Borderline Depresyonun Psikodinamiği
04/10/2019
Kastre Edici Anneyle Kısmi Özdeşleşmenin Korunağında Erkekliği Kurtarmak
09/03/2021

Psikanalizde Dürtü Kuramı

Yazan : Peter Ziese

Çeviren : Suzan Uğur Girginer

Dürtü Öğretisi

Fen Bilimleri ile Tıbbi Psikoloji Arasındaki Bağlantı Halkası

Dürtü kuramının psikanaliz açısından birinci derecede önemi bulunmaktadır. Freud tarafından geliştirilen ve defalarca değiştirilen bu kuram, Freud’un üstesinden gelmek zorunda kaldığı birçok sıkıntıya vesile olmuştur. Öyle ki Rank, Adler, Jung ve Stekel gibi erken dönem taraftarları, dürtü kuramı nedeniyle onunla yollarını ayırmışlardır. Bu düşmanca tutuma rağmen kuram psikanalizde merkezi önem arz eden konumuna kavuşmuştur. Bugün, Ego psikolojisinin fırtınalı bir gelişiminden sonra bile (bkz. Cilt III’te G. Jappe’nin ve H.F. Waldhorn’un makaleleri), psikanaliz, dürtülerde tüm psikolojik süreçlerin kaynağını görür.

Freud’a (1905 a) göre dürtüler vücut içindeki uyaran kaynaklarından ortaya çıkar. Dürtü sabit şekilde etkilidir ve psikolojik olaylar üzerine sürekli etki eder. Freud (1915a, 1917, 1938) dürtünün dört karakteristiğini ayırt eder. Bunlar; kaynak, nesne, hedef ve olayın fevriliğidir. Kaynak, Freud’a (1905 a) göre vücutta meydana gelen bir uyarılma durumu, hedef ise bu uyarılmanın ortadan kaldırılmasıdır. Kaynaktan hedefe giden yolda dürtü psikolojik olarak etkili olmaktadır. Dolayısıyla dürtüler, kaynaklarını somatik bir dürtü kaynağından alan, psikolojik olarak yansıma bulan ve fevri bir karaktere sahip kuvvetlerdir. Bunlar tasavvur ve duygu-durum temsilleri ile açığa çıkarlar. Dürtü hedefine ulaşmak için bunlar, onlarla ya da onların vasıtasıyla hedefe, yani doyuma ulaştıkları nesnelere ihtiyaç duyarlar. Freud (1905a) dürtüyü, doyumu teşvik eden bir enerji miktarı olarak tasavvur eder. Dürtü hedefine kendi vücudunda ulaşmak mümkün olsa da, dürtü genellikle hedefine harici bir nesne ile ulaşır. Dahili hedefi daima doyum olarak deneyimlenen vücut değişimidir.

Dürtüde en değişken olan nesnedir. Başlangıçta kendisiyle ilişkilendirilmez, dürtüsel nesneler gelişim sürecinde değişir. Tek koşul, dürtünün doyumuna uygunluktur.

Freud (1905a), bir kaynağın dürtüsel uyarıların diğer kaynaklardan gelenlere katılıp kaderlerini paylaşabileceğini görmüştür. Ayrıca, bir dürtü doyumu başka bir dürtüyle ikame edilebilir. Dürtünün nesnesine ek olarak, dürtü amacı da değişkendir, her ikisi de başkalarıyla ikame edilebilir.

Freud’un dürtü öğretisi dualisttir (1920); yani iki dürtü arasında ayrım yapar. Bunlar, öncelikle kendi varlığını ve türünün varlığını muhafaza etme dürtüleridir; ki bunlara ego dürtüleri ve cinsel dürtüler ismini verir.

Nevrozlarla çalışırken Freud’un (1905a) dikkatini öncelikle cinsel dürtüler çekmiştir.

Kendisi cinsel dürtülere sadece genital olanları değil, ayrıca tensel-pregenital olanları da katar. Bunların gelişim bozukluklarında nevrotik semptomların oluşum nedenlerini görür. Cinsel dürtülerin aksine Freud (1917, 1920, 1933) ikinci dürtü olarak, egoda konumlanmış olan, kendi varlığını muhafaza etme dürtüsünü açıklar. Buna örneğin, güçlü olma arzusu, adalet ihtiyacı, egonun mücadele mekanizmaları olarak tanımlanmış olan ve işlevleri, kınanan dürtüsel arzulara karşı koymak olan başa çıkma eğilimleri ve mücadele süreçleri girer (bkz. W. Schmidbauer’in makalesi). Plastik olan, birbirini karşılıklı temsil eden cinsel dürtülerin aksine kendi varlığını muhafaza etme dürtüleri “eğilmez ve ertelenmez”dir. (XV, 104).

Adler halihazırda 1908 yılında özerk bir agresyon dürtüsünden yola çıktığı halde, Freud (1923 a, b, c) agresifliğin rolünü çok geç fark eder (bkz. Cilt III’te K. Seelmann’ın makalesi).

Tekrarlama kompülsiyonunu incelemesiyle Freud, bir agresyon dürtüsünün varlığını kabul etmeye mecbur kalmıştır. Bu nedenle 1920 yılında, temelde eşdeğer olan ego dürtüleri ile cinsel dürtüleri “Yaşam dürtüsü” (Eros) altında birleştirir ve bunların karşısına “Ölüm dürtüsü”nü (Thanatos) koyar. Ölüm dürtüsünün vazifesi, “yaşayanın anorganik duruma geçişini sağlamak”tır (XIII, 269). Eros’un yapıcı bir karakteri vardır ve benlik ile türün varlığının muhafaza edilmesi, ego-sevgisi ile nesne sevgisi tezatlarını içinde barındırır. Hartmann, Kris ve Loewenstein (1949, 1970, 1972) buna karşın ego dürtüleri kavramında bağımsız bir dürtü kaynağı görürler.

Dürtü Öğretisi ve Libido Teorisi

Freud (1895), infantil bir cinselliğin varlığını tespit etmiştir. Psikanalitik terapiler sırasında yapılan gözlemler sayesinde, çocuktaki cinsel işlevlerin başlangıcının neredeyse ekstrauterin yaşamının başlangıcıyla aynı döneme geldiğini fark etti. Freud’a göre çocuğun cinselliği, yetişkinin cinselliği ile her açıdan aynı değildir ve yetişkinde sapkınlık olarak değerlendirilen sayısız eğilimlerin varlığını gösterdi. Bu, cinsellik kavramının genişletilmesine yol açmıştır. Böylece çocuğun normal cinselliği ile sapkın cinsel yaşam birbiriyle bağlantılı olarak anlaşılabilmiştir. Sonuç olarak Freud (1905, 1910) cinsel gelişimde iki dönem ve bunlar arasındaki bir latent dönemin var olduğu sonucuna varır. Burada ayrıca, Freud’un, insanoğlunun doğuştan biseksüel meyle sahip olduğu, dolayısıyla nihai cinsiyet rolüne yönelik psikolojik gelişimin müdahaleye açık olduğu şeklindeki gözlemini aktarmakta fayda var.

Ruhsal yaşamda cinsel dürtünün dinamik ifadesine Freud (1905 a,b) Libido der. Bu Libido kısmi/parça dürtülerden oluşur ve cinsel dürtü yeniden bu parçalara ayrılarak dağılabilir. Bu kısmi dürtüler derece derece belirli organizasyonlar halinde birleşirler. Bu kısmi dürtülerin kaynağı olarak Freud (1905a, 1915a, 1923b, 1933) vücudun organlarını, bilhassa erojen bölgeleri görür. Kendisi ayrıca vücut içindeki tüm işlevsel süreçlerden libidoya katkı sağlandığını tespit eder. İnsanın ortogenezinde tekil kısmi dürtüler kendilerini birbirinden bağımsız olarak doyurmaya çabalarlar, ancak gelişim sürecinde artan oranda merkezileşirler. Freud (1905a)  Libido’nun ilk pregenital organizasyonu olarak, bebeğin ağız çevresinin başrolü oynadığı, oral libido organizasyonunu görür. Bunu, anal bölgenin (yani dışkılama fonksiyonunun) özel bir anlam kazandığı, anal-sadistik organizasyon takip eder. Üçüncü ve son organizasyon basamağı, kısmi dürtülerin, genital bölgelerin öncülüğünde bir araya gelmeleridir.

Dürtü oluşumunun ve kısmi dürtülerin bilgisiyle Freud’un (1905a, 1910, 1938) psikoseksüel organizasyon basamaklarını tanıması mümkün olmuştur.

Artık sadece psikopatolojiyi betimsel fenomenolojik olarak ele almak değil, psikopatolojiyi kısmi dürtülerle ve psikoseksüel organizasyon basamaklarıyla ilişkilendirmek ve onları gelişim bozukluğu olarak anlamak da mümkündü. Freud hastadaki cinsel dürtünün psikopatolojik gelişim süreci sırasında normal dönüşümünü deneyimlemediğini ispatlamıştır. Kendisi cinsel dürtüsel karakterini kaybetmemiş, ayrıca primer/asli cinsel nesne ve cinsel hedefinden vazgeçmemiştir.

Freud (1915a, 1938) saf dürtüsel enerji şeklinden ego çabasına daha uygun çabalara değişimi, dürtü enerjisinin nötrleştirilmesi olarak tanımlamıştır. Dürtünün doğrudan doğruya doyumundan haz-hazsızlık ilkesi gereği feragat edilmesi ve dürtünün ego tarafından ve primer dürtü hedeflerinin yerine ego hedefleri konması doyumuyla birlikte Freud (1905a) süblimasyon (yüceltme) sürecinden bahseder.

Dürtü Öğretisi ve Agresyon Dürtüsü

Freud (1920) tarafından öngörülen ölüm dürtüsü konusunda görüşler ayrılmaktadır. Fenichel (1936,1945) ve Reich (1933) gibi birçok analist yaşam ve ölüm dürtüsünü psikolojik değil biyolojik kavramlar olarak görürler. Nunberg (1971) ve Klein (1962) gibi bazı analistler ise ölüm dürtüsü hipotezini desteklerler. Wälder de (1963) ölüm dürtüsünün var olma olasılığını tamamen vareste tutmaz.

Libido tanımına analog olarak Freud, 1920’de ortaya attığı agresyon dürtüsünü “ruh tarafından dikte edilen ve somatik süreçlerden kaynaklanan çalışma talebi” olarak tanımlar. Kendisi tarafından agresyon dürtüsü ile kendisi tarafından var olduğu düşünülen ölüm dürtüsü arasındaki bağlantı, bugüne kadar tam anlamıyla sona ermemiş tartışmalara yol açmıştır. Hartmann, Kris ve Löwenstein (1949, 1970, 1972), ölüm dürtüsünü kanıtlamanın biyologların görevi olduğunu öne sürmüşlerdir. Burada, agresyonun insan yaşamının bir dürtüsü olduğu savına halel gelmemektedir. Diğer yandan Freud tarafından başlangıçta öne sürülen Libido ve Agresyonun yanında ego dürtülerinin psikolojide üçüncü müstakil bir kuvvet olarak etkili oldukları inkar edilemez. “Jenseits des Lustprinzips” [Haz İlkesinin ötesinde] adlı çalışmasında (1920) Freud, agresyonların haz ilkesinin ötesinde etki ettiklerini savunur. Kendisi, libidonun boşaltılmasının aksine agresyonların boşaltılmasının bizzat haz verici olmadığını yazar. Ancak agresyonların libidoyla karıştığı, yani erotize edildiği anda ve dış nesnelerin temsillerine yöneldiklerinde agresyonların boşaltılması haz verir.

Hartmann, Kris ve Loewenstein (1949), agresyonun haz ve hazsızlıkla ilişkisinin libidoyla aynı olduğunu açıklar. Böylece doyurulması haz, doyurulmasının önlenmesi ise hazsızlık doğurur.

Freud (1905a), cinsel dürtü ve dolayısıyla agresyon dürtülerinin değişik işlevlere sahip olduğuna inanmaktaydı. Buna göre cinsel dürtünün nevrotik semptomların oluşumu, agresyon dürtüsünün ise kendini cezalandırma ve kendini tahrip etme eğilimlerinden sorumludur.

Freud’un bu tasavvuru, günümüz görüşlerine artık uymamaktadır. Agresyonun ürünleri psikolojk çatışmada en az libidonun ürünleri kadar önemli bir rol oynarlar. Klein 1948 yılında agresyonları korkuların ana kaynağı olarak tanımlar.

Brenner (1955, 1967), agresyon ve libidonun psikolojik çatışmadaki rolü konusundaki bilgiyi, her iki dürtünün haz ilkesiyle benzer ilişkide olduğunun kanıtı olarak görür.

Freud (1920) agresyonu evrensel ölüm dürtüsünün bir parçası olarak anladığından, agresyon dürtüsünün söz konusu nesneyi tahrip etme amacını güttüğü görüşünü savunuyordu. Nunberg (1972) de Freud’un, genel bir geçerliliğe sahip bir ölüm dürtüsünün varlığına ilişkin görüşüne katılmakta ve şöyle yazmaktaydı: Her ne kadar bu düşünce başta kulağa garip gelse de, sezgisel değeri tahmin bile edilemez. Ona göre, bu dürtü sınıflaması, artık onsuz yapılamayacak, kullanılabilir bir çalışma hipotezi sunmaktaydı. Fenichel (1967, 1973) Freud’un Eros ve Ölüm dürtüsü arasındaki ayrımının, teorik pek çok soruyu yanıtsız bıraktığını, yeni soruların ortaya çıkmasına neden olduğunu ve muhtemelen ölüm dürtüsünün özel bir dürtü türü olmadığını öne sürmüştür.

Hartmann, Kris ve Loewenstein (1949), dürtü boşaltımının farklı dereceleri yüzünden dürtü hedefinin de farklı olabileceğini yazar. Kendileri, sadece “olgun/kamil”doyumun/boşaltımın ölüm ya da nesnenin tahribatını hedeflediğini öne sürerler.  Stone (1968) daha ileri giderek, her ne kadar ruhsal dünyada agresif ve destrüktif/yıkıcı arzuların varlığını kabul etse de, agresyon kavramının bir dürtü olarak anlaşılıp anlaşılamayacağının şüpheli olduğu görüşünü savunur. Gillespie (1952, 1971) ise agresyonun muhtemelen “indirgenmemiş bir temel eleman” olmadığını savunur.

Dürtü teorisi ile bağlantılı olarak Freud’un, dürtülerin karışımı ve dolayısıyla ayrılması (1923a) anlayışı büyük öneme sahiptir. Kendisi, agresyon dürtüsü ve libidonun, ontogenezin (Canlının, döllenmeden başlayarak türe has yapı ve şekil kazanıncaya kadarki kişisel gelişimi; birey oluş) başlangıcında birbirinden ayrı, yan yana mevcut olduğunu ve gelişim sürecinde birbirine karıştığını yazar. Melankoli ile ilgili gözlemleri, onun bu görüşlerini destekler gibi görünmektedir. Dürtü karışımına en tipik örnek ikircikliliktir.

Ölüm dürtüsü kuramı kabul edilmezse, agresyon ve libido dürtülerinin, Freud’un (1923a) öngördüğü şekilde, doğuştan itibaren ayrı olup olmadığı ve gelişim sürecinde birleşip birleşmediğini değerlendirmek oldukça güç olacaktır. Diğer yandan, agresyon ve libidonun doğuşta farklılaşmamış/ayrışmamış olduğu ve ontogenetik gelişim sırasında, psikolojinin ayırt edilebilen iki faktörü haline geldiğini savunan Fenichel (1967, 1973) veya Jacobson’un (1964) görüşleri takip edilebilir. Hartmann, Kris ve Loewenstein (1949) örneğin sadizmde dürtü ayrışması durumunu değil, dürtü karışımını görürler.

Agresyonla ilgili literatürün genelinde birden çok kuram öne çıkar. Lorenz (1963), Adler (1908) ve Eibl-Eibesfeldt (1970) gibileri agresyonun savaşma dürtüsü olduğunu açıklar. Bunun yanında yukarıda açıklanan, Freud’un ölüm dürtüsü kuramı (1920), frustrasyon/engellenme kuramı ve agresyonu, gaddarlık ve dolayısıyla tahrip etme dürtüsünün alameti olarak gören kuram vardır. Dollard (1955), Frustrasyon Kuramı’nin kurucusudur. Frustrasyon kuramını savunan analistler arasında, agresyon ve libidonun doğumda birbirinden ayrı olmadığını öne süren Fenichel (1967, 1973) yer alır. Buna göre ayrılma, gelişim süreci sırasında, libidinöz ihtiyaçların frustrasyonunda agresyon ortaya çıkmasıyla oluşur. Wälder (1963) bu kurama katılmakla birlikte, insanın aşırı agresif olması durumunda müstakil bir agresyon dürtüsünün mevcut olduğunun söylenmesi gerektiğini söyleyerek, agresyonun bir dürtünün işareti olduğu tasavvurundan tamamen feragat etmez. Frustrasyon kuramının düşüncesi takip edilirse, agresyonların salt tepkisel olarak ortaya çıkması, bir dürtünün varlığından vareste olacağından, agresyonları bir dürtünün sonucu olarak görmek mümkün olmaz. Lakin dürtüler tanımları gereği endojen, spontan-otonom karaktere sahiptir.

Frustrasyon teorisinin savunucuları, embriyonal dönem ve en erken bebeklik döneminde ayrışmamış/farklılaşmamış enerjinin ağırlıklı olarak psikolojik boşaltım yolları üzeinden deşarj olduğunu öne sürerler. Dünya (anne) ile ilişkilerde bu enerji farklılaşır. Tüm deneyimler haz ve hazsızlık duyguları ile bağlantıya sokulur. Pozitif libidinöz renge sahip, haz dolu olarak deneyimlenen ve tekrarlanma isteği doğuran tecrübelerin yanında, hazsızlık ile bağlantılı, önleme isteği doğuranlar da vardır. Sonuç olarak son olarak sayılan tecrübeler korku ve nefret yaratır. Önleme için iki imkan bulunmaktadır. Bunlardan birincisi kaçıştır. İkincisi ise – organizmanın bunu yapabilecek kabiliyeti varsa – olumsuz tecrübelerin kaynağını tahrip etmek, ya da en azından kaçış veya tahribat yönündeki dürtüdür. Böylece arzu ve dolayısıyla tahribat, agresif meyillerini ve dolayısıyla davranış biçimlerini teşkil eder.

Mitscherlich (1957/58), agresyonun bir dürtünün alameti olduğu görüşünü savunur. Buna göre doyum, birinci derecede,  nesnenin tahrip edilmesi ya da öldürülmesi ile gerçekleşmez. Nitekim gaddarlığın kendisi haz vericidir.

Diğer bir kuram, agresyonu insanın hareket enerjisi ya da büyüme enerjisi olarak gören Greenacre’ın (1953) kuramıdır. Buna göre nesne ilişkisi, hareket potansiyelinin tamamının libidinöz çabalara entegre edilmesine izin vermez. Geriye kalan, libidinal olmayan olarak bağlanmış hareketlilik/motilite daha sonra ağrı ve nefret deneyimleri üzerinden agresyon olarak tecelli eder. Eicke (1972), Balint-Schüler, agresyonun nasıl en iyi dürtü olarak anlaşılabileceğini gösterir. Eicke’ye (1972) göre, agresif dürtüler dürtü enerjisini teşkil ediyorsa, libido kaynağında olduğu gibi hedef ile nesnenin ayırt edilebilmesi gerekir. Nesne her iki dürtü için aynı nesne olabilir ya da farklı nesneler söz konusu olabilir. Diğer yandan agresif meyillerin hedefi, Freud’un dualistik dürtü teorisine uygun olarak, libidinöz meyillerinin hedeflerinin tam tersi olarak anlaşılmalıdır. Bu bakımdan agresif meyillerde nesneden ayrılma ve bağımsızlık hedeflenir. Nesneden bağımsızlık kavramından, otonomi, bireysellik ve böylece ego gelişiminin önemli bir kısmı anlaşılır. Ancak nesneye yönelik libidinöz çabalar daima mevcudiyetini koruduğundan, insanlar, gerekli ve hatta başarılı olan ayrılık adımlarını acı verici olarak deneyimlerler. Bu acıdan kaçınma arzusu, daha sonra agresyonun önlenmesine yol açabilir. Agresyonun kaynağı, sosyal bağımlılık ilişkilerindeki gerilimlerdir. Buna göre agresyon, diğer dürtüler gibi bedensel ihtiyaçları değil, sosyal ihtiyaçları tatmin eden bir dürtüdür. Bu, şimdiye kadar yaşanan anlama güçlüklerini ortadan kaldırmaktadır. Bu ayrıca frustrasyon teorilerini de açıklar. Agresif davranışlarla bağlantılı olarak yıkıcılık, nesnenin, ayrılma adımları gerçekleşmez ya da tamamlanmazsa nesne olarak değil, söz konusu insanın kendi benliğinin bir parçası ya da dayanışma içinde deneyimlenen grup duygusunun parçası olarak algılanması ve böylece kısmen kendi benliğine karşı savaşmanın bir sonucu olarak anlaşılabilir. Nitekim Eicke gaddarlık ve sadomazohizmi, primer sevgi konusundaki bilinçsiz arzuların ve bağımsızlık yönündeki gerçekleştirilmemiş bağımsızlık arzularının karışımı olarak açıklar.

Freud’un dürtü kuramı ve Greenacre’ın kuramı günümüzde psikanaliz literatüründe neredeyse rol oynamaz. Frustrasyon kuramı sayılmazsa, agresyon dürtüsünün varlığı analitik literatürde artık tartışma konusu değildir.

Şimdi de libidonun gelişimine yönelelim. Agresyonun gelişim basamakları henüz Freud tarafından dikkate alınmamıştır. Eicke’ye göre oral evrede “Hayır deme” ve ısırıp koparmakla sembolize edilen kendine ait bölgeyi ele geçirme gelişir. Anal evrede kendi ürününden ayrılma ve irade oluşumu gerçekleşir. Fallik-genital evrede ise rekabet öğrenilir ve benlik bilinci kemale erer ve agresyon aktif sevgiye bağlanır. Aşağıda sadece Freud zamanında bilinen Libido gelişimi gösterilecektir.

Sağlıklı bir erişkinin normal cinsel hayatının gelişimi, birbiri içine akan pek çok organizasyon basamağı üzerinden gerçekleşir. Bunlar özel şekillerine hakim olan kısmi dürtüler grubu üzerinden kavuşurlar. Libido organizasyonunun en erken evresi Freud’a göre oral evre olarak adlandırılır. Oral evre ayrıca bir pre-oral ve asıl oral kısma ayrılabilir (bkz. J. Sandler ve C.Dare’nin makalesi, ayrıca Cilt XI).

Çocuğun doğumda, geri kalan herkesten ayrıldığını göz önünde bulunduralım. Demek oluyor ki, her çocuk diğerlerinden farklı bir genoma sahip olup, biyolojik ve psikolojik gücü açısından diğerlerinden ayrılır. Bunun yanında intrauterin ve perinatal etkiler de gelişimin bir parçasıdır. Çocuk, tamamen bağımlı olduğu bir dünyaya doğar. Freud’a (1914b) göre primer narsisizm evresi söz konusudur. Balint’e (1935, 1937, 1939) göre başlangıçta anne ile çocuk arasında simbiyotik bir ilişki mevcuttur ve burada diyadik ilişkiden söz edilir (Simmel 1908, Pitz 1969). Spitz, bebeğin yaşamının ilk üç haftasında nesnesiz bir basamakta olduğunu söyler. Dünyası, bedensel uyarıların algılanması ile karakterizedir. Bir dış dünya deneyimlemez, sadece bir iç dünya deneyimler. Bu dönemde gözlemlenebilen tek duygudurum hazsızlıktır. Hazsızlığın dışa vurumları arasında sükunet bulunur. Yaklaşık bir hafta sonra bebek, derin sensibilite aktarılan sinyallere tepki vermeye başlar. Spitz (1969), ilk sekiz haftada besinin ancak bebek acıktığında tanındığını ve kızgınken çocuğun memeyi görmediğini kanıtlamıştır. Spitz’e göre 3. Ayda ilk gülümseme ile “nesne ön evresi” başlar. Ona göre bu, çevrenin hedef gözeterek algılanmasında ilk adım ve dışa yönelen ilk ruhsal faaliyettir. Pre-oral evrede çocuk, annenin bilinmeyen duruşlarına karşı hassasiyet gösterir. Sıkıntısız bir anne çocuk ilişkisinde çocuk güven, memnuniyet ve esenlik geliştirir ve güvende olduğunu hisseder. Bu alandaki bozukluklar bebeğe zarar verir ve bir amipin yalancı ayakları olarak tasavvur edilebilecek olan ilk iletişim denemelerinin hemen geri çekilmesiyle sonuçlanır. Nitekim bunlar “kötü bir dünya” ya da boşluğa denk gelmişlerdir. Çocuğun bu kadar erken bir dönemdeki nesne kaybı, psikoz hastasının kıyamet deneyimine eşdeğerdir. Erikson’a (1971) göre bu, bebekte temel güven ve temel güvensizliğin geliştiği dönemdir.

Freud (1905a) çocuk gelişiminin birinci evresini polimorf sapkın, otoerotik, narsisistik olarak tanımlar. Ferenczi (1964) ise süreci şöyle tanımlar: kayıtsız şartsız mutlak kudret evresi, sihirli-sanrısal mutlak kudret evresi, sihirli jestler dizisi yardımıyla mutlak kudret evresi. Kendisi “pasif sevgi” kavramını ortaya atmıştır. Bu pasif sevginin karşısına ise aktif sevgiyi koyar, ancak pasif sevgi ile narsisistik sevgiyi birbirine eşdeğer sayıp saymadığı konusunda bir şey demez. Ancak kendisi, başlangıçtan beri pasiflikle karakterize bir nesne ilişkisinin var olduğu görüşüne sahiptir.

Balint (1935) Freud’un tespitlerine katılır, ancak tanımlamanın sadece dürtü alanını göz önünde bulundurduğunu belirtir (bkz. Cilt III’te M. Hofmeister’in makalesi). Gerçeklik ilkesi perspektifinden bakıldığında çocuk narsisistir. Libidinöz olaraksa dıştan bakım almaya muhtaçtır. Kendisi, Ferenczi’nin pasif sevgi kavramına ek olarak primer sevgi kavramını ortaya atar. Bu, “Beni her zaman, her yerde, her şekilde sevsinler. Bütün vücudumu, bütün benliğimi, en ufak bir eleştiri olmadan, benim tarafımdan en ufak bir karşılık gerektirmeden…” meyli ile karakterizedir (Balint 1935, 60). Bu tamamen Ferenczi’nin mutlak kudret tasavvurlarına uyar. Sadece bu sunulmadığı durumlarda çocuk o ana kadar oyun şeklinde sergilenegelen otoerotiğe sarılır ve narsistik olur – ki bu durumda söz konusu olan sekonder/ikincil narsisizm olmalıdır. Kendisi anne ile çocuk arasındaki durumu, birinin diğerine bağımlı ve ona uyum sağlamış olduğu, her iki tarafın birbirine anlayış göstermek zorunda olmaksızın karşılıklı haz verdikleri bir durum olarak açıklar. Çocuğun libidinöz tatmini aynı zamanda annenin libidinöz tatminidir. Bu durumu, dual (çifteş/ikili) birim kavramı altında toplar. Balint’e (1935) göre bu nedenle, Freud’un (1913, 1923a) primer ve sekonder narsisizm arasındaki ayrımı yetersizdir. Ona göre ekstrauterin yaşamın başlangıcındaki durum primer sevgidir, yani başından beri nesneye yöneliktir; oysa narsisizm her zaman yetersiz nesne ilişkisinin sonucu sekonder olarak ortaya çıkar.

Çocuğun gelişimini çok geriye doğru takip eden Melanie Klein (1962), ilk evre olarak, hayatın ilk altı ayı için karakteristik olan paranoid-şizoid pozisyonu açıklar (bkz. Cilt III’teki R. Riesenberg’in makalesi). Ona göre başından beri nesne ilişkileri mevcuttur. Kendisi bu konuda Ferenczi’nin öğrencisidir. İlk nesne, iyi-tatmin eden ve kötü-başarısız olan şeklinde ikiye ayrılan annenin memesidir. Bu bölünme, sevgi ile nefret arasında keskin bir ayrım yaratır. Projeksiyon (yansıtma) ile sevgi uyaranları iyi memeye, yıkıcı uyaranlar kötü memeye aktarılır. İntrojeksiyon ile de her ikisi ego tarafından alımlanır. Bunun sonucu olarak, başta intikam alan kötü meme olmak üzere, iç ve dış zalimlere karşı korku oluşur. Kendisi çocuğu yutmak istemektedir. Burada ikinci hocası Abraham’ın çalışmalarını takip eder. Bu meyle rağmen çocuğun iyi memeyle ilişkisi devam eder. Bu ilişki çocuğa, kaybedilen daha önceki bir duruma özlemin üzerinden gelmeye yardımcı olur, yıkıcı dürtüleri ve izlenme korkusunu hafifletir ve iyi nesneye güveni arttırır. İnkar süreciyle başarısız nesne yok edilmiş olarak deneyimlenir ve böylece haz ve takip edilme korkusundan kurtuluşa erişilir. Sevgi duyguları ile yıkıcı dürtülerin sentezi depresif korku ve suçluluk duygusuna neden olur. Bu büyüme ve entegrasyonun alametidir. Diğer taraftan tahrip edici kuvvetlerin libido tarafından zayıflatılması mümkündür. Bu dönemdeki gelişimde, yansıtmalı özdeşleşmenin önemli payı vardır.

Freud (1905a, 1923b), libido organizasyonunun en erken evresi olan oral evrede, oral mukoza ve vücut yüzeyi derisinin önde gelen erojen bölgeler olduğunu keşfetmiştir. Ağız ve deri annenin bakımı sayesinde oto-erotik hazza yol açar. Narsisizmde oto-erotik haz (örneğin parmak emme) elde edilebilir. Winnicott bunu daha sonra bir geçiş nesnesine yaklaşım olarak açıklayabilmiştir.

Çocuk gelişiminin başında kendini anne ile psikolojik açıdan bir “bir” olarak deneyimler. Freud’a (1905a) göre bu, çocuğun, gelişiminin bu erken evresinde psikolojik olarak henüz bir nesneye sahip olmadığı sonucunu doğurur. Ancak çevre (anne) ile iletişim, oto-erotik hazzın yanında yeni deneyimler getirir. Bunların en önde gelenlerinden biri, ihtiyacı ve bunun tatmininin sıkıca birbirine bağlı olmadığıdır.

Çocuk ilk kez özne ile nesne arasında ayrım yapar. Çocuğun ilk kez bunu gerçekleştirmesi durumunda ayrılık deneyimlenir. Çocuk, artık, bağımlı olduğu anne nesnesini kendisi için muhafaza etmeye, onu sahiplenmeye çalışır. Emme ve ısırma davranışları ile mümkün olduğu andan itibaren ekstremiteleri ona bu yolda hizmet eder. Burada nesneye yönelik aslında birbirine tezat olan iki yaklaşım gözlenir. Bunlardan birincisi, bebeğe tatmin sağladığı için anne memesinin muhafaza edilmesi niyetidir. Bu meyilde bir nesne sevgisinin ilk kökenleri gözlenir. Diğer yandan, onu kaybedilmez hale getirmek üzere memenin içselleştirilmesi arzusu gözlenir (Abraham 1969 a, b). Burada, genellikle bilinç-dışında kalan ve ancak bir analiz sırasında keşfedilebilen, fantezideki aktivitelerin kastedildiği vurgulanmalıdır. Bu, M. Klein’ın da gösterdiği gibi çocuk terapilerinde de geçerlidir.

Melankolide, oralliğin içselleştirme eğilimlerinde bulduğumuz yamyamca çizgiler görülür. Bunlar, bebeklik çağındaki yıkımlar ne kadar kuvvetliyse, o derece şiddetli ortaya çıkar. Freud (1923a) bu bağlamda, yamyamların kurbanlarını, “kendilerini yiyecek kadar sevdikleri” düşmanları söz konusu olduğundan yediklerini söyler. Burada yatan mantık, onların özelliklerini kaybedilmeyecek biçimde içselleştirmektir. Freud (1905a, 1923a) bu nedenle oral libido gelişiminin geç evresini Abraham’ın önerisi doğrultusunda “yamyamlık evresi” olarak adlandırır.

Bebek için bu annenin memesini ve dolayısıyla anneyi içselleştirme denemesi psikolojik bir gerçekliktir. Bu introjeksiyon, çocuğun bağımlılığını ortadan kaldırma ve görünürde çocuğu daha bağımsız kılma amacına hizmet eder. Ancak bu, introjeksiyon vasıtasıyla nesnenin bağımsızlığının ortadan kalktığı anlamına gelir. Anne memesinin primer nesne olarak libidinöz rolü ortadan kalkar, yani introjeksiyon ile nesne çocuğun egosu tarafından alımlanır. Bu demek oluyor ki, nesnenin bağımsızlığını ortadan kaldırmaya yönelik yamyamca meyiller ile narsisistik libido tezahür eder. Ta ki, açlığın yeniden ortaya çıkması ve sonraki emzirmede nesnenin varlığının haz ile deneyimlenmesine kadar… Burada oral evrenin geç dönemlerinde libidonun kararsız dağılımı görülür. Yamyamca meyillerde yıkıcı, nesneye düşman bir uyarım gözlenebilir. Buradan hareketle oral evrede nesne ilişkisinin, libidinöz, nesneye dost ve oral sadizmin alameti olan destrüktif, yıkıcı meyillerin bir arada bulunmasıyla karakterizedir. Eicke’ye göre Abraham tarafından işlenen bu erken dönem ruhsal gelişim süreçlerinde, bağımsızlığa iten agresif gerilimlerin, süt veren memeden (ya da daha sonra kendi ürününden [dışkısından]) ayrılamama ya da Bion’un dediği gibi, memesiz tek başına yaşamın haz verici olarak deneyimlenmediği, aksine annenin memesine yönelik introjeksiyon ve sahiplik ihtiyacının (ya da kendi ihtiyaçlarının) baki kalması durumunda sadizme dönüşmesi gerektiği görülebilir.

Nesne libidosu ve narsisizm arasındaki kararsızlıkta aynı zamanda libido ve agresyon arasında bir kararsızlık gözlenir. Bu kararsız durum, bununla bağlantılı olarak daha sonra suçluluk hislerinin oluşmasına sebebiyet veren çatışmalara neden olur. Oral içe atım (introjeksiyon) aynı zamanda primer içselleştirme olarak da adlandırılır. Freud (1923a) içselleştirmenin, libidonun oral gelişim basamağının psikolojik muadili olduğundan söz eder. Bu, ego gelişimi sürecinde daha sonra sekonder içselleştirme olarak adlandırılacak olan şeydir.

Melanie Klein (1962) birinci yaşın ikinci yarısında, 4. Aydan başlayarak, çocuğun depresif pozisyonunu tarif eder. Ona göre bu dönemde oral dürtüler ön planda olmakla birlikte buna üretral, anal ve genital çizgiler (Ödipus kompleksinin erken evresi) eklenir.

Anneye olan ilişki güçlenmiştir. Onu içselleştirme güç kazanır. Entegrasyon ve sentez yönünde yeni bir gelişim başlar. Sevilme ve nefret edilme ile iyi ve kötü birbirine yaklaşır, nesne olgun bir kişi olarak tezahür eder. Bu süreçler dış ve iç nesnelere yayılır. Ego, iç ve dış nesneler arasındaki farklılıkları azaltmaya itilir. Libidinöz ve agresif dürtülerin bu şekilde birbirine yaklaşmasıyla çatışmanın şiddetlenmesi ve korku ile suçluluk duygularında artış görülür. Karasızlık artık tüm nesnede deneyimlenir. Yıkıcı kuvvetler sevilen nesneye karşı büyük bir tehlike olarak deneyimlenir. İntrojekte edilen annenin zarar gördüğü, yok oluş tehlikesi altında olduğu tasavvur edilir. Bu, zarar gören nesnenin daha çok içselleştirilmesi sonucunu doğurur. Buradan yola çıkarak bir telafi etme meyli doğar. Depresif korkuyu önlemek için, iç ve dış nesnenin inkar, idealizasyon, parçalama ve kontrolü şeklinde manik bir savunma mekanizması devreye sokulur. Depresif korkuların üstesinden gelmek, agresyonla mücadele ve telafi süreçleri ile mümkün olur.

Libido Organizasyonunun Anal-Sadistik Evresi

Freud’a (1905a, 1923 b, 1923 c) göre anal sadistik evrede oral mukoza primer erojen bölge olma rolünü yitirir ve yerini kolon, anal mukoza ve komşu cilt alır. Gerek bağırsak muhteviyatının bağırsak mukozası ve cilt üzerine etkisi, gerekse de bakım sırasında annenin teması çocukta haz dolu bir uyarılma sağlar. Kontrol edilebilen kaslar sayesinde çocuk bağırsak içeriğini dilediğince içinde tutabilir veya çıkarabilir (bkz. P. Heimann’ın makalesi ile Cilt XI). Her ikisi de çocuk için haz vericidir. Bunun yanında, dışkılama süreci ile çevre ve dolayısıyla anneye etki edebilme imkanı doğduğu belirtilmelidir. Bir yandan oto-erotik haz alma, diğer yandan mücadele, ayrılık, bağırsak muhteviyatı üzerinden libidinöz ilgi gibi anne-çocuk ilişkisiyle ilgili yönler bu evrede önemli rol oynar. Bunun yanında ekstremite kaslarının da erojenik anlam kazanması da anlamlıdır. Çocuk aktif hareket etmeyi ve bu hareketlerden mutluluk ve haz almayı öğrenir. Çocuğun nesne ilişkileri henüz narsisistiktir. Bu demek oluyor ki, nesne çocukça sadece kendine haz verme kabiliyetine sahip olduğu ölçüde arzulanır. Nesne ilişkileri yamyamlık evresinden beri kararsızdır. Libidinöz ve destrüktif/yıkıcı dürtüler arasında bir yarış vardır. Anal-sadistik dönemin başında yıkıcı dürtülerin bu yarışta baskın hale gelmesi mümkündür (Abraham 1969 a,b).

Anal-sadistik dönemde bağırsak muhteviyatı nesnelerin bir sembolü haline gelir. Bu, çocuğun libidinöz çabasının nesneye sahip olma ve başka bir deyişle dışkıyı içinde tutma yönünde olduğu anlamına gelir. Tersine yıkıcı kuvvetlerin nesneyi reddeden tutumu kendini bağırsağın muhteviyatını boşaltma ve ondan ayrılma ihtiyacı olarak kendini gösterir. Dışkı bu dönemde çocuk tarafından kendi vücudunun bir parçası olarak deneyimlenir. Bu nedenle çocuğun kendi dışkısından duyduğu tatmin oto-erotik karaktere sahiptir. Dışkıya çocuk tarafından canlı bir nesne anlamı verilir, yani birinci derecede anneyi temsil eder. Böylece çocuğun bağırsak muhteviyatına karşı tutumu aynı zamanda dış nesnelere karşı kararsız tutumunu gösterir. Çocuğun libidonun oral evresinde bile, annesi iç nesne olacak şekilde, nesnesini içselleştirdiği düşünülürse, bu durum daha iyi anlaşılır.

Anal-sadistik evrede bağırsak muhteviyatının işte bu introjekte nesne ile özdeşleştirilmesi mümkündür. Bunun sonucu olarak çocuğun kendi dışkısıyla olan ilişkisi, dış nesne yani anneye karşı geliştirilen duyguların aynısıyla karakterizedir. Böylece dışkı, anne gibi, hem haz veren hem de haz vermeyen özellikler kazanır. Ekstremite kaslarında da nesneye olan kararsız tutum kendini gösterir. Ekstremite kasları sayesinde çocuk nesneyi sahiplenebilir ve ona hükmedebilir. Yıkıcı yön kendini, nesneye saldırma, onu bırakma ve tahrip etme imkanında kendini gösterir. Anal sadistik libido organizasyonu alanında libidinöz ve yıkıcı meyillerin karışımı anal sadizm olarak adlandırılır. Freud’a (1905a, 1924a) göre burada sadizmin karşıtı mazohizmdir ki, burada erojenik mazohizm söz konusudur (ağrının verdiği cinsel hazza bağlanma). Çocuk, yıkıcı dürtülerini nesneye aktaramazsa, bu yıkıcı uyaranlar, örneğin kendine zarar verme (sekonder mazohizm) olarak, mazohistik bir şekilde kendi vücudunda haz doğuracak şekilde, sadistik dürtüler çocuğun şahsına döner.

Freud (1920) dualistik bir dürtü teorisinden dolayı, libidinöz ve agresif dürtülerin farklı tür ve şekillerde kendi aralarında tezat oluşturduğu sonucuna varmıştır. Agresif dürtülerin yıkıcı aksanlarını büyük oranda yitirebileceği, bunların nötralize edilmeye müsait oluşu gerçeği karşısında Freud (1923a) dürtü karışımı kavramını öne sürmüştür. Böylece Freud, gelişim sürecinde libidinöz ve yıkıcı dürtüler arasında artan bir karışım olduğundan yola çıkar. Abraham (1969 a,b), libido organizasyonunun anal evresinde, oral evreye benzer şekilde, iki basamak arasında ayrım yapılabileceği görüşünü savunur. Kendisi anal libido organizasyonunda bir erken ve bir geç dönemden bahseder. Kendisi erken dönemde nesneyi reddeden, boşaltan ve tahrip eden meyillerin baskın olduğunu, geç dönemde ise nesneye dost, hakimiyet ve sahiplenme yönünde özelliklerin öne çıktığını tespit etmiştir. Bu gelişim sürecini çocuğun dışkısına muamelesinde gözleyebiliriz. Erken anal sadistik dönemde uyaranlar genellikle baskın olduğundan ve dışkı, introjekte dış nesneyi temsil ettiğinden, rahatsız edici olarak deneyimlenir. Bu tutum evreye özgüdür ve dolayısıyla annenin bilinçli ve bilinç-dışı tutumları pozitif ve nesne dostu da olsa gözlenecektir. Ancak anne tarafında eksiklikler görülmesi durumunda nesne ve dolayısıyla introjekte nesne hazsızlık özelliği kazanır. Bu nedenle bağırsak muhteviyatı çocuk tarafından az ya da çok tehdit ve yıkıcı olarak deneyimlenir. Dışkılama ile çocuk sadece dışkısını değil onunla bağlantılı nesneyi de, nesnenin yıkıcı yönleri ağır bastığı sürece, kendinden atar. Dışkılama ile en azından kendi yıkıcı meyillerini atar. Nitekim bunlar haz veren nesneye tehdit arz eder. Artık nesnenin reddi ile nesne ile ilişki kurma arzusu aynı kuvvette yan yana mevcuttur. Anal sadistik gelişim evresinin ileri sürecinde nesnenin imajı daha dostanedir. Artık çocuk, yıkıcı anlamını kaybetmiş olan bağırsak muhteviyatını haz veren bir mülk olarak deneyimler. Çocuk, haz alarak dışkısıyla oynamaya başlar. Burada da çocuğun bağırsak muhteviyatına karşı tutumunda, çocuğun dış nesneyle ilişkisi ortaya çıkar. Dışkısıyla, haz alarak içinde tutmak ve dolayısıyla onu anneye hediye etmekle nesneyle yeni bir ilişki kurulur. Bir yandan çocuğun davranışı dostane bir ilgi ifade eder, diğer yandansa inatla içinde tutma ile de kendini ortaya koyma ve bağımsız olma arzusu ifade edilir.

Çocuk için dışkı, anneye hükmetme aracı olarak anlam kazanır. Eicke’ye (1972) göre çocuk, dışkısına muamelesi vasıtasıyla kendi ürününden ayrılmayı öğrenir.

Bu dönemdeki gelişime göre ya nesne sevgisi ya da narsisistik tutuma yatkınlık meydana gelir.

Abraham (1969 a,b), obsesyonel nevrozda libido ve agresyonun anal sadistik libido gelişiminin geç dönemine kadar indirgenebileceğini tespit etmiştir. Bunun sonucu olarak obsesyonel nevrozda nesne rolü tehdit altında olsa da, libidodan, bu dönemde tipik olarak baskın olmasından dolayı, vazgeçilmez. Obsesyonel nevrozlu hastanın karakteristik davranışına bakıldığında, her şeyi sorgulama müptelalığı dikkat çeker. Bu nesnenin tahrip mi edilmesi gerektiği, yoksa sevilme imkanının bulunup bulunmadığı konusundaki şüpheyle seyreden bir kararsızlığın yani nesne konusunda libido ile yıkıcı meyillerin sürekli çatışmasının göstergesidir. Ancak anal sadistik libido gelişiminin erken dönemine kadar indirgendiğinde libido ve yıkım arasında farklı bir güç dengesi mevcuttur. Yıkıcı kuvvetler baskın hale gelebilir. Bunun sonucu nesne rolünden vazgeçmek ve depresyondur.

“Karakter ve Anal Erotizm”’de (1908) Freud (1907) anal karakteri düzenlilik, tasarruf ve inat özellikleri ile tarif eder. Anal karakter bunun dışında Sadger (1910, 1926), Jones (1913,1919,1950),Ferenczi (1964), Simmel (1930), Abraham (1969 a,b) tarafından araştırılmıştır. Bu özellikler tepki oluşumu alametleridir. İntrapsişik tepki oluşturma süreci ile önceleri haz veren iştigalden kirli olanla, yani bağırsak muhteviyatıyla vazgeçilir ve karşıt bir niyet/amaç olarak karakter çizgisi haline gelir.

Freud tasarruf ve cimriliğin, çocuklukta dışkısı değerli bir mülk olarak muhafaza etme ve anneye vermeme meylinden köken aldığını kanıtlamıştır. Buna göre inat ve isyankarlık, annenin iktidarına karşı kendini dışkısını tutarak savunma meylinden köken alır. Dolayısıyla görülmektedir ki inat ve cimrilik dikkatleri asıl hedeften başka yöne çeker ve aslında anal sadistik libido döneminin dürtüsel arzularının saflaşmış halidir. Oral evrede tipik işlem introjeksiyon iken bu dönemde tercih edilen savunma mekanizması projeksiyondur. Dışkılama,  projeksiyonun kökeni ve örneği olarak kabul edilir. Anal sadistik libido gelişimi evresinde dışkı çocuk için canlı bir şeydir. Böylece dışkının dış dünyaya yansıması, çocuğun dünya görüşünü şekillendirdiği bir “güç” modelidir. Tüm nesneler çocuklar tarafından canlı olarak deneyimlenir, kendi öz-deneyimleme kalıplarına göre algılanıp yorumlanır. Çocuk bu dönemde henüz anal sadistik kararsızlıkta takılı olduğundan, dış nesneler bu anal sadistik kararsızlıkla uyumlu kriterlerle yorumlanır. Böylece tezatlar uslu, kötü veya iyidir. Bu yorum çocuk tarafından deneyimlenen nesnenin işlevine bağlıdır. Henüz gerçeklik ilkesi yetersiz olduğundan çocuk bu projektif dünya görüşünde iç ve dış arasında keskin bir ayrım yapamaz. Ferenczi bu nedenle bu evreye büyülü-sanrılı mutlak kudret demiştir.

Dışkının, çocuk tarafından canlı bir şey olarak görüldüğü gerçeği ve diğer yandan anal sadistik libido gelişiminde dışkının yıkıcı bir çekirdeğe sahip oluşu, çocuğun kendi çıkardığı dışkıyı tehlikeli ve esrarengiz olarak deneyimlemesine yol açar. Söz konusu fanteziler, örneğin dışkının kötü ruhlar vb. hakimiyetinde olduğudur. Geç bir paranoya bu korkulardan kaynaklanıyor gibi görünmektedir (Freud 1905a, Abraham 1969, Ferenczi 1911). Diğer yandan dışkının libidinöz rolü de bulunmaktadır. Freud (1915c, 1916), dışkının bu nedenle çocuk için cinsel bir organ, örneğin erkek fallusunun öncülü haline geldiğini, diğer yandan rektumun erojen bölge olarak vajinanın öncülü olduğunu kanıtlamıştır.

Bu nedenle çocuk için bağırsağı boşaltmak, değerli bir şey kaybetmek anlamına gelebilir. Bu bakımdan bazı çocukların bağırsaklarını boşaltmaktan korkmaları daha sonraki dönemdeki kastrasyon korkusuyla bağlantılıdır.

Dışkılama ve kendi motoriğine hakim olmakla çocukta iktidar duyguları gelişir. Libido dağılımı henüz narsisistik olduğundan, yani halen kuvvetli simbiyotik bağlar bulunduğundan, bu iktidar duygusundan mutlak kudret duygusu oluşur. Bu kendini beğenmişlik bütün olarak egoya değil tekil işlevlere hizmet ederse buradan hareketle büyülü tasavvurlar meydana  gelir. Bilhassa erojen bölgeler çocuk için büyülü bir güç kazanır.

Anal sadistik evrede çocuğun ruhsal kabiliyetleri de gelişmeye devam eder. Bunlar, bu dönemde baskın olan niyetlerin hizmetine girerler. Bunlar bir yandan çocuğun çevreye hakim olmasına yardım ederler, diğer yandan teslimiyet konusunda ona hizmet ederler. Böylece ruhsal kabiliyetler libidinöz ve sadistik çabaların aracı haline gelirler. Karakteristik olan, çocuğun bu yaşta düşüncelerini bağımsız bir şey olarak deneyimlemesidir. Kendisi, bir düşüncenin kendisinden ayrılıp zarara neden olabileceğinden emindir. Bunun sonucu, genellikle, çocuğun korkularıdır. Kendisi, agresif düşüncelerinin çevreye zarar verebileceğinden korkar. Böylece bu alanda da kendi kabiliyetlerini de büyülü bir şekilde gözünde aşırı büyütme söz konusudur. Burada düşüncelerin her şeye kadirliğinden bahsedilir.

Libidonun Fallik-Narsistik Organizasyon Basamağı

Bundan önce, öncelikle ağız ve daha sonra rektumun başta gelen erojen bölge olduğu bir zaman aralığından söz etmişsek de, dördüncü yaş ciavrı rektum bu rolünü kaybeder ve genitaller tarafından ikame edilir. Böylece fallik narsisistik organizasyon basamağı gelişir. Bu, pregenital kısmi dürtülerin hakimiyetini kaybettiği anlamına gelir. Onların görevi artık genital tatminin hazırlanması ve arttırılması alanındadır. İnsanın bu dönemi fallik olarak adlandırılır. Nitekim oğlan çocuklar için de kız çocuklar için de psikolojik olarak tek bir cinsel organ bulunmaktadır, o da penistir (Freud 1905a) (bkz. M. Klein 1962, E. Jones 1913, 1919).

Penis oğlan çocuk için, cinsel haz verme kabiliyetinden dolayı öyle merkezi bir anlam kazanır ki, öz-saygının merkezi ve ana kriteri haline gelir. Penis, ego ile özdeşleşmiştir. Bu dönemde penis boyu oğlan için büyük öneme sahiptir. Penisini başkalarıyla karşılaştırarak ölçer ve gurur veya yas, imrenme ve kıskançlık ile tepki verir. Oğlanın fantezisinde kızlar dahil her nesnenin bir penisi vardır. Burada projektif bir dünya görüşü ve nesne seçimi söz konusudur, yani kendi organizasyonu başkasına yansıtılır ve arzulanır. Kızlarda durum biraz farklıdır. Kız kısa zaman içinde kendi genitallerinin oğlanlarınkinden farklı olduğunu fark eder. Penis ile karşılaştırıldığında klitoris daha aşağı olarak deneyimlenir. Freud’a (1905a, 1908b, 1916, 1917, 1925, 1931, 1933, 1938) göre penis kıskançlığı kızın nesne seçimini belirler. Oğlan gibi bir penise sahip olma arzusu mevcuttur. Bu nedenle kız kendini artan miktarda oğlanla özdeşleştirir. Oğlanca davranış biçimleri geliştirir ve oğlanlarla rekabete girmeye çalışır. Kızın bu davranışı “fallik rekabet” olarak adlandırılır. Fantezide oğlan ve kız tüm nesneler fallik bir genitalle donanmıştır. Bu, libidoya tahsis edilmiş genitalin nesnelere yansıtıldığı ya da kendi vücudunda klitorisin özdeşsel olarak dönüştürüldüğü anlamına gelir.

Ancak her ikisi de narsisistik nesne seçimi anlamına gelir. Birinci durumda kendi genitali nesneye projeksiyonla sevilir, diğer durumdaysa özdeşleştirme vasıtasıyla kendi vücudundaki kendi genitali. Bu dönemde gerek oğlanda, gerekse de kızda latent efeminen meyiller görülür. Kızda bu kendini, bu dönemde vajina girişini uyararak mastürbasyon yapmasıyla gösterir. Oğlanda cinsel hisler bir süre halen anal bölgededir (Freud 1923c). Ağız ve anüsün vajinayı temsil edebildiği vücut boşlukları fantezilerine rastlanır. Dolayısıyla bu dönemde oğlanlarda ve kızlarda, biseksüel çabalarının alameti olarak erkeksi aktif ve efeminen pasif davranışlar bulunur. Bu, indirgemede oğlanın fallik narsistik gelişim basamağındaki pasif efeminen davranışları ile kızın aktif erkeksi özdeşleştirmelerinin yeniden tahsis edilebileceği anlamına gelir. Bunun sonucu eşcinsel ilişkiler olabilir.

Bu dönemde çocuk dürtülerini ertelemeyi ya da yerini değiştirmeyi öğrenir. O ana kadar kendi bekasını muhafaza etme işlevleri güven altına alınmışsa şimdi türün varlığını muhafaza işlevleri ağırlık kazanır. Buradan hareketle insanlar arası iletişim ve ilişkilerde yeni bir nitelik ortaya çıkar. Anne-çocuk şeklindeki ikili ilişkiden şimdi, babanın erkek rolündeki kişi olarak bu ikili ilişkiye dahil edildiği klasik üçlü ilişki ortaya çıkar. Bunun yanında grup ilişkileri kardeşlerin katılmasıyla genişler. Dolayısıyla ilk sosyal ilişki meydana gelir. Bu, duygusal deneyimin, değişik farklılaşmalarla genişlemesi ve zenginleşmesi anlamına gelir. Çocuk değişik insanlarla yan yana, art arda, farklı duygusal ve libidinöz arzularla ve ayrıca başkalarının talepleriyle baş etmeyi öğrenir.

Devam eden ego gelişimiyle cinsiyet farkı fiilen tanınır ve nesnelerle olan ilişkilerde dikkate alınır. Şimdi artık libido genitali hedef alır ve bunun sonucu olarak çocuk nesneleri ilk kez genital taleple arzular. Daha önce olduğu gibi oto-erotik tatmin, neticede mastürbasyonla süregelir. Ancak artık mastürbasyona nesne tasavvurları eşlik eder. Bu, daha önce de uygulanan mastürbasyonun psikolojik temsilinin nesneyle ilişkili olduğu ve daha önce olduğu gibi sadece narsisistik oto-erotik bir haz alma olmadığı anlamına gelir.

Çocukta gelişen cinsel arzular yepyeni bir duruma yol açar. Her ne kadar çocuk pregenital dönemde dürtü kısıtlamalarına maruz kalmışsa da bunlar daima ikili bir ilişkiden kaynaklanan çatışmalardı. Artık gelinen gelişim aşamasında çatışmalar artık baba, anne ve çocuktan müteşekkil üçlü bir ilişkiyle ilgilidir. Bu durumun karakterizasyonu Ödipus Kompleksi (Freud 1900, 1901, 1905a, 1908a, 1909, 1910, 1917, 1923b, 1928, 1938) olarak bilinir (bkz. A. Holder ve H. Stolze’nin makaleleri ve Cilt XI).

Ödipal çatışma çocuğun biyolojik ve psikolojik olgunlaşmasının sonucudur. Ödipal kararsızlığın biyolojik bileşeni insanın biseksüel predispozisyonu ile karakterizedir. Ödipal kararsızlığın sosyal kökeni, çocuğun her iki ebeveyni de sevmesi, ancak kendisiyle aynı cinsiyete sahip ebeveyni ile aynı arzulanan nesne konusunda girilen rekabette oluşan nefret duyguları ile kendini gösterir.

Ödipal süreçte öncelikle tam ve tersine dönmüş bir Ödipus kompleksi arasında ayrım yapılabilir. Tam Ödipus Komplaksi’nde oğlan cinsel olarak anneyi arzular ve fantezide kendini babasının yerine koyar. Böylece anneye karşı pozitif cinsel renge sahip duygular ve babaya karşı kararsız duygular ortaya çıkar. Tersine dönmüş Ödipus Komplaksi’nde oğlan anneden nefret eder ve onu cinsel obje olarak reddeder.

Bu nedenle sevgi talepleri babaya yönelir ve bunun sonucu olarak muhtemelen bir nevi eşcinsellik formu meydana gelir. Annenin reddedilmesinin değişik nedenleri olabilir. Birincisi oğlan cinsel isteklerine karşılık vermediğini ve bir rakibe teslim olduğunu deneyimleyebilir ya da diğer yandan bunun kökeni pregenital hayal kırıklıklarında yatabilir. Şimdi her ne kadar annesini reddetse de korkudan kendini onunla özdeşleştirecek ve fantezisinde baba olan ilişkide onun rolünü üstlenecektir. Burada, pasif efeminen duruşla karakterize, ileride iktidar sorunu ve homofilik meyillere yol açabilecek negatif bir Ödipus kompleksi söz konusudur.

Normalde oğlan ağırlıklı olarak kendisini babasıyla, kız ise annesiyle özdeşleştirir. Ancak basit, pozitif bir Ödipus kompleksine neredeyse asla rastlanmadığı da tespit edilmelidir. Genellikle karışık formlar söz konusudur.

Çocuk ödipal çatışmada sadece toplumda geçerli tek tip, cinsiyete spesifik davranış biçimlerini değil, tipik olanların yanında ebeveynlerinin az ya da çok çatışmalı bireysel cinsel tutumlarını da deneyimler. Erken gelişim evrelerinde şekillenen kendi çocukça ihtiyaçları şimdi bir yandan toplumsal faktörlerin, diğer yandan da ebeveynlerinin bireysel faktörleri ile karşı karşıyadır. Bu çatışmaların temelinde Ödipus kompleksi çocukta, somut duruma göre az ya da çok çatışmalı olarak başa çıkılan özel bir karakteristik kazanır. Ödipal durum ve bunun içinde yer alan ilkesel, ama aynı zamanda aileye özel çatışma bileşimi ile bireysel mücadele bundan sonra farkında olmadan nesne ilişkilerine şekil verir.

Ödipal ensest arzusu nedeniyle oğlan babasıyla, fantezisinde kendisini rakip olarak deneyimlediğinden, bir kararsızlık çatışmasına sürüklenir. Bu çatışmanın çıkış noktası ve haz nesnesi ve dolayısıyla rekabet organı genitaldir. Rekabet mücadele demektir, mücadele bir hasmın var olması demektir, bir hasmın varlığı onun kuvvetini tartmak ve ondan bu durumda korkmak demektir. Bu nedenle oğlan babanın, anneyi elinden alma denemesine cüret ettiği için kendisinden intikam alacağından korkar. Genital bu gelişimin çıkış noktası olduğundan bu korku genitalde deneyimlenir; yani oğlan babanın, bir daha kendine rakip olmamasını temin etmek üzere, genitalini elinden almasından korkar. Oğlanda oluşan bu korku ve buradan kaynaklanan tasavvur ve duygular Freud’a (1900, 1901) göre kastrasyon kompleksi olarak adlandırılır. Ebeveynlerin mastürbasyon yapan oğlanı penisini elinden almak ya da penisini kaybetmekle tehdit etmesi pek ender değildir. Ebeveynlerin çocuğun cinselliğine karşı bu korkularının kökeni kendi cinsel sorunsallarında yatar. Kendi baskıladıkları dürtülerle çocukta mücadele edilmelidir. Kastrasyon korkusunun şiddetlenmesi en geç, oğlanın kızlarda gerçekten de penis bulunmadığını keşfi ile gerçekleşir. Daha önce anılan tehdit olmaksızın da bu keşif, oğlanda şiddetli korkular oluşmasına yeter; lakin penise narsisistik düzeyde aşırı önem tahsis etmektedir. Tipik çocukça fanteziler, kadınların penisinin halihazırda kesilmiş olduğudur. Buradan yola çıkarak kendi genitalini kaybetme korkusu ortaya çıkar. Oğlan bu korkunun üstesinden gelemezse daha sonra iktidarsızlık sorunu ortaya çıkar. Lakin penisi olmayan kadının görüntüsü kendisinde eski ama ilgilinin farkında olmadığı korkuları harekete geçirir. Önemli derece pasif efeminen davranışlarla oğlanın kastrasyona boyun eğmesi ender değildir. Bunun sonucu olarak erkeksi cinsel arzularından vazgeçer. Bu kez, penisi kaybetmiş olma hissine kadar varan, bir kadın genitaline sahip olma arzusu oluşur. Artık kastrasyon korkusu değil, bilakis kastrasyon arzusu mevcut olan bu davranış, “efeminen mazoşizm” (korkudan kendini bir dişiyle özdeşleştirme) olarak adlandırılır.

Bu efeminen mazoşizm ile önemli derecede aşağılık kompleksleri bağlantılıdır. Bunun sonucu olarak erkeksi aktiviteler önemli derecede frenlenmiştir (bkz. J.-M. Alby ev F. Pasche’nin makalesi). Oğlan görünürde kastrasyon korkusunun üstesinden gelirse, kadınların penissizliği nedeniyle çok belirli bir davranış ortaya koyabilir. Nitekim bu davranış, penisleri olmadığı için daha aşağı saydığı kadınları küçük görmedir. Bu aşırı fallik gurur, bilinç altında var olan kastrasyon korkusu ile aşırı bir tepkiyle başa çıkıldığını gösterir. Daha önce açıklananlardan, oğlandaki kastrasyon kompleksinin Ödipus kompleksinin zemininde geliştiği anlaşılmaktadır.

Ödipal durumda, yani narsisistik nesne seçiminin nesne sevgisine dönüştüğü bir dönemde oğlan için görünürde çözümü olmayan bir çatışma oluşmaktadır. Babasıyla annesine sahip olmak için rekabete girmekte ve sonuç olarak kastrasyon korkusu yaşamaktadır. Kastrasyon korkusundan kurtulmak için nesne olarak anneden vazgeçse libidinöz ihtiyaçlarını babaya yönlendirmesi gerekir. Bunun sonucu anneye benzeme ile sonuçlanacak eşcinsel meyil olacaktır. Böylece efeminen bir pozisyona girecektir. Kendi erkeksi dürtü taleplerinden vazgeçecek ve korktuğu kastrasyona eşdeğer olan bir durum yaratacaktır. Yani bir yandan kastrasyon korkusu oluşur, diğer yandan da kastrasyonla eşanlamlı olan bir durum meydana gelir. Her halükarda genital tehlikeye düşecektir. Böylece her iki yol da gidilemezdir. Genitalin bu dönemde ego ile özdeş olduğu göz önünde bulundurulduğunda çocuk için tehditkar bir durum ortaya çıkar. Dolayısıyla libidinöz tatmin mümkün değildir. Bunun sonucu, bir libido birikimi ve psikolojik stabilitenin kaybıdır (Freud 1915b). Libido, tatmin elde etmesi mümkün olmayan bir durumdan kendini geri çekme kabiliyetine sahip olduğundan, bu durumda, libido pregenital tatmin imkanlarına, somut durumda oral organizasyon basamağına, indirgenir (Freud 1923a, Nunberg 1971). Burada, aynı zamanda babaya karşı hem sevgi hem de nefret duygularını aynı anda tatmin etmeye müsait olan özdeşleştirme mekanizması uygundur. Oğlan kendini babasıyla özdeşleştirirse, babasından eşcinsel arzularının nesnesi olarak vazgeçer ve nesneye düşman dürtülerini tatmin eder. Diğer yandan özdeşleştirme vasıtasıyla libidinöz arzularını tatmin etmesi mümkündür. Dürtüleri kısıtlayan çizgileriyle ve ona yönelik duygularıyla babayı kendi egosuna içselleştirir. Böylece özdeşleştirme ile süperegonun çekirdeği oluşur (bkz. D. Eicke’nin makalesi). Süperego bu bakımdan büyük oranda babanın oğlanda oluşan imajıdır. İmaj burada sadece babanın gerçek karakterini değil, aynı zamanda oğlanın babasına karşı geliştirdiği tüm duyguları ifade eder. Bunlar kökenini sadece ödipal durumda babanın davranışından almaz ama aynı zamanda, oğlanın dürtülerinin kuvveti gibi yapısal faktörlerden de meydana çıktığı gibi, burada normal gelişim sürecinde bozukluklar görülmesi durumunda pregenital dönemin duygularından da etkilenir. Örneğin yeterli düzeyde bir dürtü karışımı görülmemesi durumunda sonuç olarak, aslen makul davranışlar sergileyen baba çocuk tarafından aşırı sadistik dürtülerle anılır ve bunlar şimdi intojekte edilip süperego üzerinden egoyu etkilerler. Böylece örneğin süperego oğlanın kendi İd’inin hatlarına sahip olabilir. Şimdi süperegoda lokalize olan yıkıcı dürtüler, örneğin cinsel uyaranlara karşı çalışırlar ve babanın ensest yasağına uyulmasını sağlarlar. Ensest yasağıyla oğlan annesine karşı cinsel arzularından vazgeçer ve bunlar deseksüalize şefkat duygusu şeklinde geri döner. Bunlar pregenital tatminden kaynaklandığından tehlikesizdirler ve genital hislerle bağlantılı değildirler. Genital, baba ile özdeşleşme sayesinde kurtarılmıştır ancak gerçekte şimdilik işlevini yitirmiştir.

Dolayısıyla oğlandaki Ödipus kompleksi, sonunu, kastrasyon kompleksinde bulur.

Kızda durum farklıdır. Onda önce kastrasyon kompleksi mevcuttur ve ardından Ödipus kompleksi oluşur. Dolayısıyla kız, fallik narsistik evrede önce penise sahip olmadığını algılamalıdır. Kızın, penis kıskançlığı ile karakterize (S. Freud 1905a; A. Freud 1964, 1968; Lampl-de Groot 1927, 1956/57; Deutsch 1925, 1930, Fenichel 1967, 1973; Nunberg 1971) kastrasyon kompleksi, öncelikle kızın oğlandaki kastrasyon korkusunda görülenlere benzer fanteziler kurmasına neden olur. Bu dönem için belirleyici olan, kızın, penisin daha büyüyeceği umududur. Bu çocukça arzu gerçeklerce hayal kırıklığına uğratılır. Böylece kız penis arzusundan vazgeçemedikçe bir aşağılık duygusu oluşur. Bu aşağılık duygusu, kız daha erken dönemde anne-çocuk ilişkisinde, onda “mahrum kalma” hissinin oluşmasına neden olan önemli derecede hayal kırıklıkları yaşamışsa daha da şiddetli olur. Kız penissizlik gerçeğine karşı isyan ettiğinde onda erkeklik kompleksi oluşur. Kız erkeksi özellikleri taklit eder ve ileride kadın olarak tam bir cinsel tatmin elde edemez. Nevrotik semptomların oluşum ve şiddetinde Ödipal fantezilerin büyük önemi vardır. Kastrasyon tasavvuru bu fantezilerde pregenital öncülleri  ile temsil edilebilir. Böylece kastrasyon tasavvuru sıklıkla temsilini, besin verilmemesi, anne memesinden kesme, dışkı boşaltma (kayıp, gasp) ya da doğum gibi oral veya anal fantezilerde bulur. Diğer yandan Kastrasyon fantezilerinin arkasında pregenital temsilleri saklı olabilir ki, burada kastrasyon fantezisi, arkasında yatan bastırılmış ve kaydırma süreciyle ifade bulan pregenital bozukluktan daha az korkuyla bezeli olabilir.

Dolayısıyla penisin büyüyebileceği fantezisi teşekkül etmiştir. Kız bu anda realitenin farkına vardığında klitoris ile mastürbasyon artan şekilde aşağılama ve aşağılık kompleksi anlamına gelir. Böylece mastürbasyondan vazgeçilir ve böylece kızda da bir libido birikimi gözlenir. Freud (1929) “Dişilik” (1933) dersinde kızın önce penissizliğini, sonra annesini tanıyacağını açıklamıştır. Bu nedenle anneye sırt çevirecektir, lakin onun sevgisi fallik anneye yönelik idi (bkz. N. Shainess’in makalesi). Bu yaştaki kızın fantezilerinde anne, onu penissiz olarak dünyaya getirmekten dolayı sorumlu tutulur. Böylece primer sevgi nesnesi olan anne ile ilişki bir zorluk yaşar. Bu nedenle kız, annesi tarafından bir oğlan gibi penisi için sevilme arzusundan vazgeçebilir. Libido birikiminin önüne geçmek için Nunberg’e (1971) göre kızda da libido indirgenir. Ancak kızda, oğlanda olduğunun aksine, oral değil anal libido organizasyonuna dönülür ve böylece bağırsak mukozası ve bağırsak içeriği tekrar tahsis edilir. Hatırlayacağız ki, dışkı oğlanlarda ve kızlarda, anal libido organizasyonunda, anneye bir hediye idi. Ancak şimdi kızda bu dışkı, babaya hediye etmek istediği bir çocuğu sembolize eder. Böylece primer sevgi nesnesiyle ilişkiden, kastrasyon kompleksi üzerinden (penis kıskançlığı), Ödipal üçlü ilişki meydana gelir. Bu süreçte Freud’a (1905a) göre klitorisin uyarılabilirliği geriler ancak tamamen kaybolmaz. Lakin bağırsak mukozasının tahsisi ile vajina girişi mukozası baskın erojen bölge haline gelir. Kız genital arzularını babaya yöneltir ve “rakip” olan anneyle ilişki kararsız hale gelir. “Dişilik” dersinde Freud (XV, 138) kızın Ödipus kompleksinde bilinmeyen uzun bir süre kaldığını ve sonrasında da onu geç ve olgun olmayan şekilde yıktığı fikrini savunur. Bu kararsızlık kompleksinden kurtulmak için Nunberg’e göre oral libido organizasyonu yönünde başka bir indirgeme adımı daha gerçekleşir ki, burada kız kendini anne ile, oğlansa babayla özdeşleştirir. Kız özdeşleşmede, babaya yönelik cinsel isteklerinden vazgeçer ve bunların yerine şefkat dolu duygular koyar. Özdeşleşme üzerinden kız dişi rolünü, oğlansa erkek rolünü öğrenir. Dolayısıyla kızın kastrasyon kompleksi Ödipus kompleksinde yok olur. Kızların cinsel kimliğe giden yolun, libidonun iki indirgeme yolu izlemek zorunda olmasından dolayı daha karmaşık olduğunu görmüştük. Dahası erojen bölge klitoristen bağırsak mukozasına, oradan da vajina mukozasına kayar. Oğlanda primer ve sekonder sevgi nesnesi aynıyken kız gelişim sürecinde primer sevgi nesnesi “anne”nin yerine sekonder sevgi nesnesi “baba”yı koymak zorundadır. Melanie Klein, Helene Deutsch ve diğerleri, kızın gelişimini Freud’dan farklı olarak primer olarak kendi genitalinin tahsisi ile açıklarlar. Onlar da penis kıskançlığını görürler, ancak bunu gelişimin primer değil, ek bir kısmı olarak görürler.

Bu evrede dürtü dünyasında ve nesne ilişkilerinde kökten bir değişim meydana gelir. Libido gelişiminin pregenital ve fallik narsistik döneminde nesne ilişkileri ağırlıklı olarak narsistik yöndeyken, yani çocuk henüz anneye büyük oranda simbiyotik biçimde bağlıyken, dürtü karışımının sürmesiyle yavaş yavaş bir dönüşüm meydana gelir. Oral ve erken dönem anal evrede libidinöz ilişkilerin yanında sadizmin önemini daha önce görmüştük. Fallik dönemde de başlarda bir kararasızlık görülür. Fallik ve erken genital dönemde, nesnenin sadece öznenin ihtiyaçlarını tatmin ettiği ya da diğer bir deyişle narsistik emellere hizmet ettiği sürece sevilmesiyle karakterize halihazırdaki durum terk edilir. Nesne artan şekilde bağımsızlığında ve kişiliğinde narsistik rolünden arındırılır. Yani nesne ihtiyaç tatmin aracı olmaktan çıkıp partner haline gelir. Bu demek oluyor ki, nesnenin varlığı kişisel özellikleri ile tanınır. Bu aynı zamanda nesnenin olduğu gibi ve olduğu şey olarak arzulandığı anlamına gelir. Balint bu sevgi şekline aktif sevgi der. Elbette nesnede tatmin arayan ve bulan libidinöz çabalar da süregelir. Şimdiye kadar Abraham’ın “kısmi sevgi” olarak adlandırdığı, nesnenin kısmi dürtülerce kısmi olarak arzulandığı durum hakimken, artık artan biçimde libidonun bütün nesneye yöneldiği bir durum oluşur. Kısmi dürtülerden kaynaklanan libidinöz enerji genitalite hakimiyetindedir ve bu şekilde nesne sevgisinin hizmetindedir. İnsan gelişiminin çift yönlülüğü ile şimdi, çocuk henüz biyolojik olarak cinsel olgunluğuna kavuşamadığından, latenz (gizlilik) dönemi ile kesintiye uğrayan bir gelişim başlar. Bu, sadece genitaliteyi değil, tüm fiziki ve psikolojik özellikleri kapsayan, yetişkinlerin olgun sevgisindeki nesne ilişkisinde son bulur. Nesne ilişkilerinde bu dönüşüm gerçekleşirken, kararsızlık zayıflar. Geç anal evreden itibaren nesneye dost dürtüler ile nesneye düşman dürtüler arasındaki çatışmaların zayıflamaya başladığını hatırlayacaksınız. Libidinöz ve agresif dürtüler artan şekilde karışmakta, böylece libidinöz kısmı yıkıcı kısımdan ayırmak güçleşmekteydi. Bu dürtü karışım süreci şimdi devam eder. Böylece libido ile agresyon şeklindeki tezat dürtülerden sevgi ve nefret meydana gelir. Bu dönüşüm, hem bir yumuşama, hem de niteliksel değişim anlamına gelir.

Agresif dürtüler sevgide ad-greddi(ileriye) anlamında nesnenin fethedilmesine hizmet eder ve  böylece olgun bir libidinöz ilişkinin önemli bir parçasıdır. Diğer yandan Freud tarafından keşfedilen dürtü karışım süreci, libidinöz bağlar ne kadar kuvvetliyse o derece kuvvetli hale gelen nefreti de kapsar.

Latens Dönemi

Ödipal çatışmanın sona ermesiyle (Freud 1910, 1911, 1914a, 1915b, 1924) insanın cinsel gelişiminin çift yönlülüğünün işareti olarak dürtü organizasyonunun gelişimi şimdilik durur. Dürtü karışımı ile enerjetik potansiyeller olarak var olan libidinöz ve agresif dürtü enerjileri artan şekilde egonun hizmetine girer. Ego olgunlaşması ve sosyal dünyaya uyum böylece ihtiyaç duyduğu enerji tahsisine kavuşur. Ego ideali ve süperego şekillenmeye ve olgunlaşmaya devam eder. Sadece ebeveynler değil, sosyal çevredeki diğer insanlar da bu yapıların şekillenmesine katkıda bulunur. Ebeveynlerin de-idealizasyonu ve bunun sonucu olarak gerçekçi bir dünya görüşü gerçekleşir (bkz. cilt XII).

Sadistik ve genital tatminler latenz döneminde, pregenital veya genital libido organizasyonundaki bozukluklar latenz dönemini olumsuz etkilemediği sürece, sadece ender görülür. Aslında latenz döneminde dürtülere düşman olan, hem agresif sadistik hem de libidinöz dürtüleri baskılamaya çalışan süperego hakimdir. Süperego ve ego ideali işlevleriyle dürtüsel, nesneye bağımlı enerjiler egoya geri alınır ve de-seksüalize edilir, sadizm nötralize edilir. Nötralize edilen dürtü enerjisi artık gelişim ve şekillenmesi için egonun hizmetindedir ve narsisistik mekanizmalar üzerinden tatmin olur. Nötralize edilen dürtü enerjisinin diğer bir görevi, dürtü taleplerini baskılamaktır. Bu özellikle bastırma, tepki oluşturma ve yüceltme(sublimasyon) mekanizmaları ile gerçekleşir.

Ergenlik

Latenz döneminin sonunda hormonel değişim ile daha önce var olan denge dağılır (bkz. cilt XII). Artan hormon seviyeleriyle birlikte artan dürtü baskısı ego ve Id arasındaki dengeyi bozar. O ana kadar daha çok dışarıya yönelen ego artık intrapsişik görevlerle o kadar meşguldür ki, mevcut durumu idame ettiremez. Tipik bir şekilde kısmi dürtüler yeniden hayat bulur. Oral libido organizasyonu aşırı yemek yeme, anal libido organizasyonu sadistik dürtüler, pasaklılık, düzensizlik ve utanmazlık şeklinde tezahür eder. Bundan sonra genital dürtüler Ödipal durumun tekrar canlandırılması ile ortaya çıkar. Ödipus ve kastrasyon kompleksleri, bunlardan kaynaklanan korku ve çatışmalarla birlikte yeniden hayat bulur. Böylece ergen erkek yeniden canlanan kastrasyon korkusunun, kızsa erkek olma arzusunun üstesinden gelmelidir. Bunun üstüne, ensest olmayan bağlar kurabilmek üzere primer gruptaki nesnelerden kopmak zorunda olmaları gelir. Bu süreçlerde bastırma mekanizması yeniden büyük önem kazanır. Libidinöz ve agresif dürtü enerjilerinin bir kısmı hedef inhibisyonunu deneyimler ve ebeveynlere karşı şefkat şeklinde baki kalırken, libidinöz ve agresif dürtü enerjilerinin kalan kısmı yeniden, süperego tarafından kabul edilen ve ego tarafından arzulanan nesneye konsantre olur.

Aile çevresinden kopuşla birlikte ebeveyn imajı artan şekilde etkisini yitirir. Bunun sonucu olarak ego, değerlerini, normlarını ve davranışlarını yeniden gözden geçirme ihtiyacı duyar. Bu gelişim süreci öncelikle egonun, libidinöz ve agresif çıkışlarla karakterize güçlü tereddütler ile bağlantılıdır. Sayısız özdeşleştirmenin vuku bulduğu bir evre görülür. Burada ego bir yandan dürtülere tatmin ararken, diğer yandan bu davranış ayrıca, dürtü baskısından mütevellit korkuyla başa çıkmaya hizmet eder. A. Freud’a (1964) göre dürtü şiddetinden mütevellit korku Ego ve İd arasında bir güç yarışıdır. Ego tarafından, dürtü baskısını kontrol altına almak için tüm savunma mekanizmaları ortaya konur. Ego ve İd arasındaki bu savaştan İd yenik çıkarsa, ego dürtü ile başa çıkmak için sürekli yüksek derecede enerji katkılarına ihtiyaç duyar ki bu, dış dünyaya oryantasyonu ve gelişimi önemli derecede kısıtlar. Ancak ego yenik çıkarsa, dürtülerin umarsızca tatmin edildiği, kendini ihmal ve bağımlılık meyli ile karakterize bir durum ortaya çıkar (bkz. E. Lürßen’in makalesi).

Bu evrenin sonunda genç insan bu savaştan genellikle zayıflamış bir süperego ve makulleşmiş bir ego ideali ile çıkar. Kendisi gerek ileri ego gelişimi gerekse de olgun nesne ilişkilerini kurmak ve idame ettirmek için gerekli enerjilere sahiptir.