Kişilik Bozukluklarında Utanma ve Suçluluk Duygusu
27/06/2021
Kolpos Arzusu, Penis Arzusu ve Kastrasyon Eylemi Ödipus Karmaşası Kuramının Genişletilmesi
11/05/2022

Zihinsel Temsillerin Özel Bir Kategorisi Olarak Bilinçdışı Fantezi/Düşlem

Çeviren : Suzan Uğur Girginer

Bilinçdışı düşlem kavramının tarihi Freud’un 1905’te yayınladığı “Bilinçdışı” yazısıyla başlar. Freud bu çalışmada yeni klinik materyali ruhsal aparata dair geliştirdiği topografik modeline entegre etmeye çalışır. Bilinç sistemi için karakteristik şekilde yüksek düzeyde organize olmuş bir formda ortaya çıkan dürtü uyaranlarının varlığıyla karşılaştı Freud; ama bilinç ve bilinçli olma yetisine sahip değildi bunlar. Bu bilmeceyi çözme denemeleri Freud’a, topografik modeli yapısal modelle değiştirme imkanı verdi. Melanie Klein bilinçdışı fantaziye yıllar sonra çok önemli bir rol atfettiğinde ve bilinçdışı fantazileri, bilinçdışı aktivitelerin içeriğiyle bir tuttuğunda böylesi fantazilerin tamamen endojen kaynaklardan ortaya çıktığını düşünen Freud’la aynı düşüncede bulunmuş oldu.

Bowlby (1976-1973), bilinçdışı fantezi kavramına ve onun endojen kaynaklı olduğu fikrine karşı koydu. Bowlby, bebeğin ikili ilişkide yaşadığı gerçek deneyimi kaale aldığı ve dışsal olayları kaale almadığı görüşünde ısrar etti. Bowlby bilinçdışı fantezi yerine içsel çalışma modellerinden bahsederken, fantaziyi (düşlemi) gerçeklikle ikame etme niyetinde olduğunun işaretini verdi; ve o bebeklerin kişilerarası dünyaya ilişkin gerçek deneyimlerini doğru bir şekilde kodlayabileceklerine dair inancını dile getirdi. Kısmen doğuştan gelen ve kısmen de bebeklikten itibaren edinilen fantazini (düşlemin) katkısını Bowlby, kasıtlı olarak içsel çalışma modelleri kapsamının dışında bırakmıştır. Diğer psikanalistler de Bowlby’yi takip etmişlerdir ve erken dönem bebeklikten itibaren dışsal deneyimlerin kodlamalarını tanımlamak için kendi terminolojilerini geliştirmilerdir. Örneğin Slap ve Saykin (1983) şema ve Daniel Stein ise (1985-2005) RIGs terminolojilerini geliştirmişlerdir.

Ne Freud’un ve Klein’ın endojen bakış açısı ne de Bowlby’nin eksojen yaklaşımı her iki önermeyi birbirleriyle bütünleştirebilme ihtiyacının hakkını vermezler. Üstelik her iki yaklamında da üçüncü bir bileşen/element/öğe eksiktir. Yani çocuğun bilişsel sınır(lılık)ları ve deneyimlerini yanlış yorumlaması ve yanlış atıflarda bulunmasıyla ilişkili alan gelişim psikolojisi perspektifi eksiktir (ki bu yanlış yorumlamalar ve yanlış atıflar çocuğun naif dünya görüşünün suçudur-sonucudur). Anılan bu bileşenlerin ihmal edilmesi sebebiyle küçük çocuğun düşüncesinin mantıksız (unlogisch) ya da tamamen düşlemsel olduğundan sıklıkla şüphelenildi. Bowlby’nin eksohen deneyimleri vurgulamasından hareketle, henüz bir bebeğin bile keskin algısal ayırabilme, farkları fark edebilme yeteneğine sahip olduğuna dair bir görüş geliştirdi. Burada her şeyden önce dikkate alınması gereken şey, çocuğun yaşadığı olaya dair bir algısının doğru olabileceği ancak bu olayı anlamlandırmadaki atıflarının sıklıkla yanlış yorumlamalar ve arzu düşünceleri (ya da kaygı yüklü düşünceler) tarafından etkilenebileceğidir.

İzleyen cümledeki örnek bir çocuğun naif yorumlama hatasının etkilerini sergilemektedir: Tüm çocuklar sevilmek isterler ve istenilen bir çocuk olmayı hissetmek isterler. Bakımverici (anne ve baba) kişiler tarafından terk edilmeye dair korkuları ve kaygıları vardır.

“5 yaşındaki bir çocuk, biyolojik annenin, kendisini doğumdan hemen sonra evlatlık verdiğini öğrenir. Çünkü annesi ona bakım verebilecek durumda değildir. Evlatlık verilmesini travmatik bir terk edilme olarak algılar ve bunu haksızlık olarak yorumlar. Çocuk kendisinin evlatlık verilmesini kendisiyle ilgili bir handikapa bağlar. [Kendisiyle ilgili bir şeyler “iyi” değildir]. Oyunlarında bu dünyaya HOŞ GELMEYİŞİYLE ilgili çeşitli hipotezler canlandırır. Özellikle aylarca oynadığı bir oyunda, evlat edindirme dairesinin müdürüdür ve ben uyurken oyuncak bebeğimi çalar sürekli. Bebeğimi bana geri vermesini rica ettiğimde [“Bebeğimi seviyorum, lütfen bana onu geri verebilir misin?”], bana yaptığı açıklaması şöyle: “Bebeği anne-babasına geri verdim. Anne babası bebeğe senden daha iyi bakarlar.” Bu 5 yaşındaki çocuğun sergilediği semptomlar arasında PARA ya da DEĞERLİ ŞEYLERİ çalmak yok. Çocuğa evlatlık verilmesinin gerçekçi nedenlerini açıklamama rağmen çocuk ruhsal dünyasında annenin onu sevdiğini ve daha iyi koşullarda yetişmesi için evlatlık verdiğine değil, onu sevmediği ve reddettiğine dair bir atıfa (açıklamaya) tutunmaktaydı. Çocuğun, çalındığına ilişkin fantazisini, annesinin onu kendi iradesiyle evlatlık verdiği gerçeğine tercih eder çocuk. Çünkü kendi naif anlayışına göre, annesinin onu kendiliğinden –bile isteye- evlatlık vermiş olması çocukta korkunç herhangi bir handikap olduğu anlamına gelecektir. Çocuk için fantazinin ARZU ve KAYGI bileşenleri hakkında uzun süredir bilgimiz var ve Bowlby, dikkatimizi çocuksu yaşantıların/deneyimlerin gerçeklikle ilişkili yönlerine olan odaklayarak güçlendirdi. Bu her iki bileşen, gelişim süreçleri boyunca çocuğun dünyaya dair kısıtlı bir anlayışla/kavrayışla bağlantılıdır, ki bu da yanlış anlamalara ve yanlış/hatalı atıflara yol açar çocukta. Daha önceki bir makalemde (Erreich, 2003), bilinçdışı fantazilerin ortaya çıkışı ve içeriklerine dair yeni bir konsepti tanıtmıştım. Bu konseptte, yanlış yorumlamalara yol açan bu 3 kaynağın birbirleriyle bağlantılı olduğunu anlatmış ve bu 3 kaynağı naif bilişler olarak nitelemiştim. Bilinçdışı fantazinin bireyin kendisi için önemli olan diğerleriyle ilişkisinde BENLİK hakkında inanç ve arzu anlatılarını temsil ettiğinden yola çıktım ve şöyle bir görüşü temsil ediyorum: Bilinçdışı fantaziyle bağlantılı anlatılar 3 boyutlu bir kesişmeden ortaya çıkarlar:

  1. FANTAZİ: Freud’un/Klein’ın dürtü ihtiyaçları ve arzularına dair bakışı. İtici güç, motivasyon kaynağı.
  2. GERÇEKLİK: Bowlby’nin çevrenin çocuk tarafından gerçeğe uygun olarak algılanmasıyla ilişkili görüşü.
  3. NAİF BİLİŞ/KOGNİSYON: Benim kavramım. Bununla çocuğun/bebeğin kısıtlı bir dünya bilgisini kastediyorum. Bu, çocukluktaki hem diğer çocuklarınkine benzemeyecek kadar bireysel hem de genel olarak geçerli yanlış anlayışları/atıfları nitelemektedir.

Naif biliş bileşenine dair en bilinen fantaziler oral içe alım ya da anal doğum fantazilerine kadar geri gider. Duygular, bu 3 bileşenin her birinde mevcuttur, böylece örneğin bir ARZU bebekte duygudurumların çokluğu ya da çeşitliliğine dair bir kısaltma olabilir.

Çevrenin (Gerçekliğin) doğru algılanmasını içeren bilinçdışı fantazinin (düşlemin) yeniden tanımlanması, Bowlby’den bu yana psikanalitik yönelimli araştırmacılar tarafından biriktirilen zengin bir bilgi birikimini birleştirmeyi mümkün kılar. Algımızın yalnızca teoride gerçeğe/gerçekliğe denk düştüğünü kabul etmek gerekir. Yetişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da algılarımız her zaman çocukluğun naif yanlış yorumlanmış inançları ve arzu yönleriyle (unsurlarıyla) birbirine karışmıştır ve bunlar gerçekliğin içeriğini bozmaktadır (Errich, 2003). Bir önceki makalemde, bilinçdışı fantazi (düşlem) kavramının [gerçek deneyimi ve naif yanlış yorumlamaları görmezden geldiği tarihsal kusuruna rağmen] tedavülde tutulmasını savundum, çünkü psikanalitik düşüncenin [diğer ekollerle karıştırılamayacak şekilde] ayırt edici katkısına, psişik faaliyetlerimizin arzuya ve savunmaya dayalı karakterine atıfta bulunmaktadır.

Annesiyle yeniden bir araya geldiğinde onu reddedici davranan kaçıngan bağımlı çocuk, daha öncesinde annesinin üzüntülü, mutsuz ve çaresizlik yaşadığı durumlarda reddedilmiş olduğu bariz/gerçek bir hikayeye tepki veriyor olmaktadır. Ancak annesinin reddedici davranışına (zararlı bir uyarana) tepki olarak  kendini koruma gibi görünen şey aslında daha karmaşık bir bilinçdışı düşlemi ifade ediyor. Erken dönem çocuk gelişimine dair öğrenmiş olduğumuz her şey, bize anneyle duygusal uyum arzusunun doğuştan geldiği ve çocuğun reddedildiği bir durumda bile aktif olduğunu göstermektedir. Benzer biyografileri olan bu tür çocukların veya yetişkin hastaların analitik tedavisinden öğrendiğimiz her şey, bize reddedici davranışları olan anneyle (duygusal) uyum ihtiyacında olan çocuğun, bilinçdışı fantezi formunda geliştirdiği naif ama oldukça acı verici yorumlamalara sebep olduğunu göstermektedir. Çocuğun anne sevgisine ve desteğine duyduğu özlem, düzenli olarak hayal kırıklığına uğradığında çocukta bu kendi kusuru nedeniyle anne tarafından kabul edilmeyeceği ve sevilmeyeceği gibi yanlış inanca/yorumlamaya yol açar. Bu tekrar eden acılı deneyim, bağlanma ihtiyacına dair her türden farkındalığın bilinçdışı bastırılmasına ve şizoid veya somatik şikayetleri olan bir uyuma yol açabilir.

Bilinçdışı fantezi konseptı, kavramsallaştırmaya ve tanımlamaya yeni başladığım klinik bir yapıdır. Geçtiğimiz son 10 yıldan bu yana hastalarla yaptığım çalışmalara dayanarak kendime şu soruyu sormaya başladım: Bu yeni tanımlamakta olduğum yapıyı ruhsallığın (psişenin) bütün modelinde nereye oturtabilirim? Bilinçdışı fantazinin psikopatolojik bir metapsikolojide yeri neresidir?

Bilinçdışı Fantezi: Psikanalitik Modelde Ruhsallığın/Psişenin İçeriği (Kapsamı)

Diğer pek çok analist gibi, ben de, sık sık bazı hastaların şu ya da bu psikanalitik kavramın özellikle iyi olduğu prototipik bir ikilemden muzdarip olduklarını tespit ettim. Gerçekten de bir analistten bir hastanın tipik olarak Freudien bir ödipal çatışması olduğunu ya da bir hastanın daha çok Kleinien ya da Kohutiyen bir çalışma gerektirdiğini duymak nadir değildir. Bu tür yorumlar hastanın karakteristik uyum biçimleriyle ilgili ifadelerdir. Örneğin bir hasta otorite figürlerine karşı içinde hissettiği yoğun düşmanca duygular/dürtüler nedeniyle güçlü suçluluk duyguları geliştiriyorsa bu, prototipik bir ödipal çatışmaya örnek teşkil edebilir. Bir başka hastada, nesnelerini tümgüçlü (omnipotent) bir şekilde kontrol etmek için manik savunma mekanizmalarına alışmışsa, o zaman bu hasta Kleiniyen bir hasta olarak nitelendirilebilir. Kohutyen hastalar ise, kendilerini idealize ettikleri nesnelere bağlayarak kendilik değeri duygusunu bu yolla güçlendirmek isteyebilirler.

[birini idealize etme-> ona yapışma/bağlanma-> özdeğer duygusu kazanma]

Yorumlarımızda hastalarımıza dair böylesi karakteristik işlev biçimlerini söze dökeriz. [Onların arzularını savunma mekanizmalarını ve ilişki moduslarını]. Bu, şu anlama gelir: Yorumlarımız, bir hastanın –analiz edilenin, araştırılanın- tipik işlev moduslarının temelinde yatan bilinçdışı fantazileri sıklıkla sözelleştirir. [Ona bir dil kazandırır, anlamlandırır]. Örneğin, ödipal çatışması olan bir hastaya şu yorum verilebilir: “Bana dönük –terapiste, araştırana-analiste- eleştiri ve kızgınlıklar göstermekten kaçınıyorsunuz. Çünkü bunu yaparsanız intikam alacağımdan ve hissetimle size zarar vereceğimden korkuyorsunuz.”

Kleiniyen bir hastaya şöyle bir yorum verilebilir: “Bana önceden haber vermeden seanslarınıza basitçe gelmeyerek, beni sizin hakkınızda düşünmeye zorluyorsunuz: Hasta acaba bugün seansına gelecek mi?”.

Ve Kohutyen bir hastaya verilebilecek olan tipik bir yorum şöyle olabilir: “Bende bir hata keşfetmek sizi fena halde irrite ediyor. Mükemmel bir analistle ilişkiye ihtiyacınız var. Böylece mükemmel bir analistin ışığında kendinizi görebileceksiniz.”

Bu yorumların her birinin bilinçdışı bir fantaziyi dile getirdiği kolaylıkla görülebilir. Hastanın bu bilinçdışı fantazilerini sahnelemesini AKTARIM’da gözlemliyoruz. Kabulümüz, hastalarımızın düşünce, duygu (duygudurum), ve davranışlarının çoğunlukla bu tür bilinçdışı fantaziler tarafından yönetildiğidir.

Ruhsallığa dair psikanalitikbir model bu tür bilinçdışı ortaklaştıracak bir konsept olanağı içerecek şekilde bir araya getirilebilirse faydalı olabilir; çünkü bu fantazilerin her biri ötekilerle (insanların) bir arada yaşamasının önemli bilinçdışı yollarını temsil etmektedir. Bunu bilmek de bilinçdışı fantezi kuramını/konseptini ruhsallığın/psikenin bütünlüğünde nereye yerleştiğini bilmeye de yardımcı olacaktır.

Ruhsal Temsil: Kognitif Modelde Ruhsallığın/Psikenin İçeriği/Kapsamı

Psikanalistlerin kavramsallaştırdığı bilinçdışı fantezi ile kognitif psikologlar ve ruhsallık üzerine çalışan filozofların kavramsallaştırdığı zihinsel temsiller arasında bir ilişki nasıl sağlanabilir/sağlanabilir? Zihin ya da ruhsallık (TİN) üzerine çalışan filozoflar genellikle bilinçdışı fantazide yer alan inanç ve arzu anlatılarını/iletilerini niyetsel (intentional) durumlar olarak adlandırırlar. Ve bu tür anlatıları/iletileri zihinsel temsiller olarak kodladığını kabul ederler. Niyetsel durumlar ve onların zihinsel temsilleri üzerine felsefi literatürün gözden geçirilmesi bu makalenin kapsamı dışındadır. Ancak Wakefield’in (1922a,b) zihin felsefesi, kognitif bilinçdışı ve dinamik bilinçdışı arasındaki kesişmelere dair spesifik soru(n)larla meşgul olduğu zengin ve yol gösterici bilgilerle dolu çalışmasına değinmeden edemeyeceğim. Wakefield, niyetsel durumlarla ilgili “niyetsellik” hakkında şöyle der:

“Zihinsel durumlar, özünde, gerçek ya da olası nesnelere veya şeylere yönelik olma biçimlerini betimler/niteler. Yani bir inanç, her şeyin her zaman böyle davranacağına olan inançtır. Bir arzu her zaman bir şeye dair durulan bir arzudur; ve korku her zaman bir şeyden korkmaktır.”

Zihinsel temsiller olarak kodlanan niyetsel durumların duyguları da içerdiği kabul edilir. Freud’un kendisi de duyguların niyetsel durumlarla entegre olduğunu belirtir. Niyetsel durumlar her zaman tam olarak bir şeyi hedefler, başka bir ifadeyle bir şeye yönelir: Dış dünyada olan/bulunan bir şeye yönelirken (niyetsel durumlar) duygular içsel, ruhsal durumlara denk düşer: “Duygular, bedenin içsel durumunu temsil eder ve bu esnada görsel algı dışsal ve fiziksel nesneyi temsil eder (s.16). Wakefield’e göre Freud, iç düuyumların, dışsal olan algılara kıyasla temsil edilmeyen/temsilleri olmayan olarak etki edebileceğini kabul etti. Çünkü bu içsel duyumlar, dış kökenli algılara kıyasla, daha ilksel ve daha temel niteliktedir (s. 17). Hemen bununla bağlantılı olarak, duyguların beden içindeki bedensel algıların zihinsel temsilleri olarak görebileceğimizi söylemek yanlış olmaz.

Kognitif psikoloji, zihinsel temsiller konusundaki anlayışımızı nasıl derinleştirebilir? Niyetsel durumlar, kognitif psikologların zihinsel temsiller olarak kodladıkları konseptten ortaya çıkar. (Örneğin bir sözcüğün anlamı, sayılar, nedenler, aktörler vs.). Geniş bir literatür taraması bu makalenin amacını aşabilir ama şanslıyız ki Susan Carey (2009) genişçe bir aktüel literatür araştırması sunar bize. Onun geniş literatür taraması sunumuna yaslanarak büyük bir yekûn tutan konseptlerin yukarıda anılan örnekler de dâhil olmak üzere, zihinsel temsiller olarak örneklendirilebileceğini söyleyerek çizgiyi çekelim. Şöyle ki, niyetsel durumların ve bilinçdışı fantezi içeren inanç ve arzu anlatılarının hepsinin zihinsel temsiller olarak kodlanabileceklerini söyleyelim. Günümüz kognitif psikolojisinde ruhsallık, inançlar ve arzular niyetlerinin bilinçli ve bilinçdışı zihinsel temsillerinin konstellasyonlarından ibarettir.

Zihinsel Temsillerin Gelişimi

Hangi gelişim evresinde niyetsel durumlar ve onların zihinsel temsilleri ortaya çıkmaktadır? Carey, insanın zihinsel temsil oluşturma yeteneğinin büyük ihtimal doğuştan geldiğini ileri sürer. Bu yetenek/yeti, gelişimin çok erken aşamasında kendisini çok basit olan, çocuğun annesinin yüzünü yeniden tanımasında, gelişimin biraz daha ileri aşamasında insan yüzlerinin şematik çizimleri arasında tercihler yapabilmesinde sergilemektedir.

Kapsamlı literatür sonuçlarına dayanarak Carey, evrimsel seçilimin başkalarını anlama yeteneğimizi desteklediği ve bunun insanlara temel biliş kazandırdığı tezini formüle eder. Bu şu anlama gelir: Doğuştan gelen bilmeyle aktörü, amacını, diğerleriyle iletişimsel etkileşimini, fiziksel dümnyasını, dikkatini odakladığı durumları ve nedensel açıklamaları içeren temel biliş yetileri.

Carey derlemesi, bebeğin niyetsel ilk yazar/yaratıcı olduğuna kuşku bırakmamaktadır ve gerçi: “En katı anlamda bile. Bebekler, sembolik içerikli zihinsel temsiller oluştururlar; davranışları niyetsel ve amaca yöneliktir ve dünyaya ilişkin temsilleri tarafından yönlendirilir. En önemli soru kendisini ya da başkalarını niyetsel yazarlar/yaratıcılar olarak temsil edebilme yeteneğinin temel bilişin/kognisyonun bir bileşeni/parçası olup olmadığıdır.” (s. 149)

Deneysel psikoloji literatürünün bebeklik yaşlarındaki bilişsel üzerine yapılan araştırmalarda, bebeklerin 2,5 aylıkken dikkatini yönetebildiğini ve bakımveren kişiyle göz kontağını uyumlu hale getirebildiğini saptamıştır Carey. Altı aylıkken aktörlere çeşitli hedefler ve eğilimler atfederler. Örneğin bir şey üzerine iletişim kurma, dikkatini nesnelere yönelik temsiller ve beş aylıkken niyetsel yazarlığın/ilksel yaratıcılığın anlaşılmasını öneren sonuçları segiler Carey. Hamlin, Wynn ve Bloom (2010), üç aylık bebeklerin “yardımcıyı”, “engelleyiciden” ayırt edebilme yetisine sahip olduklarını deneysel olarak kanıtlamışlardır. Bu çalışmayla da bebeklerin çok erken yaşlarda diğer insanların hedeflerini tanımlayıp yorumlayabildiğine dair artan kanıtlar vardır. Bu tür sonuçlar, ötekileri (başkalarını) davranışlarına göre yargılama/değerlendirme yeteneğinin çok küçük bebeklerde sosyal kognisyonun/bilişin temel bir yönü olduğunu göstermektedir.

Carey, bu yeteneklerin/yetilerin sonradan öğrenilerek kazanılmadığını, aksine bunların doğuştan orada olduğunu birçok argüman sunarak bize göstermiştir.

Carey, ayrıca insanın dışındaki ilkel primatların da dünyalarını spontan olarak aynı temel kognisyon sistemlerinin yardımıyla temsil edebildiklerini tartışmıştır, ki bu temel kognisyon sistemleri insan bebeklerinin temsillerinin altında yatan temel kognisyon sistemleridir.

“Bu temsil sistemlerini insan olmayan primatlarla paylaştığımız ölçüde bunların türe özgü simgeleştirme yeteneklerini kullanan insanlar tarafından kültürel olarak inşa edilmesinin mümkün olmadığını yazıyor.” (Carey, s.457

Zihinsel temsiller ikonik ya da ikonik olmayan formlarda oluşturulabilirler:

“İkonik temsiller benzerdirler, temsilin her bir tekil parçası, temsil ettikleri varlığın/şey’in bileşenleri kabaca birbirine denk düşer/uyar. Bu kaplan resmi, ikonik bir temsil değildir. Resimde gördüğümüz bir kaplan kafası, bir kaplanın kafasını temsil eder… Ama KAPLAN sözcüğündeki K harfi kaplanın hiçbir parçasını temsil etmez” (s. 458)

Freud (1923b), ruhsal temsillerin düşünceler ya da resimler halinde olabileceğini açıkladığında buna benzer bir görüşü temsil etmişti. Yani ruhsal temsiller ya oransal ya da resimseldir. Carey, bu analog/benzerlik temsillerinin aslında beyinde nasıl somutlaştırıldığını bilmediğimizi kabul etse de spekülatif hipotezler formüle ediyor (s.117-156; 458).

Hofer, hayvanlarda bağlanma ve bunun (insan) anne-bebek bağlanmasıyla ilişkisi üzerine yapılan çalışmaları gözden geçirdi ve hatta sıçan gibi insana göre daha düşük düzeyde gelişmiş türlerle ilgili olarak niyetlilik durumlarını zihinsel olarak temsil etmeye dair erken dönemde ortaya çıkan/gelişen yetenek hakkında benzer görüşlere sahiptir:

“Çok daha az karmaşık türlerde bile, bebeğin bağlanmasının bir anılar dizisinden ve muhtemelen bununla ilişkisi duygusal durumlardan oluştuğunu ve bu konstellasyonun anneyle belirli etkileşimler yoluyla oluituğunu keşfettik. Anıların ve bununla bağlantılı duygusal durumların bu şekilde ibr konstellasyonu (dizilimi), daha önce deneyimlenen durumların, olasılıkların, fizyolojik/duygusal durumların ve eylemlerin basit bir zihinsel temsilini oluşturur. Hatta bir fetüs halindeyken bile, annenin sesini tanımayı öğrenen bir insan bebeğinin, benzer şekilde ve çok erken zamanda çağrışımsal öğrenme süreçleri yoluyla içsel nesne temsilleri oluşturmaya başlaması çok olasıdır.” (s. 15)

Sonuç olarak Hofer, ayrıca erken dönem sembolik temsiller için özellikle bakımverici kişinin düzenleyici işlevleriyle ilgili yönlerine dair kanıtlar sunar. Onun temsil ettiği görüşe göre bu tür erken dönem temsiller, yüksek bir düzeyde entegre olmuşlardır. Hofer’in diğer memeli canlılarda zihinsel temsil yeteneğini keşfetmesiyle birlikte, insan bebeklerinde daha sonra öğrenmenin temelini oluşturan doğuştan gelen bir yetenek kavramının desteklendiğini vurgulamak isterim.

Zihinsel temsillerin kognitif bilim araştırmalarına yapılan bu kapsamlı tarama/tartışma, modern kognitif psikoloji ve gelişim psikolojisinin bakış açısından hareketle bir ruhsallık modeli formüle edebilmem için bir çıkış noktası işlevi görür. Zihinsel durumlar, inanç düşünceleri ya da arzu düşünceleri veya niyetlilik durumları gibi formülasyonları kullanan çağdaş kognitif bilim, bu tür durumları inşa eden/oluşturan kavramların zihinsel temsillerinin konstellasyonlarından oluşan ruhsallık (psike) veya zihne atıfta bulunur. Bu zihinsel durumları temsil etme yeteneği, erken bebeklikten itibaren mevcuttur. Çünkü belirli temel zihinsel temsillerin doğuştan olması muhtemeldir. Zihinsel temsiller DÜNYA ve en önemlisi HAYATIMIZDAKİ İNSANLAR hakkında çıkardığımız SONUÇLARI, yaptığımız TAHMİNLERİ ve benim yeni getirdiğim tanımlama bağlamında anlaşılan bilinçdışı fantezi arasındaki paralelliği gözden kaçırmak zordur.

Zihinsel Temsil: Bilinç ve Bilinçdışı

Eğer temsiller, Crey’in iddia ettiği gibi zihinsel semboller ve sinir sisteminin dünyadaki tüm varlıklarla ilgili sembolizasyon durumları ise, o zaman zihinselin özü bilinçli ve bilinçdışı ruhsal içerikler değil beyin durumlarını öznel olarak temsil etme yeteneğidir. Wakefiel (1992a) şöyle yazıyor:

“Freud, ruhsallıkla (psikeyle) ilgiliaçıklamalarında temsillerin merkezi önemini temelden kabul edecek kadar moderndi.” (s. 79)

Şimdi bilinçli zihinsel temsillere dair bir örnek sunalım: “Belirli bir örneğe dayanan yüz özellikleri yardımıyla kişinin annesinin yüzünü (yeniden) tanıması bilinçli zihinsel temsili gösterir. Öğrenme ve bellek, bilgi/inanç ve arzuların ya oransal ya da ikonik formda bilinçli temsil edilebilirliğini şart koşar; bu yetenek olmaksızın deneyimlerin ve belleğin, özellikle de BENLİĞİN/KENDİLİĞİN sürekliliği ile mümkün olmazdı. Bu nedensel, zihinsel süreçlerle ilişki kurmayan hiçbir psikanalitik kuramın zihinsel temsil kavramına başvurmadan yapamayacağını güvenle söyleyebiliriz. Bu bakış açısından hareketle, analitik görev, bireyin idiografikniyetli sisteminin zihinsel temsillerini sistematik olarak izlemek olacaktır.

Peki bilinçdışı zihinsel temsiller hakkında ne biliyoruz? 1960’ların ortasına kadar, davranışçı psikoloji ekolü tarafından temsil edilen görgül fizyolojik gelenek Kuzey Amerikan akademik psikoloji bilimine hakimdi; bu geleneğe göre, ruhsallık (psike) , sadece davranışın keşfedilebilmesi için tüm araştırma çabalarını engelleyen bir KARA KUTUDUR. Ancak 1960’ların sonundan itibaren ruhsal-tinsel süreçleri araştıran kognitif devrim yeniden sahne aldı. O zmanadna bu yana üdşünme/düşünce ve davranışın bilişsel psikolojiye dayalı açıklanması, bilinçdışı süreçlerin baskın olduğu varsayımına dayanmaktadır (Mandler, 1988).

Daha da önemlisi, analistler için bu gelişmeler, bilinç düzeyindeki farkındalığın dışında işleyen zihinsel faaliyetin vazgeçilmezliğini ve muazzam gücünü yalnızca hızlı ve doğrudan göstermekle/kanıtlamakla kalmadı; daha da fazlası, bu zihinsel yeteneklerin bazılarının doğuştan geldiğine dair de bir kuşku ortaya çıktı –yani sadece bildik öğrenme mekanizmaları ile kazanılmadığına dair kanıtlar da üretildi-. Bugün bilinçli farkındalığa ulaşamayan bu biliş zulasını/sepetini, bilişsel bilinçdışı olarak tanıyoruz. Bu konsept, ihtiyaçlar, duygular, çatışmalar ve savunma mekanizmalarına dair (yani bir motivasyon psikolojisi için gerekli olan zihinsel aktivitelerin tüm yönleri) psikanalitik araştırmamızı büyük ölçüde görmezden gelir.

Bilinçdışı Fantaziler: Psike/Ruhsallık Modelinde Zihinsel Temsillerin Bir Alt Grubu

Ben bu arada, psikanalitik bakış açısıyla hastalarımıza sunduğumuz yorumların, genellikle onların karakteristik işlevlerinin, arzularının ve savunma biçimlerinin, ilişki biçimlerinin ve ilişki kalıplarının altında yatan bilinçdışı düşlemleri/fantazileri dile getirdiğine dair bir görüşü temsil ettim/savundum. Bu düşlemler, ruhsallığın (psikenin) psikanalitik modele göre envanterini oluşturur. Bilişsel psikoloji, gelişim psikoljisi ve tin/ruh felsefesinin bakış açısından hareketle ruhsallığın, zihinsel temsillerin (bilinçli ve bilinçdışı) konstellasyonlardan oluştuğunu ve temsillerin kökeninin erken dönem bebeklik yaşlarında olduğunu kavramsallaştırmaya çalıştım. Bilinçdışı düşlem ve zihinsel temsiller arasındaki parallelliğin, ruhsallığın tüm modelinde gözden kaçırılması zordur.

Benim tezime göre, bilinçdışı fantezi, zihin ve ruhun (psikenin) inşa edildiği sayısız zihinsel temsillerin spesifik bir alt grubudur. Bilinçdışı fanteziler/düşlemler, psikanalitik çalışmanın merkezinde yer alan psişik yaşamın bu her bir yönünün temsil edilmesini mümkün kılar. Yani bunlar bireyin içindeki tüm arzuları, çatışamları, duyguları ve savunma biçimlerini içeren inanç ve arzu ifadeleridir ve bunlar bizim hem kendimizle hem de diğer insanlarla olan ilişkilerimizi yansıtırlar. Bilinçdışı fanteziler yoluyla, bireysel kişiliğin hem bir diğeriyle aynı olmayan öznel hem de evrensel olan yüzlerini temsil ederler. Bu hipotetik YAPI, iki avantaja sahiptir.

İlk olarak teorik çoğulculuğun ortaya koyduğu soruna bir çözüm sunar, benim yeni tanımım bağlamında bir üst yapı olarak bilinçdışı fantezi tüm kuramları ya da birçok kuramı kapsayabilir/kucaklayabilir ya da onları bir şemsiye altında toplayabilir İkinci olarak zihinsel temsillerin bir alt grubu olarak biliçdışı fantezi, psikanalize, bilişsel psikolojiyle gelişim psikolojisi ve tin felsefesiyle bir diyalog kapısı açabilir. Bu diyalogdan hepimiz yararlanabiliriz. Ayrıca, akademik psikolojiye, insanların zihinsel faaliyetlerini tam olarakhesaba katmasının yolunu da açıyor. [Örn. Bilinçli motivasyon, çatışma, savunma, duygular gibi.]

Üç Kriter: Temsil Edilebilirlik, Savunmacı İzolasyon ve Zihinselleştirme

Bilinçdışı fantezinin kuramlar üstü bir tapı olarak iş görebileceğine dair tezim, şu üç kriteri yerine getiren her bir psikanalitik kuram için geçerlidir: Temsil edilebilirliğin, savunmacı izolasyonun ve zihinselleştirmenin kabulü. Temsil kriterlerine özellikle değinmek belki de önemsiz olabilir: Bir psikanalitik kuram, zihinsel içeriğin hem açıklayıcı hem de süreçsel temsillerini ikonik veya sözel formda öngören bir ruhsallık modeline dayanmak zorundadır.

Psikanalitik kuram inşasında, temsil ya da sembolizasyon sorunu çoğu zaman sözlü olanla özel olamayan ya da bilinçli olanla bilinçdışı olan deneyim arasındaki ark üzerine oturtulmuştur (farkla bir tutulmuştur). Muhtemelen Freud’un “şey/nesne” ve “söz” tasavvurları üzerine formüle ettiği düşüncelerine dayanarak zihinsel temsillerin sözlüklerle/sözlerle bir bağlantıyı şart koştuğu varsayılır; sonuç olarak sözelliğin olmadığı evrenin deneyimleri temsil edilebilir olarak görülmez. Kuramsal kabulü göre yalnızca sözel olan/bir dile kavuşmuş olan deneyimler temsil edilebilirler ve yalnızca sözel temsiller bilinç düzeyine ulaşabilirler: Bilinçli bir tasarım, bir ŞEY (nesne) tasarımını ve buna ek olarak bu şey tasarımına ait sözcüklerin kurulumunu içerir. Ama bilinçdışı

[tasarım/tasavvur]

yalnızca bir şey/nesne tasavvurudur/tasarımıdır. Bu formülasyonlardan yola çıkarak söz öncesi ve söz arasında keskin bir ayrım yapıldı ve bu temelde söz öncesi ya da söze dökülmemiş (sözü olmayan) ruhsal içerik temsil edilmemiş ya da sembolize edilmemiş ruhsal içerikle eşitlenmiş oldu. Bugün biliyoruz ki, bilinçli ya da bilinçdışı zihinsel temsil olmadan olmaksızın hiçbir zihinsel faaliyet olamaz. Bu bildirimsel (declerative) bilgi söz konusu olduğunda açıktır, ancak aynı şekilde prosedürel bilgi için de geçerlidir.

Bazı analistler bildirimsel bellekte kodlanmış olayları sözlü, bilinçli ya da kolayca bilinçli hale gelebilen bilgiyle eşitlediler. Öte yandan, prosedürel bellekte depolanan olaylar/süreçler bilinçdışıdır ve sembolize edilemez; bu yüzden yoruma ve içgörüye kapatırlar kendilerini. Ancak gerçekte, analistler spesifik prosedürel kipleri/kalıpları (modusları) ve birlikte yaşamanın yollarını aktarımda yorumlarlar. Başkalarıyla belirli bir otomatik ilişki biçiminin söz öncesi evrede gelişmesi, bu ilişki biçiminin temsil edilmediği anlamına gelmez. Bu kalıbın, analist için teşhis edilmesinin ve hastanın yararına kelimelere dökülmesinin imkansız olduğu da söylenemez. Örneğin evlilikte eşler, (tarafımızdan) sevilenler ve arkadaşlar bu ilişki kalıplarını söze dökme işini sürekli olarak yapmaktadırlar. (“Ben bir şey hakkında şikayet ettiğimde hemen kulaklarını tıkamana dayanamıyorum artık.”)

Prosedürel ya da ilişkisel bilgiye dair bir başka örnek, 1 yaşında olan ve kaygılı-kaçıngan bağlanan bir çocuğun “yabancı bir ortamda” gösterdiği davranıştır: Reddedilmeye dair gerçekçi bir beklentiye dayanarak annesine yakın olma arzusu, onu uzlaşma çözümlerine sevk eder. Bu, yeniden birleşmeden sonra, annelerine ondan bekledikleri şekilde, reddedici ya da olumsuz davranıkları anlamına gelir. Çocuk, davranışlarıyla bilinçdışı bir fantaziyi sahnemektedir. Şöyle ki: “Korkuyorum ve anneme sarılmak istiyorum. Ama ona ardılmamdan/yapışmamdan hoşlanmıyor. Bu yüzden ona ihtiyacım yokmuş gibi davranıyorum. Ama bende bir şeyler yanlış ya da kötü olmalı ki, onun (annemin) beni seçmesine izin vermiyor. Bu çocuklar çok erken bir dönemde olgunlaşan/yerleşen böyle bir tek başınalık davranışı sergiliyorlar. Yine de fiyolojik tepkilerinde annelerinin yokluğunda açık bir şekilde çaresizlik gösteren ve döndüklerinde de hemen onlarla bir temas arayan çocuklarda olduğu gibi bir çaresizlik davranışı sergilerler. Elbette, dönüşmekte oldukları çocuklara ve yetişkinlere, bu savunmacı davranış biçimlerinin nesne ilişkilerinde yeniden sahnelenen ve biliçdışı kodlanmış başkalarıyla birlikte olmanın yollarının farkına varmalarını sağlamak için yorumlar sunuyoruz.

Biriyle/ötekiyle birlikte olmanın/yaşamanın yolu tekrar eden bu deneyim vasıtasıyla nihayetinde bilinçdışı olarak kodlanabilir. Bu deneyim, zihinsel temsiller formunda da kodlanabilir. Ama bu yalnızca motor anıları temsil ediyor anlamına gelmez. Hatta çoğu zaman belirli bir kişiye özgüdürler ve dahası sözlü olarak ifade edilebilirler ve bilinçli hale (ya da bilince) getirebilirler. Hatta ilişki kurma yollarının prosedürel bellekten ziyade bildirimsel belleğin epizodik kısmında depolanma ihtimalinin daha yüksek olduğuna dair kanıtlar bile vardır.

Bilinçdışı fanteziyi/düşlemi, kuramı kapsayan bir yapı olarak formüle etmemin dayandığı ikini kriter, savunmacı izolasyondur. Bu, şu anlama gelir: Bir kuram, muhtemelen bireyi acı verici duygulanım veya bilgiden korumak için zihinsel içeriği bilinçli deneyimden savunma amaçlı izolasyonunu sağlamalıdır/öngörmelidir.

Bu bağlamda savunmacı izolasyonun modunun bastırma, inkar, disosiyasyon, kaçınma ya da herhangi bir şey olarak ifade edilip edilmediği pek önemli değildir.

Üçüncü tanım kriteri olarak zihinselleştirmenin gerekliliğini sayıyorum. Bir kuram, bebekte sınırlı yaşam deneyimlerinin bir sonucu olarak diğer insanların davranış motiflerini açıklaması ya da anlamlandırmasında yanlış/hatalı atıflara dayandığında kendisine ve diğer insanlara niyetli durumlar atfetmesine olanak tanıyan bir “zihin kuramı” geliştirmek için doğuştan veya erken dönemde kazanılmış bir yeteneği varsaymalıdır. Makalenin başlangıcında da belirttiğim gibi, çocuğun bir kişiyi “yardımcı” ya da “engelleyici” olarak gördüğünde ifade ettiği motiflerin atfedilmesi daha 3 aylıkken ortaya çıkıyor gibi görünmektedir.

Bu üç kriter, benim görüşüme göre (temsil edilebilirlik, savunmacı izolasyon ve zihinselleştirme) çok sayıda kuram tarafından karşılanmaktadır. Bunlar Londra’daki temsilcileri tarafından benimsendiği şekliyle Klenien ve modern Kleinien kuram da dahil olmak üzere, nesne ilişkileri kuramcıları; Gray ve öğrencileri tarafından benimsenen “kesin süreç gözlemi” (prözise prozessbeabachtung) ve Brenner’in “modern çatışma kuramı” formülasyonu dâhil olmak üzere Freud’un “Ego Psikolojisi”; Kohut’un “Kendilik Psikolojisi”; Bowlby’nin “Bağlanma Kuramı” vs.

Sonuç olarak, zihinsel temsillerin tüm ruhsal içeriği taşıyıcısı haline gelmiştir ve zihinsel temsillerin bir alt kümesi olarak bilinçdışı düşleme dair bu geniş anlayış/kavrayış sayesinde kuramsal çoğulculuğun yaratmış olduğu ikilemin çözümüne olanak tanıdığını söyleyebiliriz. Çeşitli kuramlarda yer alan fenomenolojik içe bakışlar, ruhsallığın genel modelinin bir parçası olarak psikanalitik metapsikolojinin bu formülasyonunda yerlerini bulurlar.

Psikanalitik Teknik: İçerik Yorumlarına Karşı Süreç Yorumları

İçerik yorumları

Bu üç kriteri karşılayan kuramlar, birçok boyutta farklılıklar göstermektedir. Bu kuramlar örneğin, genetik aktarıma yönelik yorumlar mı yoksa burada ve şimdi yorumlarını mı vurguladıkları konusunda farklılıklar gösterirler; karşı aktarımın rolüne ilişkin anlatışlarında da farklar vardır ve yukarıda belirtildiği gibi metanarratif (üst anlatısal) dinamiklerinin önemli yönlerinde de farklılaşırlar. İkincisini örneklemek için Freud’un aşk nesneleri üzerindeki zaferin uyandırdığı ödipal suçluluğa ve paranoid-şizoid ve depresif ilişki modusları için karakteristik olan ruhsal işler biçimlerine Klenien odaklanmaya verdiği büyük önemi hatırlıyorum. Yanı sıra Kohut’un benlik (öz) saygının düzenlenmesi için benlik/kendilik nesnelerine yaptığı vurguyu, Mahler’in kaynaşmadan (simbiyoz) ayrışma ve ikili tamamlayıcılıktan köken alan bazı ilişkisel kuramların üçüncü bir yol arayışına yaptığı vurguyu da hatırlayın. Şüphesiz ki, içsel yaşama dair bu formülasyonlar betimleyici olarak doğru ve faydalıdırlar; bu kuramların her biri değerli birer olgu bilimselliği (fenomenoloji) ima ederler.

Tüm bu karakteristik formülasyonlar kuramsal içeriğe özgü anlatısal içeriklere sahiptirler. Bu farklı kuramlara yaslanan yorumların bir bilinçdışı düşlem formunda söze dökülebileceklerini tasavvur etmemiz zor olmayacaktır. Yukarıda bilinçdışı düşlem olarak formüle edilebilecek olan yorumlara birer örnek halihazırda vermiştim. Şimdi burada, bir hastanın analistinin geç kalması sebebiyle girdiği çaresizlik duygusuna dair Kohutyen bir yorum örneği daha vereyim: “Benim için o kadar önemli olmak istiyorsun ki (ARZU), birkaç dakika geç kaldığımda (GERÇEK ALGI), dakik gelmediğim için sizi önemsemiyormuşum gibi (SAF YANLIŞ YORUMLAMA), hemen çöküyor ve kendinizi değersiz hissediyorsunuz (AFEKT/DUYGU).” 

Bu durumda afekt/duygu da dahil olmak üzere üç bileşenin tümü, varsayımsal hastanın tepkisinin altında yatan düşlem tarafından temsil edilen anlatıda kolaylıkla ayırt edilebilir. Bu, tüm yorumlarda (her yorumda) mümkün olmayabilir. Çoğu zaman analist/dinamik terapist, hastanın geçmişteki veya şimdiki zamandaki olayları algılamasının ne kadar doğru olduğunu veya bunları ne ölçüde yanlış anladığını yeterince kesin olarak yargılamak için uygun donelere sahip değildir. Yine de farklı kuramların fenomenolojik anlatılarının, ruhsal temsilleri, hastanın inanç ve arzu niyetlerini kavramsallaştırmak ve müdahalelerimizi formüle etmek için evrensel bir format olarak hizmet eden bilinçdışı düşlemle olarak formüle edebileceğini tasavvur etmek zorunda değildir.

Geniş Kapsamlı Klinik Örnek

Hastanın materyali analist tarafından çok açık bir şekilde bilinçdışı düşlem olarak kavramsallaştırılmış ve yorumlanmış olmasına rağmen bilinçdışı düşlem olarak kategorize edilmemişti. Kohut’un optimal engellenme (frustration) kavramı üzerine bir makalede Bacal, kendilik psikolojisi açısından bir yorum örneği verir.

Yirmili yaşlarının sonunda ve bir psikolog olan hasta, analize kabul edildiği için ilk görüşmesinden sonra ilk analiz (divan) seansına bir rüya getirir. Bu rüyada gerçekte kendisi de bir analist olan ve hastayı şu anki analistine yönlendirmiş olan hastanın arkadaşı, bir taksi şoförü olarak belirir. Bu arkadaşı hastayı bir köprüye kadar getirir ve o esnada analistin telefonu ve adresini unuttuğunu söyler. Hasta çantasında notlarını ararken çantasının içindekiler, parası ve aklında ne varsa, yere düşer. Bu rüyaya dair çağrışımlarının birinde hasta, bu analist arkadaşının kendisini (şu anki) analistine yönlendirmiş olmasının ne büyük bir iyilik olduğuna değinir. Bacal, hasta eve döner dönmez hastanın oğlunun, (hastanın) rüyasında (hastaya) “Anne” dediğini ve herkesin ve her şeyin onu çekiştirdiğini yazar. […]. Analistinin geçici olarak ve tam detaylandırmadan hastaya yaptığı yorum, bir yandan analistiyle olan ilişkisi aracılığıyla, (hastanın) duygusuna göre, ebeveynlerinin ondan esirgediği cömertlikten zevk alabileceği bir dünyaya açılabileceğini umduğuydu. Öte yandan diğerinin (ilişki nesnesinin) doyumsuz ve yorucu ihtiyaç ve talepleriyle travma geçirebileceği bir ilişkiye girmekten korktuğuydu.

Bacal hastanın, finansiyel durumuna dair endişeleri nedeniyle birkaç aydır süren terapisinde küçük bir ücret indirimi ricasında bulunduğunu yazar. Analist bu ricayı reddetmez ancak bundan kıs bir süre sonra hasta yeniden hem de hatırı sayılır bir ücret indirimi talebinde bulunur. Analist, hastasıyla onun kaygıları, ısrarı, öfkesi ve utanma duyguları üzerine çalışırken bu isteği analist etmeyi dener. Bu duygularla, tüm terapiyi başarısızlığa götürebilecek olan bir tehdit vardır. Yine de ücrette bir indirim yaptı ve isteksizce, yalnızca sigorta şirketinin ona geri ödediği kadar faturalandırmayı kabul etti. Bu yeni ücret düzenlemesi, hasta seans ücretlerini kendi cebinden ödeyebilmeyi becerebilene kadar geçerli olacaktı. Ek olarak hastanın bu ricasının sadece ekonomik nedenlere dayanmadığını, ayrıca ruhsal nedenleri de olduğunu anlamasını sağladı. Son olarak Bacal terapinin başarıyla tamamlandığını anlatır ve hastanın ebeveynlerinin sadece cimri olduklarını değil, aynı zamanda paranın bu ailede kontrolün bir sembolü olduğunu da öğreniyoruz.

Bu vakada hasta, cömert bir bakıcı ister ancak analistiyle ilişkilendirdiği analist arkadaşı bir taksi şoförü olarak sahneye çıkar ve taksi şoförleri de analistler gibi zaman birimlerine göre para alır. Üstelik taksi şoförünün de ailesi gibi güvenilmez olduğu ortaya çıkar rüyada. Hasta yine kendi kendine yardım etmek zorundadır. Hasta ne parasını ne de kafasındakileri tutamamaktadır. (Her şey dökülür). Okurlar olarak bu hasta ve tedavisi hakkında çok az şey öğreniyoruz. Ancak hem rüyası hem de esasen ücretsiz tedavi olma isteği, yalnızca kendisine özverili şekilde bakabilecek birine sahip olma isteğini değil, aynı zamanda ebeveynlerinin onu reddettiği konusundaki kesin algısını da gösteriyor. Para, anne-babasının cimriliğinin sembolü oldu (rüyada) ve şimdi de analistin seans ücreti ile sembolize ediliyor (indirim talebi). Ve ayrıca, analistinin ona olan sevgisini kanıtlamasının tek yolunun ücretsiz tedaviden geçtiğine dair naif hatalı yorumlaması/yanlış inancı da söz konusu. (Neredeyse) ücretsiz terapi alabilme talebiyle analisti onun gerçekten seviyorsa her koşulsa onunla ilgilenmesi gerekeceğini söylemek istiyor gibi görünmektedir. (Burada her çocuğun anne-babasından alabilmeyi arzuladığı gibi davranmaktadır hasta). Önceki yaşantılarına dair diğer yanlış anlaşılmaları/hatalı yorumlamaları arasında, ebeveynlerinin onu kayıtsız şartsız ve özverili bir şekilde sevmesini engelleyen bir “kendisinin mükemmel olmayışı”, “kendisinde hata/kusur olduğu” inancının da bulunması da sayılabilir. Bu, artık ondan uzaklaşmış ve eli sıkı (cimri) olarak tanımladığı bir adamla evliliğe zemin hazırlamıştır. Bu adam kincidir ve kendi çocuklarına bakmakta bile isteksizdir. (Bu tam da kendi çocukluğunda deneyimlediği gibi bir YENİDEN SAHNELEME’dir. (İhmal edilmenin tekrarı/yeniden sahnelemesi).

Hasta hakkında az bilgi ışığında, hastanın çantasından yerlere dökülen (kafasındaki) şeyler hakkında onların ne anlama geldiği ve oğlunun hastaya “Anne” diye seslenmesi (hasta eve geldiğinde) ve herkesin ve her şeyin hasta hakkında dedikodu yaptığı (çekiştirdiği) gerçeği hakkında yalnızca spekülasyonlar yapabiliriz. Bu kuramsal bakış açılarına göre şüphesiz bilinçdışı düşlemlerin temelinde yatan nedenlere dair başka yorumları tasavvur edebiliriz. Bununla birlikte, analist, hastaya verdiği yorumla, bilinçdışı düşlemi bilinçli hale getirmekte hastaya yardımcı olmuştur. Benim tarafımdan yeniden formüle edilen haliyle bilinçdışı düşlemin her üç bileşeninin dikkate alındığı şekliyle (hastaya dair) araştırmanın başka bir formülasyonu şöyle olabilir: “Sizinle her koşulsa ilgileneceğimden ve hatta sizden ücret almadan sizi tedavi edeceğimden emin olmak istiyorsunuz. Çünkü eğer terapi için ücret öderseniz, sizi sadece PARA için istiyormuşum gibi bir duyguya kapılıyorsunuz. Ve bu durum sizi önemsemediğim hissi yaratıyor sizde.”

Süreç yorumları

Diğer araştırma/müdahale türleri, ilk bakışta yerel hatlarında bilinçdışı düşlemle ilişkilendirilen/çağrıştırılan anlatılar tarafından temsil edilmeye daha az uygun gibi görünmektedir. Müdahale/araştırma modelleri arasındaki şaşırtıcı benzerlikler ortaya koyan ayrım, içerik ve süreç arasındaki ayrımdır. Başka bir ifadeyle: Hastanın anlatısının içeriğini odak alan yorumlar (biraz önce yukarıda değinilen hasta örneği) ile ruhsal süreçlerine atıfta bulunan yorumlar arasındaki ayrımdır. Süreç yorumlarına daha çok vurgu yapan analistler, bu yorumlarla özellikle daha yüksek bir değiştirme/dönüştürme/iyileştirme gücü atfediyolar. Bu açıdan Betty Joseph’in “Şimdi ve Burada”daki aktarımlarına odaklanması, Paul Gray’in süreci kesin olarak gözlemeleme tekniğine benzemektedir.

Joseph, süregiden bir aktarım-karşıaktarım sahnelemesinde/yeniden canlandırmasında, hastanın, analistin ruhsallığını etkileme çabalarına dikkat çeker. Gray, hastanın egosunu/benliğini tehlikeli duygulardan nasıl korumaya çalıştığını göstermek için klinik malzemede yalnızca hastanın kendisinde ortaya çıkan bir savunma anını ortaya çıkarmakla ilgilenir. Bu savunma çabaları kendisini, klinik materyalde DİRENÇ ANLARI olarak gösterirler. Joseph’in ve Gray’in yaklaşımları arasındaki ayrım/fark, hiçbir şekilde temelden veya asistan oluşundan bir fark değildir.

Buna rağmen her iki analist de ya sadece hastada ya da hasta ve analist arasında ortaya çıkan tehlike durumlarının içeriğini tali/ikincil bir konumda görürler/değerlendirirler/kale alırlar. Her iki analist de hastanın elirli bir anda ya da durumda belirli ruhsal süreçleri harekete geçirdikleri HASTAYA GÖSTERMEYİ daha önemli bulurlar. Joseph’in tekniğine ilişkin ayrıntılı analizinde Blass bunu(hastanın geçmiş/ilksel) deneyimleriyle ilişikili olan ŞİMDİ ve BURADA olarak ifade eder. Bahsettiğim içerik ve süreç arasındaki ayrıma gelince, Bush, Gray’in dirençlerin temeline yatan dinamiğin bir bağlam içinde açıklanmasından/açığa çıkarılmasından ziyade, onların arî/Safbir biçimde analiz edilmesini daha gerekli olarak görür. Hem Joseph hem Gray hastalarının getirdiği (klinik) malzemeye, doğrusal, dar bir bakış açısıyla bakarlar. Çünkü onlar bilinçdışı bir düşlemin/fantezinin içerdiği anlatı temalarından ziyade, öncelikle o anda meydana gelen bilinçdışı ruhsal süreçlere odaklanırlar. Busch, Feldman’dan, Joseph’in:

“Hastanın seansta analisti, (analistin) yorumu veya (analistin) ruhsallığını nasıl kullandığını göstermek istediği önerisinden alıntı yapar. Sonra “hastanın hikayesinin ve o’nun bilinçdışı fantezilerinin” seansta nasıl ifade bulduğuna/ sahnelendiğine döner.”

Bununla birlikte ben, aktüel/güncel meydana gelen bu ruhsal süreçlerde doğrudan ilintili müdahalelerin de bilinçdışı fanteziler/düşlemler olarak kavramsallaştırılabileceğine inanıyorum. Busch, Gray’in kendi görüşüne göre formüle ettiği kesin süreç gözlemine dayanan müdahalelerine/araştırmalarına kısa bir örnek verir:

“Oldukça tutuk bir (kadın) hasta, kız kardeşine ne kadar öfkeli olduğunu anlatır. Bir süre sonra durur ve kısa bir sessizlikten sonra: “Sonuçta iç dünyasında o da iyi bir insan” der. Çok açıkça o SESSİZLİKTE hastanın kız kardeşine karşı beslediği düşmanca duyguları olmamış gibi yapmasına/geri almasına neden olan bir şey oldu ve bunu açıkça fark etti. Bu o anda eylemde ortaya çıkan bir savunmadır. Bir analistin bu durumda şunu söylemesi oldukça bildiktir: “Kız kardeşinizi öfkenizden korumak istediniz gibi duydum sessizliğinizi”. Gray muhtemelen şöyle derdi: “Kız kardeşinize olan öfkenizi konu edindiniz ve sonra sustunuz ve sonra da onun da özünde iyi bir insan olduğunu söylediniz. Bana öyle geliyor ki kız kardeşinize olan öfkeniz sizi rahatsız etti”. Bu yolla Gray, hastanın içinde olan biteni kaale alıyor, yani hastanın bir düşünceye tutunmasını ve düşüncesinin somut karakterini ve öfkesini bu düşüncelerle yaşayamamasını.”

Elbette ki Gray’in, Busch’un görüşüne göre formüle edebileceği bu müdahale, hastanın kız kardeşine karşı tehlikeli olduğu varsayılan öfkesiyle ilgili bilinçdışı fantezisine/düşlemine dair bir yoruma giriş olacaktır: “Eğer kız kardeşinize olan öfkenizi açık/görünür hale getirirseniz, bu size rahatsızlık verecektir. Bu yüzden bu düşünceleri kapatıyorsunuz ve akabinde ona karşı beslediğiniz iyi duyguları düşünüyorsunuz”. Muhtemelen Busch’un bu müdahaleyi nasıl formüle ettiği daha çok kendi tarzıyla (damak tadıyla) ilgilidir. Ancak hem onun hipotetik müdahalesinin hem de benim bilinçdışı fanteziye dönük yeni formülasyonumun temelinde yatanları tartışmıyoruz. Başka bir deyişle, her iki müdahale de hastanın bilinçli algılarının/farkındalığının dışında kalan niyetsel bir duruma, arzu ve duygunun içerildiği bilinçdışı bir fanteziye ve kuşkusuz çevrenin/etrafın verdiği izinler ve yasaklara ilişkin gerçek bir algıya ve öfkenin sevgi nesnelerine verebileceği kaçınılmaz zararlarla ilgili naif yanlış anlama veya hatalı yorumlamalara dayalıdır.

Benim “süreç müdahaleleri” diye adlandırdığım yorumlara bir örnek daha vereyim. Bu yorum yürü, Blass’ın, Joseph’in tekniğinin geliştirilmesi üzerine yaptığı açıklamadan köken alıyor.

20’lerin ortasındaki erkek hasta dolaplarını boşaltmak istediğini söylüyor ve susuyor. Joseph, hastanın kendisinden, ruhunu temizlemek/boşaltmak konusunda yüzeysel bir açıklama beklediğini varsayarak önce hiçbir şey söylemez (bir yorumda bulunmaz). Sonrasında hasta bir yakınını ziyarete gitmeyi hiç istemediğinden bahsetti, çünkü dar görüşlü ve inatçı bir kişi olan (yakınının) kocasının son buluşmada kaba davrandığını, misafirlerle ilgilenmediğini ve televizyon izleyip durduğunu söyledi. Şimdi Joseph’in müdahalesi/araştırması:

“Ona ruhunun ve iç dünyasının yaşadığı zorluklardan temizlenmesi/boşaltılmasını sözde/gizil bir Kleinien tarzda yorumlamamı beklediğini söyledim. Bunu yapmadığımda kaba bir koca oldum, kendi TV programımı izledim ve dar görüşlü oldum.”

Blass, analistik, (hastayla arasında geçen) deneyimlere/yaşantılara dayalı ŞİMDİ ve BURADA’yı kullanımını ve yorumlarını, sessizliğini ve ruhsallığını kullanımını ele alan bu müdahaleyi/araştırmayı bilinçdışı fantezi/düşlem yaklaşımıyla karşılaştırmaya büyük önem verir. Buradan hareketle, Blass daha genel olarak Freudien ve Kleien bir pratiğe yaslanan analistler tarafından da önemli kabul edilebilecek olan içsel fanteziler yorumunu anlıyor/çıkarsıyor. Blass, Feldman’ın, Joseph’in tekniğini betimlemesinden alıntı yapıyor:

“Her bir seansta, her bir etkileşimin kendini sergilemesinin  gözlemlenmesine konsantre olmanın ne kadar da önemli olduğunu vurguluyor Joseph. Ayrıca, hastanın açıklamaya çalıştığı şeyi tam olarak ne olduğunu tanılamadan/ anlamadan/tespit etmeden önce, yorumlarımızda açıklayıcı ve nedensel ifadelerden kaçınmanın da önemli olduğu görüşündedir/kanaatindedir.”

Blass, burada Joseph’in müdahalesinin o andaki ilgili içeriği ile, geçmişten günümüze taşınan Kleinien kurama göre aktarım görünümlerinin (açıklamalarının) altında yatan kimi nesnelere yerleşen daha tipik Klenien bilinçdışı düşlemler arasında bir ayrım yapar. Ama Joseph, yorumlarında kuşkusuz bilinçdışı fanteziyi/düşlemi dile dökmektedir. Bununla birlikte, araştırmayı/müdahaleyi, yeniden formüle etmem daha açık hale gelecektir: “Size, sizi rahatlatacak olan ya da rahatsız etmeyecek olan tipik bir Kleinien yorum vermemi istiyorsunuz. Ve eğer bunu yapmazsam, o zaman beni sadece kendine odaklı ve kaba biri olarak deneyimliyorsunuz, ki buradan da sizinle ilgilenmediğime inanıyorsunuz. O zaman en iyisi siz başka bir yerde olmalısınız.” Böyle bir müdahale/araştırma, (hastanın) onun bilinçli algılarının dışında kalan inanç ve arzularının ifade bulmasını sağlar. Böyle bir araştırma arzuyu, denk düşen algıyı (terapistin sessizliği), duyguyu ve savunmayı içerir. Bu, şu anlama gelir: “Araştırmayı benim yeni tanımladığım konseptimin bağlamında bilinçdışı düşlem/fantezi formunu kabul eden bir müdahale/araştırma.