmen de değişime direnç gibi görüntüler ortaya çıkabilir (Steiner 1990, s. 414). Bu patolojik organizasyon biçimleri, iki konum konseptinden daha ziyade bir ruhsal yapı modeline daha çok uymaktadır.

SONUÇ

Başka bir çalışmada (Grimmer 2018), ağır kişilik bozukluğundan muzdarip bir hastanın terapötik bir süreçte seanstan seansa paranoid-şizoid konum ve depresif konum arasında nasıl da geçişler yaptığına dair gözlemler işlenmiştir. Giderek artan bütünleşme, aktarım ilişkisinde hastanın çatışmalarını yoğunlaştırmaktadır. Bu çatışmalara katlanmak yasa ve depresif moda sürüklemektedir. Hastanın kendi yıkıcılığı ve suçluluk duygusu adım adım tanınır hale gelmektedir. Bu esnada terapiste karşı saldırılarla güvenilir paranoid-şizoid konumun karşı atakları da mevcuttur. Bu iki konum konsepti, bize, bu geçişlerin ve değişimlerin yalnızca tüm terapötik sürecin gidişatında değil, aksine çok kısa zaman aralıklarıyla da gözlenebileceğini ve anlaşılabileceğini göstermektedir. Değişimlerin, kalıcılık/süreklilik ve bir kezlik bir gelişim süreciyle oluşmadığını, aksine iki pozisyon arasında gidiş gelişlerin olduğu salınımlı ve konumlar arasında birbiriyle çatışan bir hareket olduğunu göstermektedir.