Toplama ve Biriktirme Davranışının Psikodinamiği Üzerine
11/10/2022

Sıçan Adam: Obsesyonel Nevroz, Obsesyonel-Borderline, Obsesyonel Psikoz

Çeviren: Suzan Uğur Girginer

GİRİŞ

Freud, 1895’te Obesyon ve Fobi adlı eserinde obsesyonel nevrozu başlı başına bir psikopatoloji olarak tanımladıktan sonra, 1909’da Bir Obsesyonel Nevroz Vakasında Obsesyonlar adlı eserinde sıçan adamın analizine dayanarak obsesyonel nevrozun başarılı bir psikanalitik tedavisini sundu. Tamamlanmış bir kuram iletebilme amacıyla bu vaka sunumunda bazı yönler göz ardı edilmiştir. Neredeyse 100 yıl sonra, Freud’un kendisi ve O’ndan sonra gelen psikanalistler tarafından, obsesif hastalardan oluşan daha büyük bir grupla terapi konseptini ve deneyimleri genişlettiler. Günümüzde psikanaliz, obsesif-kompulsif bozukluk gösteren kişilerde psikogenetik ayrımlar yapabilmektedir ve borderline düzeyde obsesif görünümlerin obsesyonel nevrotik semptom oluşturmasını, psikotik bozukluklardaki obsesif olgularından ayırır. Bunları tipik kaygı durumlarıyla ilişkilendirir. Obsesyonel nevrotik semptom oluşumunda, ödipal durum bağlamında bedensel bütünlüğü (kastrasyon kaygısı/hadım edilme kaygısı) kaybetmekten duyulan kaygı ön planda durmaktadır. Borderlein düzeydeki pre-ödipal gelişim bozukluklarında, savunma yapısı, sevilen nesneyi kendi nefretiyle yok etme kaygısına odaklanılır. Psikotik bozukluklarda ise, obsesif olgular, ego (ben) sınırlarının çözülmesi/yitirilmesi kaygısını savunma çabasını temsil eder. Obsesif semptom, tüm ruhsal patolojilerin yelpazesinde bulunur.

RUHSAL GELİŞİMDE ANAL EVRENİN ÖNEMİ

Freud’un (1905d) psikoseksüel gelişim tanımına baktığımızda, obsesyonel oluşumun anal evreyle ilişkilendirildiğini görürüz. Bu zaman diliminde, hareket edebilmek için temel motor yetenekler gelişir, düşünme yeteneği dil öğrenimiyle birlikte çarpıcı bir genişleme yaşar ve tuvalet eğitimi sorunu da çözülmelidir. İnsan olmak için vazgeçilemez olan bu büyük gelişim fırsatlarıyla karşılaştırıldığında, küçük çocuk, anal evreye girerken, hakim olan arkaik, farklılaşmamış ama ezici duygusal durumlarla başa çıkmak için çok az farklılaşmış yeteneklere sahiptir.

Karakteristik olarak, “öncesi ve sonrası” (Senarclens 2004) sınırlamasıyla baktığımızda, anal evrenin öncesinde yer alan oral-narsisistik evre(n), sonsuz ve sınırsızdır. Oral dürtü amacı, yamyamlık eylemi anlamında “yemek ve yenmek” başlığı altında görülebilir. Bu dönemde inşa edilen gerilim, “Her şey ya da Hiçbir Şey/Ya Hep Ya Hiç” ilkesine göre düzenlenir; orallik, aç gözlülük, doyumsuzluk, sabırsızlık ve haset ile tanımlanır. Dışkılama, oral evrede pasif olarak, yani gönüllü bir kontrol olmaksızın gerçekleşir. Anal evre, anal bölgenin erojen bölge olarak öne çıkması ile karakterize edilir ve dürtü hedefi olarak bırakma ya da tutmanın ön planda durup durmamasına göre anal-tutucu ya da anal-bırakıcı şeklinde iki alt-evreye ayrılır (Abraham 1923): Anal-bırakıcı alt-evresi, sfinkter (anüs kasları) kaslarının yıkıcı boşaltımının yeri olarak deneyimlenmesini içerir. Bu evre, oral-sadizmle birçok ortaklıklar gösterir ve oral-sadistik uyarımların biçimlenmesi ya da direkt boşaltımı olarak görülebilir. Dışkılama yoluyla, oral-sadistik, yani hanibalistik uyarımlar dışa atılır. Böylece, en azından anal-evrenin başlangıcında, bağırsak içeriği, canlı bir nesne olarak narsisistik bir animizm anlamında anal-erotik bir nesne olarak tasavvur edilebilir. Çocuk gelişimi ilerledikçe, sfinkter kasının anal-tutucu evresinde bağırsak içeriği ve onun boşaltımı üzerinde kontrol yeteneğini geliştirir ve böylelikle ilk kez (bedenen) kapalı bir sistem olduğu deneyimini yaşamak mümkün hale gelir. Bunun öncesinde, çocuk, kendisinin iyilik halinin düzenlenmesinde, annesinin bakımına en üst düzeyde bağımlıydı. Bu psiko-fizyolojik yetersizliğinde, (çocuğun) tüm kaygılarının temel nedeni yatmaktadır. Bu ilk korku, henüz dili olmayan bir korkudur bu, ortaya çıkmakta olan ruhsal yapıların, sınırsız duygulanımlar tarafından yok edildiği travmatik durumlara maruz kalma korkusudur. Ölümcül ve hanibalistik uyarımların fantastik şekilde işlenmesinin ürettiği bu ilkel duygu durumlarını kontrol edebilmek için, bu travmatik durumlarla başa çıkabilme ve savunmada sfinkter işlevine ihtiyaç duyulur. İsteyerek tutma ve isteyerek bırakmaya dair sfinkter işleviyle bağlantılı, öncelikle tamamen bedensel olarak öğrenilen işlev biçimleri, tutma/bırakma kaslarının ruhsal anlamı ve önemi için bir model ve deneyim arka planını oluşturur ve giderek daha karmaşık hale gelen ruhsal yapılanmalara yönelik beden deneyimlerinin açıkça anlaşılabilir bir sürekliliğini gösterir. Çocuk, önce güvenli bir anal sfinkter savunma sistemi kazandığında ancak, güçlü duygularla başa çıkabileceği bir duruma gelebilir. Shengold (1985), bu “tutma/bırakma-kasları-savunma-pozisyonu”nun, ruhsal sağlık için, daha sonra kullanılmaya başlayan bastırma bariyeri kadar büyük bir öneme sahip olduğu görüşüne alan açar. Yalıtma (İzolasyon), tepki oluşturma, tersine çevirme, idealizasyon ve değersizleştirme gibi anal evreye özgü olarak görülmesi gereken savunma mekanizmalarının yanı sıra, tutma/bırakma kasları savunma pozisyonu, travmatik durumlarla başa çıkmak için ruhsal bir temel olmaya devam etmektedir ki, bu savunmalara her bir birey, içsel uyarımlarına (dürtülerine) yenilecekleri tehdidi her ortaya çıktığında, tekrar tekrar başvurdukları bir savunmadır.  

OCTAVE MİRBEAU: ACININ BAHÇESİ

Octave Mirbeau (1899), Acı Bahçesi adlı romanında, oral ve anal sadistik dürtülerin (metaforik olarak sıçan tarafından temsil edilir) nasıl tehdit edici olduklarını ve bu savunma olanağının, dışarıdan konulan bir travma tarafından nasıl yok edilebileceğini anlatır bize ve ruhsal sağlık için kullanılan anal sfinkter savunma pozisyonunun karakterini niteleyen etkileyici bir örnek sunar. Bu roman, zalim yüzbaşının fare adama anlattığı ve şiddetli semptomatik tepkiler ortaya çıkaran Çin fare işkencesinin kaynağı olduğundan şüphelenilen romandır. Mirbeau’nun hikayesi Çin’de geçer. Ana karakter Clara, işkenceciye, fare işkencesinin nasıl yapıldığını sorar ve şunları öğrenir: Bir hükümlü alınır, çıplak bırakılır ve öne doğru eğik tutulur. Sonra, bir saksı alınır ve bu saksının içine irice bir sıçan konur ve bu saksı, hükümlünün kıçına bağlanır ve ardından bu saksıda açılan küçük delikten kızgın bir demir içeriye sokulur. Sıçan, çılgına döner ve saksıdan çıkabilmek için saksıda bir deli gibi hareket eder ve bir çıkış bulabilmek için hükümlünün kalçalarını parçalar. Bu esnada kızgın demir çubuk sıçana daha çok yaklaştırılır. Bu kızgın demir çubuk, sıçanı daha çok azdırır ve tüylerini yakar.

“(İşkencenin) bu başlangıç kısmına ne diyorsunuz?” diye sorar işkenceci ve hikayeyi anlatmaya başladığı zamanki çekimserliğini bir kenara bıraktıktan sonra -aynen analiz saatinin başlangıcında, sıçan işkencesinin anlatısındaki sıçan adamın çekimserliğine benzer şekildedir-, frenlenemez şekilde anlatısını devam ettirir:

“Bunun en büyük kazanımı, kişinin, işkencenin bu başlangıç kısmını olabildiğince nasıl uzatabileceğini bilmek zorunda olmasıdır, çünkü, fizyolojinin yasaları, bize, insan bedenine aynı anda yapılan gıdıklanma ve ısırıkların birbirleriyle olan bağlantısından daha korkunç bir şey olmadığını öğretmektedir. Hatta bazen, hasta bu işkencede delirir. (Ulur gibi) ağlar ve aklını kaybeder (…) sonunda, kızgın demir çubuğun ve birkaç yanığın tehdidi dolayısıyla, sıçan, bir çıkış yolu bulur (…) Sizin de tahmin edebileceğiniz üzere, sıçan, hükümlünün bedenine (anal yoldan) girer (…) ve sonsuz acılar ve başka bir şeyle karşılaştırılamaz bu işkenceden sonra, kendisinde bir kabızlığın meydana geldiği hükümlü ölür ve sıçan, adamın içinde boğulur. Bu (işkence), ağrı/acı duygularının yanı sıra, birdenbire oluşan delirme zorlantısına da neden olur”.  

SIÇAN SEMBOLÜ

Sıçan, literatürde, kötü’nün sembolüdür. Sıçanın yıkıcı potansiyelinin betimlenmesi, sıçanların, açlıktan dolayı, ihmal edilen bebekleri öldürdükleri ve onları yedikleri şeklinde ileri gidebilecek kadar ısırarak parçalama ve yemeleri ile ilişkilendirilir (Zinsser 1935). Bir başka tehditkar neden ise sıçanların olağan üstü üremeleridir. Hesaplamalara göre, eğer kontrolsüz şekilde kalırlarsa, iki sıçan, üç dört yıl içinde yaklaşık olarak 20 Milyonluk bir sürüye dönüşebilir (Protheroe 1910). Sıçanların, kendi türünün diğer üyelerine karşı olan öldürücü saldırganlığı, siyah sıçanların gezgin sıçanlar tarafından kademeli şekilde yok edilmesiyle kanıtlanır (Zinsser 1935). Lorenz (1963), bir topluluğun diğerine karşı sürdürdüğü bu kollektif savaşı, insanlığın tehdit edici yanına dair bir model olarak sunar ve bununla, kendi türleri içindeki saldırgan potansiyelleri bağlamında insanlar ve sıçanlar arasındaki benzerliği gösterir. Ayrıca sıçanlar, saldırganlığın, kendine yönelik saldırganlığa (auto-aggression) dönüşmesini de temsil eder, çünkü sıçan, düzenli olarak büyüyen kesici dişlerinin tehdidiyle, eğer onları sürekli kemirme yoluyla eğelemiş olmazsa, kendi ölümünün riskini taşır (Hegner 1942).

Bunu izleyen bir başka çıkarım ise, sıçanların, hanibalistik (yamyamlık) uyarımlar için uygun bir yansıtma yüzeyi olmalarıdır. Kir ve hastalıkla bağlantısı dolayısıyla, sıçanlar, anal erojenlikle de bağlantılandırılırlar. Katlanarak çoğalmaları ve bununla bağlantılı ölüm getiren hastalıkları yaymalarıyla ilgili tehlikeler, sıçanları, aşırı-uyarılmanın da sembolü haline getirir (Shengold 1989). Bu çağrışımlar, oral-sadistik ve anal sadistik anlam atıflarının yoğunlaşmasını temsil eder. Buna ait erojenlik, analdir; ama libido, oral-sadistiktir; dürtü hedefi ise yıkıcı ve nihayetinde hanibalistiktir (yamyamdır).

ANAL NESNE İLİŞKİLERİ VE ÖZNE OLUŞ

Oral ve anal sadistik tutucu evreden, nesne ilişkili tutma evresine geçiş esnasındaki ruhsal deneyimi kavramak zordur -bu evrede çocuk aşamalı bir şekilde sözel dil kullanarak kendini ifade etmeye de yetkinleşmeye başlamıştır-. Sıçan ve sıçan işkencesi metaforu, bireyin kendi öldürücü, hanibalistik (yamyam) uyarımlarını tanımak ve kabul etmekle eşdeğer olan sfinkter savunma pozisyonunu sabitlemek için verdiği zorlu çaba hakkında güçlü bir izlenim verir. Ruhsal kontrol olanakları anlamında sfinkter kontrolünün ancak yavaş yavaş ve korkunç bir içsel ikiye bölünme çerçeveside kazanıldığı izlenimini verir. Kademe kademe ve sabitlenmiş, bir “içsel” ve bir “dışsal” ruhsal bir alan yaratır. Ego-gelişimi, benlik ve nesne hakkındaki oluş halindeki tasavvurların netleşmesini sağlayarak, giderek artan şekilde ayrılık bilincinin algılanmasına olanak sunar. Benlik-Nesne-Farklılaşmasının bu yeni aşamasında, “dışkı nesnesi”, ayrılık kaygılarıyla başa çıkmanın bir fırsatını sunar. Dışkı nesnesi, temsil edilen nesne olmadan da bir nesneyi temsil edebilir ve bu, kişinin benliği (kendisi) anlamına gelir ve üstelik gerçekte de kendisi değildir (yani sadece bir temsildir). Dışkı nesnesi, aynı zamanda hem narsisistik ve hem nesne benzeri olma işleviyle, dış dünyaya dışkılama yoluyla, psikanalizin narsisistik olanın nesne sevgisine dönüşümü olarak tanımlamaya çalıştığı şey için bir metafor haline gelir. Bu anlamda, anal nesne ilişkisi, psikolojik anlamdaki bu adlandırmaya gerçekten yakışan ilk nesne ilişkisidir. Anal sfinkter kasları üzerindeki hakimiyeti vasıtasıyla çocuk, ilk defa ruhsal bir yer, öznel bir “iç(sel) mekan” yaratmıştır ve bu mekanı kendinin kılma ödeviyle baş başadır. Anal evrenin, kişilik gelişimindeki önemi literatürde defalarca vurgulanmıştır (Heimann 1962) ve anal evre, özne oluş ile eş tutulmuştur. Shengold (1985), insanın psişik (ruhsal) doğumunu, metaforik bir bakış açısıyla, anal doğum olarak formüle eder.

SIÇAN ADAMIN RUHSAL YAPILANMASI

Bir önceki bölümde betimlenen gelişim psikolojisi yapıları temelinde, fare adamın ruhsal gelişimi, bu bölümde yeniden ele alınacaktır.   

ÖDİPAL ÇATIŞMA

“Obsesyonel Nevroz Vakasına Dair Açıklamalar” da (1909d), Freud, sıçan adamın patolojisini ödipus karmaşası etrafında kavramsallaştırdı ve ağır bir obsesyonel nevroz teşhisi koydu. Kızkardeşi Katharina’nın ölümünü çocuksu (infantil) bir yorumla birlikte daha da pekiştirerek (“Ölüm onun yakınına geldi. Mastürbasyon yapıldığında birinin öleceğine gerçekten de inandı” Freud 1955a, s. 530.), babasının kastrasyon tehdidi karşısında, anal sadistik organizasyon basamağına geriledi. Bu organizasyon yapısı, bununla bağlantılı düşünce süreçlerinde bir gerilemeyle, savunma mekanizmaları anlamında da tepki oluşturma, olmamış gibi yapma, izolasyon, entellektüalizasyon, kuşku duyma ve büyüsel düşünce gibi savunma mekanizmalarıyla bağlantılıdır. Freud, sıçanları çocuklarla eş tutarak saplantılı sıçan cezalandırması fikrini çözüme kavuşturarak sıçan adam hakkındaki incelemesini sonlandırır. Hastasının materyalinde, İbsen’in Küçük Eyolf adlı tiyatro eserindeki sıçan çalışanın ortaya çıkışı, sıçanların, birçok görünümde çocuklar anlamına geldiği sonucuna varıyor. Hayatı boyunca dayaktan çok korkan hasta, üç yaşındayken kötü bir şey yaptığı için babasının onu dövdüğünü ve ardından tekrar şiddetli bir öfke patlamasıyla tepki verdiğini hatırlar. Tokatların çok can yakıcı acısı, onu, bir fareye dönüştürür: 

            “Şimdi kendisi de o kadar iğrenç, kirli ve küçük bir adam halini almıştı ki, öfkeden kendini ısırabilmişti ve bunun için korkunç şekilde cezalandırılmıştı. O, muadili olan kendilik resmini artık bir sıçanda tamamen bulabilirdi (Freud 1909d, s. 435).”

Freud, hastanın, ovarektomi nedeniyle doğurganlık özelliğini yitiren karısıyla evlenmeden önceki çekimserliğinde de çocuk ve sıçan arasında bir benzerlik görür. Hastasıyla yaptığı on bir aylık analizin ardından Freud (1909), Jung’a yazdığı bir mektupta (1974a) şöyle der:

            “Geçen hafta, sıçan adamın kadınla nişanlandığına dair gazetede bir haber vardı. O (sıçan adam), hayatta, cesur ve yeteneklidir. Onun hala tutunduğu yer (baba karmaşası ve aktarımı), zeki ve müteşekkir adamla yaptığı konuşmayla gösterilmiştir” (s. 280).”

PRE-ÖDİPAL BOZUKLUK

Obsesyonel Nevroz Vakasına Dair Orijinal Notlar”ın (Freud 1955a) yayınlanması, on yıl sonraki Uluslararası Psikanaliz Derneği’nin obsesyonel nevroz konusunun şekillendiği Sıçan Adam’ın yeni bir bakışla değerlendirilmesine alan hazırlamış oldu (Anna Freud tarafından özetle, 1966). Bu konudaki düşünmelerin odak noktasını, artık, babayla olan ödipal çatışma değil, bilakis pre-ödipal “fallik” anneyle olan ilişkiler oluşturmuştur. Böylece, Elisabeth Zetzel (1966), sıçan adamın patolojisini anlamak için pre-genital gelişim basamaklarının önemine odaklanmıştır. Freud, “Obsesyonel Nevroz Vakasına İlişkin Notlar”da, anneden yalnızca altı kez söz ederken; “Obsesyonel Nevroz Vakasına İlişkin Orijinal Notlar”da, anneye 40 kez gönderme yapar. Örneğin, hastanın terapiyi kabul etmeden önce, annesine danışmak zorunda kalması – o sırada, 29 yaşındaydı ve akademiş bir eğitim almıştı- sadece orijinal notlarda belirtilmektedir. Ayrıca, analiz ilerledikçe, anneye yönelik olumsuz duyguların yoğunlaştığı da farkedilebilir. Freud, 19 Aralıktaki analiz seansına dair şunları yazar:

“Cimriliği çok açık. Babasının, annesinin getireceği maddi avantajlar nedeniyle onunla evlendiği ve aşkını zor durumda bıraktığı inancı (…) (Hastanın) Annesini değersizleştirmesi ona bir doyum sağlıyor. Böylelikle, o da kendi aşkına ihanet zorunda kalmıyor. Devamında, annesinden tek bir kuruş bile istemiyor, çünkü para annesine ait ve bu paranın bereketi yok. Kendi doğasındaki her kötü şeyin, annesi tarafından geldiğine inanıyor (Freud 1955a, s. 554).”

Annesiyle olan yüksek ikircikl ilişkisi için belirleyici olan şey, hasta on sekiz aylık olduğu esnada, erkek kardeşinin doğumudur. Ablası Katharina’yı bir anne nesnesi gibi yaklaşımı, ablasının hasta dört yaşındayken ölümüyle kesintiye uğrar. Zetzel, çocuğun, ensest nesnesinin kaybıyla başa çıkamamasının neden olduğu bu travmayı, daha sonraki kayıpların, özellikle de baba kaybının inkarı ve gerçeği çarpıtarak ele almasının tetikleyicisi olarak görür. Önce kız arkadaşı ve sonra karısı olan Gisela’da, ölen ablasının yerine geçecek birini bulmuş olur: Gisela kendisinden yaşça büyük, hastalıklı ve kısırdır; bu da o’nu fantazisinde, ölen ablasıyla eşitlemesine yol açar. Gisela, hastanın bilinç-dışındaki içkin ölümünü temsil eder. Bu yapıda baba, travmatize olmuş çocuğun ihtiyaçlarını karşılayamayan, sevgi dolu ama zayıf bir figür olarak deneyimlenir. Olumlu bir baba figürü olarak Freud’la özdeşleşme, hastanın analizde, çözülmemiş içsel ruhsal çatışmalara hakim olma yeteneğinin artmasında merkezi bir faktör olarak görülebilir. Ancak, annesiyle ilişkisinin zemininde bulunan kırılganlık, potansiyel bir aşil topuğu olarak kalır.

BEDENSEL ZAYIFLIK OLARAK İNMEMİŞ TESTİSLER

Judith Kestenberg (1980), sıçan adamın pre-genital gelişimindeki başka bir tehlike unsuruna işaret eder. Çocuğun, dışsallaştırma yoluyla bedeninin içiyle ilgili kaygı uyandırıcı fantazilerle başa çıkmaya çalıştığı ve oğlan çocuklarında penisin yanı sıra testislerin de cinsel uyarılmayı beden içinden dışsal organa kaydırmada özel bir önem/anlam kazandığı pre-genital evreden erken genital evreye geçişte evreye özel zorluklara işaret ederek sıçan adamın inmemiş testislerine odaklanır. Freud, sıçan adam hakkındaki incelemesini, sıçanları çocuklarla eşdeğerleştirerek sıçan işkencesine dair obsesyonel fikir çözümlemesiyle sonra erdirir. Ancak Freud’un bu bağlamda ihmal ettiği şey, sıçan bebekleri ve hastanın inmemiş testisleri arasındaki bağlantıyı kurmamasıdır. Kestenberg, bir genital organın hastalıklılığı ya da zayıflığı ile bu handikapın sıçan adamın çocukluk gelişimindeki iç-genital evreyle başa çıkmasını daha zor hale getirdiğini varsayar. Bu nedenle, iç-genital evrede duygu-durum kontrolünün geçici bir kesintiye uğramasıyla bu zorluklar büyümüştür ve onu yaşamının sonraki dönemlerinde strese maruz kaldığında dezorganizasyona açık hale getirmiştir.

EYLEM DÜŞÜNCESİ VE MOTOR BOŞALTIM

Kestenberg (1966), bebeklerde ve küçük çocuklardaki hareket kalıplarını gözlemleyerek, genel olarak çocuk gelişimini ve özel olarak da obsesyonel organizasyonun ortaya çıkışını betimleyen bir evre modeli geliştirmiştir. Çocukların gerilimi sonlandırmalarını mümkün kılan bir donanımla dünyaya geldiklerinden yola çıkar. Çocuk gelişiminin her bir evresine denk düşen büyüme, farklılaşma ve bütünleşmeler için gerilim değişimlerinin ritimlerini betimler.Oral evrede, dalga benzeri bir gerilim akışı hakimdir. Anal evre ise “tutma-germe-dışa atma” ile karakterizedir ve bunu, üretral evrede “koşu tipi” bir ritim izler. Gelişim, dürtülerin doğrudan boşaltımına hizmet eden ilkel bir ritmik hareketten, duyguların ifade edilmesine hizmet eden ego kontrollü bir ritmik harekete doğru gider. Bilişsel yapıların gelişimi, hareket kalıplarının gelişimi ile paralel gider. Freud’un (1909d), zaten üzerinde çalıştığı gibi, hareket ve düşüncenin bu temel birliği özellikle obsesif-kompulsif bozukluklarda belirginleşir. Anal sadistik evrede duygu ve düşünce ve eylemde artan bir farklılaşma vardır. Çocuğun başlangıçta bir eylemsel düşünmesi varsa, sonrasında yavaş yavaş sözlerle düşünmeye dönüşür (Laben 1960). Obsesif kompulsif hasta, eylemsel (eylemle/eylem üzerinden) düşünmeye odaklıdır ve motorik savunma araçlarına başvurur.

Bu eylemsel düşünme, sıçan adamda, askeri eğitim alanı ve Viyana arasında, sıçan işkencesinin tetiklediği obsesif semptomların doruğunda delirmiş (delirium) halde dolaşırken bulunur; Eylemsel düşünme ve motor boşalma da hastanın analizini karakterize eder. Divana karşı tekrar tekrar gösterdiği hoşgörüsüzlüğü, ilk olarak, hastanın (divandaki seansı) ayağa kalkarak ve daha fazla detay için ona zaman verilmesini istediği anlarla kesintiye uğrattığı sıçan işkencesi anlatısında ortaya çıkar. Freud, hastanın rüyalarında, gündüz düşlerinde ve çağrışımlarında olumsuz aktarım konstellasyonlarının açık hale geldiğini bildirir:

            “Bu küfürleri iletirkenki tavırları, çaresiz bir adamın tavırlarıydı. Sayın Profesör, nasıl oluyor da benim gibi sıradan, rastgele bir adam tarafından kendinize küfredilmesine izin veriyorsunuz? Beni bu odadan dışarı atmalısınız; daha iyisini hakketmiyorum”. Bu konuşma sırasında divandan kalkıp, önce incelikle motive olduğu odanın içinde dolanırdı. Divanda yatarken böyle korkunç şeyler söylemeye cesaret edemiyordu. Ama kısa süre sonra, daha inandırıcı olan açıklamayı kendisi buldu. Benim tarafımdan dövülme korkusuyla benim yakınlığımdan (divandan), kaçmış oluyordu (1909d, s.429)”.

Sıçan adam, tekrar eden bir şekilde, artık düşüncede tutulamayacak olan, bilakis harekete dönüştürülmek ve boşaltılmak zorunda olan gerilimlere girer.

KİŞİLİK YAPISI

Sıçan adamın biyografisi (Mahony 1986), onun öğrenimini sürdürmekteki güçlüğüne, sürekli iş değiştirmelerine ve sürekli tekrar eden gel gitlerine, evlilik projesini sürdürmekte zorlanmasına ve yineleyen başarısızlıklarına tanık olur. Sıçan adamın analize başlamasına yol açan askeri manevra sırasındaki davranışı, bir fikirden diğerine sürekli olarak savrulmasına yol açan kişiliğinin örnek betimlemesidir. Bu obsesif-kompulsif hastanın üst-benliği, bu ritmik yapının içine basılır (tıkılır) ve (paranoid) takip edici dehşet olarak göze batar ve daha sonra yeniden devre dışı bırakılır. Sıçan adam, eşine karşı olan suçluluk duygularıyla yüklü korkularından, buna ait olan obsesif savunma mekanizmalarıyla işkence çeker, yanı sıra, eşine sadık kalmayan cinsellik davranışları da tamamen sorun teşkil etmeyecek şekilde durmaktadır. Bu üst-benlik, tamamen bütünleşmemiştir, içsel motivasyon ve dışsal emirler birbirlerinden açıkça ayrılmamışlardır, böylece, dışarıdan verilecek onaylara sürekli bir ihtiyaç hissedecektir. Analizden önce, ona, hatasız/eksiksiz bir insan olacağı sözünü veren bir arkadaş olan üst-benliğini, kendisi suçlu hissettirecek dürtülerle yükleyen şikayetler ortaya çıkınca, analizde bu işlevi Freud’a aktarır. Bölmeyi, işte ve ilişkilerde uzun süreli şekilde gerçekleşmesini sağlayan üst-benlik gibi, benlik de (ego) zayıflamıştır. Eylem, ki günümüz terminolojisinde “harekete geçmek” veya “sahnelemek/eylemde bulunmak” olarak bahsedilir, düşünmenin yerini alır.

Psikanalitik yapısal tanıyı izleyerek (Kernberg 1984), bu kriterler, borderline örgütlenme düzeyinin varlığına bir göstergesi olarak yorumlanabilir. Ego-sintonik oluşa karşı ego-distonik oluş ya da polimorf semptom karakterine karşı stereotipik semptom karakteri, dezintegrasyona karşı suçluluk kaygısı gibi fenomenolojik ve yapı dinamiği kriterleri temelinde, borderline organizasyon düzeye dayalı erken anankastik yapıyı nevrotik yapı düzeyindeki obsesyonlardan ayırt edilebilir (Brunnhuber 2001).

Preödipal gelişimsel bozukluk anlamında, buna göre, babayla olan ödipal çatışma, preödipal, fallik anneyle olan çatışmayı gizleyen bir “yüzey” olacaktır. Sıçan adam, temel olarak bilinç-düzeyindeki fantezilerinde ve korkularında babasıyla meşgul olduğu esnada, ruhsallığında gerçekten de “gömülü bir anne” yatar (Kristeva 1994). Dile karşı koyan ve isimsizliği içinde konuşulmayan bir travma gibi bilinç-dışında etkide bulunmaya devam eden annesine erken dönem bağlanmanın niteliğidir bu. Sıçan adam, tüm çocuklarının asıldığı ama sonra onların tekrar ortaya çıkarak annelerinin rahmini yediklerini çaresiz anne rüyaları görüyordu. Ancak bu yoğun orallik, bu kez kendi karnının sıçanlar tarafından yutulduğunu görme kaygısına dönüşüyor.

Sıçan işkencesinin korkunç görüntüsü bununla yeniden odak haline geldi. Holland (1975), Mirbeau’nun Sıçan Adam’daki Çin işkencesinde bir sıçanın iki sıçan haline geldiğine işaret eder. Sıçan adamın tasavvurunda kutuda iki sıçan adam vardır: sıçanlardan biri kurbanı delmektedir ve diğeri kurbanın içine girmeyi zorlamamaktadır. Savunma mekanizması olan bölme ile, sevgi ve nefret ve iyi ve kötü nesneler birbirlerinden ayrı tutularak tehdit edici olan dünyaya belirli bir düzen getirilmektedir.

Yapısal olarak sağlıklı (intakt) bir ben ve benlik (ego) apparatının bozulması ile karakterize edilen ruhsal işlev modusunda, ben (ego), örneğin bölme formundaki savunma mekanizmasıyla, kendiliğin dağılmasını önleyici ve koruyucu ya da kendiliği onarıcı önlemlere mecbur edilir. Bağımlılıklar, perversiyonlar ve psikosomatik hastalıklar gibi, obsesyonlar da bozulmuş ben (ego)-benlik yapı bozulmalarının birer görünüm formları olarak görülebilirler. Bunların hepsinin ortak, önemli bir işlevi vardır, yani benlik ve nesne imgelerinin bölünmesine dayalı inşa edilen bir yapı oluşumu temelinde gerileyici (regresif) benlik parçalanmasına karşı belli bir koruma sunmaktadır (Quint 1984).

“DELİRYUM” – PSİKOTİK PARÇALANMA

Bölme yoluyla ruhsal dengeyi koruma fırsatı kaybolduğunda, kaygı ezici hale gelir. “Kapsayıcılık” parçalanır ve kötü sıçan nesneleri engellenmeksizin dış dünyaya ve beden içine yayılır. Freud, hastasının sifilis (frengi) korkusunda sıçanların anlamını görür. Sıçanlar, tüm vücuda yayılan ve organlara, özellikle beyine, saldıran bir enfeksiyonu temsil eder. Beyin, kendisine yabancı ve düşman olan kötü düşüncelerle zehirlenir ve olağanüstü bir hızla yayılır. “Sıçan adam, bir keresinde dehşete düştü ve başını yatak başlığına çarptı. Sanki kafasında kanlı bir düğüm varmış gibi, kafasına huni deliği gibi bir delik açma fikri geldi. Böylece, hastalık beyninden dışarı çıkacaktı ve bununla da bir şekilde kendini yenileyebilecekti. Bu fikrinin yerini, daha sonra, benzer fikirler aldı: mesela boğazını kesmek gibi” (1955a, s. 535).

Kafasındaki tehdit edici, peşini bırakmayan düşüncelerden kurtulmak için somut fikirler olarak boğazını kesmek, kafasını kesmek ya da beynini akıtmak şeklindeki intihar düşünceleri, psikotik hastalarda, nadir değildir. Bu psikotik dünyada, sadece kapsayıcılık işlevi darmadağın olmaz, aynı zamanda kapsayıcı beden de sınırlarını kaybeder. Çocukken, sıçan adam, ebeveynlerinin, onun düşüncelerini okuyabileceği fikrine sahipti. Bu inancı ona hayatı boyunca ona eşlik etmiş olmalıdır. Analizinde, her şeyi bilen ya da ondan ona dair her bir bilgiyi almak isteyen de Freud’dur. Ondan çıkan ve onun içine giren her şey, sıçan adam için merkezi bir sorun haline gelir. Hastanın, Freud’dan, “kalpten…” ibaresiyle imzalı kartpostallar aldığında, kendisi paranoid bir ruh haline kapıldı ve bunun sonrasında Freud’la el sıkışmak istemedi. Freud, birkaç hafta sonra onu birlikte balık yemeye davet ettiğinde: “(Sıçan Adam) Birden aç kalması gerektiğini fark etti ve masadan kalktı ve terden sırılsıklam olana kadar güneşte koşmaya başladı. Bazen durdu ve yeniden koştu ve dağı tırmandı. Keskin bir yokuş aşağıya vardığında, aşağı atlama fikrine kapıldı. Bu onun için elbette ölüm olurdu” (s. 559).

İçine giren şey, açlıkla birlikte tekrar dışarı çıkmak zorunda veya aşağı atlamak ve bedenini patlatmak zorunda. Hastanın iç dünyasında, balık yemeği, iradesine karşı, duygusal bir fırtına ve geçici bir dezintegrasyona yol açan şiddetli bir içe girme halindeki müdahaleye dönüştü. Freud’un ona daha sonra hediye ettiği, Zola’nın Yaşama Sevinci adlı kitabı, geçici olarak, analizin kapsayıcılığını da parçalayarak dağıttı ve onun çocukluğundaki travmatik deneyimlerinin yeniden yaşanmasına/aktif hale gelmesine yol açtı. Shengold (1967), sıçan adamla benzer sorunları olan insanlara “sıçan insanlar” olarak adlandırır. Bu hastalar, çocukluklarında, aşırı uyarılmış insanlardır. Bu aşırı uyarılma, çok çeşitli şekillerde gerçekleşmiş olabilir, örneğin, fiziksel olarak temizlik ritüelleri, taharet temizliği formlarından cinsel müdahalelere kadar ya da ruhsal olarak bakım verenlerin sık değişmesinden kaynaklanan aşırı uyarılma veya çocuğun, psikotik ya da depresif bakıcısı tarafından maruz kaldığı patolojik yansıtmalar şeklinde pek çok türde olabilir. Hastanın hastalık anamnezinde, anal tuvalet bakımları üzerine bilgimiz var ve ayrıca, hastanın çocukluğundaki anne, değişen bakıcılar ve ablası hakkında da bilgimiz var; ama ancak annesinin ruhsal durumu hakkında az bir bilgiye sahibiz. Hastanın analizdeki aktarım tepkilerinden hareketle, annesel ilişki nesneleri tarafından böylesi aşırı uyarılmalar oldukça akla yatkındır.

Sıçan adam tarafından dile getirilen, kişiliğinin geri döndürülemez şekilde dağılmasına yönelik tüm korkular, Freud tarafından önce, olumlu bir prognoza işaret edilerek yatıştırılır. Yine de hasta öyküsünün formülasyonunda Freud’un sözcük seçiminden, hezeyan ve sanrılar boyutuna ulaşan bir ego dezorganizasyonuna dair sayısız belirtileri bulunur. Obsesif-kompulsif hastalarla olan günümüz klinik deneyimlerinden, Freud tarafından ima edilen kaygı anlarının altının çizildiği çeşitli yapısal düzeylerde düzenli çatışma durumları görülmektedir. Bu kaygılara dair, hastalar, obsesif-kompulsif olguların altında bulunan, sıklıkla, psikotik parçalanmalara kadar gidebilecek olan yoğun kaygılar betimlemektedirler.

SONUÇ

Sıçan Adam’ın hastalık öyküsüne dayanarak, Freud, obsesyonel nevroza dair ilk konseptini geliştirmiştir ve sonrasında hem Freud hem de onu izleyen psikanalistler tarafından bu konsept daha da geliştirilmiştir. 1965’teki Uluslararası Psikanaliz Derneği Kongresi’nde, devamla işlenen bu kuramlar birleştirilmiş ve sıçan adamın kasuistiğine (bir hastalık durumunun spesifik olarak betimlenmesi veya bir hastalığın kendine has seyrinin spesifik olarak betimlenmesi) uygulanmıştır. O zaman bile, obsesif bir semptomu, olgun ego işlevini temsil eden ödipal bir bozukluk olarak Freud tarafından işlenen obsesyonel nevroz konsepti, genişletilmiştir. Obsesif-kompulsif semptomun, yapısal olarak yerinde (sağlıklı) bir Benlik-Kendilik-Apparatının eksikliğini ima eden pregenital bir gelişim bozukluğu olarak görülmesi, Freud’un ilk kuramında bir kenara itildi. Bu yaklaşım, obsesyon konusuna dair son dönem psikanalitik literatürde derinleştirilmiştir. Temel kendini koruma ve sentezleyen ego işlevinin ilkel bir ön formu olarak obsesyona dair klinik bakış açısı (Quint 1984), yapısal-antropolojik bakış açısıyla genişletilmiştir. Obsesyon, patolojik-sınırlayıcı önemine rağmen, oto-koruyucu bir işlevi yerine getirebildiği ve benliği, dünyayla bağlantısında tehdit edici dağılmaya karşı koruyabildiği sürece, çeşitli obsesyon-kompulsiyon şeklinde ortaya çıkışlarındaki nevroz, psikoz, psikosomatik ve organik hastalıklarda tüm görülme çeşitliliklerinde ortak bir anlam tanınabilir (Lang 1986).

BİTİŞ Obsesyon konusundaki güncel literatür incelendiğinde, psikanalitik çalışmalarla karşılaştırıldığında, psikiyatri ve bilişsel psikoterapi alanlarında çok sayıda yayının bulunduğu görülür. Bu durumda, obsesif-kompulsif bozuklukların patogenezi, psikopatolojisi ve tedavisinde, psikanalizin bakış açısının geriye itildiği gibi bir izlenim ortaya çıkabilir. Obsesif olguları, giderek, biyolojik psikiyatrinin bir alanı olarak görülebilir ve tedavi kültürü değişmiştir, ki böylelikle de davranışçı psikoterapinin baskın olduğu bir alan haline gelmiştir. Obsesif-kompulsif bozuklukların tedavisinde, sanki sadece davranışçı bir yaklaşımın geçerli olduğu iddia edildiğinden, psikanalizin geri plana çekildiği ilan edilmiş olduğu görülmektedir (Esman 2001). Ancak, psikanalistlerin az sayıdaki kuramsal çalışmaları ve kasuistiklerini incelemekle, obsesif-kompulsif bozukluğu olan hastaların ne kadar doğal ve başarılı bir şekilde tedavi edildiği görülebilir. Ruhsal yapı-oluşumunun altında yatan obsesif semptom oluşumuyla derinlemesine bir uğraşı, patogenetik ve tedavi tekniği ile sorunların aydınlatılmasında psikanaliz için yeni fırsatlar açmıştır.